İçimizdeki güvercin tedirginliği devam ediyor...
30 yıl önce Ağcalar şimdi Samastlar; birbirlerinin karbon kopyaları...
Ağcayı kimler koruyup kollamışsa bugün Samastları, Malatya katliamını yapanları, Danıştay saldırganlarını aynı güçler koruyor ve kolluyor...
30 yıldır aynı vesayet devam ediyor...
30 yıllık vesayeti korumak için yapay "sivil vesayet" tartışmasını alevlendirenler, kimlerin gündemini uyguluyor ya da alet oluyorlar; bugün kendilerini dinlesinler ve cevap versinler...
Timsah gözyaşları dökmek yerine; 30 yıllık vesayetin değişmesi için ellerini taşın altına koysunlar;
Adalet için, özgürlük için, demokrasi için, Türkiye için...
Sernur Yassıkaya
19.01.2010
Günün Sözü
"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss
Claude Lévi Strauss
19 Ocak 2010 Salı
12 Ocak 2010 Salı
Türkiye ile İsrail’in Yollarını ABD Ayırdı!
Nasıl mı? ABD’leri son on yılda siyasal ve ekonomik düzlemde küresel olarak yaşadığı başarısızlıklar neticesinde, Berlin Duvarının yıkılmasından yaklaşık 20 yıl sonra gerçek anlamda Soğuk Savaşın oluşturduğu düzenin saç ayaklarının yıkılmasına sebep olmuştur. Bu noktada bir ironi ise ABD’nin son 20 yıldaki tek başarısının aynı zamanda kendi kurduğu sistemin sonu anlamına gelmesidir. ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu düzen doksanlı yıllara girerken rakipsiz kalmıştı, ne var ki yine ABD’nin öncülüğünde gelişen küreselleşme dalgası aynı zamanda ABD’nin siyasal, sosyal ve ekonomik anlamda yeni rakibi de olmaktaydı. Bir anlamda “besle kargayı oysun gözün” sözü doğrulanmaktaydı. Küreselleşmenin dil, din ve ırk gözetmeksizin bir tsunami gibi “mavi küremizi” hakimiyetine alması ve bu tsunaminin küresel anlamda, Çin gibi bir Benjamin Button, yeni güç odakları oluşturması, ABD’nin “yeni dünya düzenini” 20 yıl geçmeden eskitmiş ve açığa düşürmüştür. ABD’nin açığa düşmesinde Bush ve neo-con ekibinin fazlaca idealize edilmiş realizmlerinin olağanüstü katkısını da yok sayamayız.
Elbette ABD’nin kurduğu sistemin içine girdiği kriz durumunun bir yansıması olacaktı. İşte bu krizi en derinden hisseden ülke ve grup, İsrail ile ABD’deki Yahudi lobisi ve Neo-Con'lar olmuştur. Mevcut gücünü ve konumunu ABD’nin kurduğu uluslararası ve bölgesel düzenden alan söz konusu iki uç, Obama ile birlikte ABD’nin ve dünyanın girdiği değişim ve dönüşüm sürecinde, mevcut statükoyu korumayı ve değişime ayak sürümeyi tercih etmiştir. Türkiye ise aynı dönemde mevcut değişim ve dönüşüm sürecinin rüzgârından da yararlanarak, bölgesel ve küresel etkinliğini, ekonomik ve siyasal olarak artırma mücadelesine girişmiştir. Türkiye’nin statükoyu bozucu; eksen kuran ve “belirsizlik alanlarının azaltılmasını ve barış havzalarının çoğaltılmasını” amaçlayan, güvenlik merkezli iç ve dış politika algılamasını kıran yeni misyonu, çevre bölgelerdeki kimi ülkelerin mevcut statükodan yararlanarak “sürüyü gütme” çabalarını açığa çıkarmıştır. Türkiye’nin içeride ve dışarıda girdiği yüzleşme süreci, kimi bazı ülkelere de aynı zamanda kendileriyle yüzleşme çağrısı olmuştur ki, bu durum İsrail, Mısır ve İran için bir paradigma kırılması anlamına gelmektedir. Söz konusu üç ülkede de statükonun varlık nedeni, “güvenlik eksenli” algılamanın yaşam alanı bulmasıdır. Bu çerçevede, bölgede oluşan her gerilim alanı, söz konusu ülkelerdeki statükonun yaşam alanını genişleten bir nitelik oluşturmaktadır.
Konuya Türkiye İsrail özelinden devam edecek olursak, şu kısa örnek bile aslında olan biteni anlatmaktadır: Türkiye, en son Lübnan ile vizeleri kaldırarak, Kızıldeniz’e kadar uzanan “Yeşil Hat-Green Line” oluştururken; İsrail, Batı Şeria’dan sonra Gazze/Mısır sınırına da “Mısır’ın desteğiyle” bir duvar daha örmektedir. İki ülke arasındaki söz konusu paradigma ve zamanın ruhunu okuma farklılığı, artan stresin en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Unutulmamalı ki iki ülkenin doksanlı yıllarda yaşadığı bahar havasında, iki ülkenin terörizm ve İslamcı tehdit gibi olguların yönlendirdiği “ortak güvenlik algısı” etkili olmuştur. Ne var ki o dönemden bugüne Türkiye, özellikle 21. Yüzyılın ilk on yılında özgürlük ve demokrasi alanlarının genişletilmesi yolunda önemli adımlar atarken, İsrail’de ise zaten kuruluşundan beri mevcut olan “güvenlik psikozunun” gün geçtikçe derinleştiğini ve İsrail toplumunun hiç değilse bir kısmının bu durumu içselleştirmeye başladığına şahit olmaktayız. İkibin yılından bugüne yapılan her seçimde İsrail seçmeninin daha muhafazakâr ve (aşırı) sağcı partilere meyletmesi bu noktada ilginç bir örnektir. Halbuki söz konusu dönemde Filistin direnişi oldukça zayıflamış, ikiye bölünmüş ve iktidar mücadelesine düşmüş, Irak ABD tarafından işgal edilmiş, Suriye Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmiş ve dünya ile bütünleşme isteğini göstermiştir. Haaretz gazetesinden Gideon Levy’nin, “İsrail’i ancak psikiyatrlar anlar” başlıklı yazısı mevcut İsrail yönetiminin ruh haline ayna tutması açısından anlamlıdır.
Kısaca Türkiye ile İsrail arasında yaşanan kriz sadece Gazze ile sınırlı olmayan ve 21. yüzyılı okuma hususundaki ayrışmadan doğan bir sürecin neticesidir. Türkiye ile İsrail arasındaki paradigma değişimi, mevcut durumda İsrail’in, Türkiye’nin böyle bir niyeti olmamasına rağmen, Türkiye’yi bölgedeki varlığına karşı bir rakip olarak görmesi durumuna da yol açmış olabilir. Elbette bu noktada değişmesini umduğumuz İsrail hükümetlerinin mevcut dünya ve bölge algılamalarıdır ki bu noktada en önemli güvencemiz, İsrail’deki sağduyu sahiplerinin varlığıdır. Aksi halde Türkiye İsrail ilişkilerinde, İsrail 1960-1994 arasını dahi mumla arayabilir.
Sernur Yassıkaya
12.01.2010
Not: İsrail Dışişleri Bakanlığında, Tel-Aviv Büyükelçimiz Oğuz Çelikkol’un maruz kaldığı davranış, en hafif tabirle kabul edilemez çirkin(likte)dir. Ancak büyükelçimizin mevcut durumdaki soğukkanlı ve kendine güvenen duruşu dahi iki ülke arasındaki farklılaşmanın en önemli örneği olarak tarihe kayıt düşecektir.
Elbette ABD’nin kurduğu sistemin içine girdiği kriz durumunun bir yansıması olacaktı. İşte bu krizi en derinden hisseden ülke ve grup, İsrail ile ABD’deki Yahudi lobisi ve Neo-Con'lar olmuştur. Mevcut gücünü ve konumunu ABD’nin kurduğu uluslararası ve bölgesel düzenden alan söz konusu iki uç, Obama ile birlikte ABD’nin ve dünyanın girdiği değişim ve dönüşüm sürecinde, mevcut statükoyu korumayı ve değişime ayak sürümeyi tercih etmiştir. Türkiye ise aynı dönemde mevcut değişim ve dönüşüm sürecinin rüzgârından da yararlanarak, bölgesel ve küresel etkinliğini, ekonomik ve siyasal olarak artırma mücadelesine girişmiştir. Türkiye’nin statükoyu bozucu; eksen kuran ve “belirsizlik alanlarının azaltılmasını ve barış havzalarının çoğaltılmasını” amaçlayan, güvenlik merkezli iç ve dış politika algılamasını kıran yeni misyonu, çevre bölgelerdeki kimi ülkelerin mevcut statükodan yararlanarak “sürüyü gütme” çabalarını açığa çıkarmıştır. Türkiye’nin içeride ve dışarıda girdiği yüzleşme süreci, kimi bazı ülkelere de aynı zamanda kendileriyle yüzleşme çağrısı olmuştur ki, bu durum İsrail, Mısır ve İran için bir paradigma kırılması anlamına gelmektedir. Söz konusu üç ülkede de statükonun varlık nedeni, “güvenlik eksenli” algılamanın yaşam alanı bulmasıdır. Bu çerçevede, bölgede oluşan her gerilim alanı, söz konusu ülkelerdeki statükonun yaşam alanını genişleten bir nitelik oluşturmaktadır.
Konuya Türkiye İsrail özelinden devam edecek olursak, şu kısa örnek bile aslında olan biteni anlatmaktadır: Türkiye, en son Lübnan ile vizeleri kaldırarak, Kızıldeniz’e kadar uzanan “Yeşil Hat-Green Line” oluştururken; İsrail, Batı Şeria’dan sonra Gazze/Mısır sınırına da “Mısır’ın desteğiyle” bir duvar daha örmektedir. İki ülke arasındaki söz konusu paradigma ve zamanın ruhunu okuma farklılığı, artan stresin en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Unutulmamalı ki iki ülkenin doksanlı yıllarda yaşadığı bahar havasında, iki ülkenin terörizm ve İslamcı tehdit gibi olguların yönlendirdiği “ortak güvenlik algısı” etkili olmuştur. Ne var ki o dönemden bugüne Türkiye, özellikle 21. Yüzyılın ilk on yılında özgürlük ve demokrasi alanlarının genişletilmesi yolunda önemli adımlar atarken, İsrail’de ise zaten kuruluşundan beri mevcut olan “güvenlik psikozunun” gün geçtikçe derinleştiğini ve İsrail toplumunun hiç değilse bir kısmının bu durumu içselleştirmeye başladığına şahit olmaktayız. İkibin yılından bugüne yapılan her seçimde İsrail seçmeninin daha muhafazakâr ve (aşırı) sağcı partilere meyletmesi bu noktada ilginç bir örnektir. Halbuki söz konusu dönemde Filistin direnişi oldukça zayıflamış, ikiye bölünmüş ve iktidar mücadelesine düşmüş, Irak ABD tarafından işgal edilmiş, Suriye Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmiş ve dünya ile bütünleşme isteğini göstermiştir. Haaretz gazetesinden Gideon Levy’nin, “İsrail’i ancak psikiyatrlar anlar” başlıklı yazısı mevcut İsrail yönetiminin ruh haline ayna tutması açısından anlamlıdır.
Kısaca Türkiye ile İsrail arasında yaşanan kriz sadece Gazze ile sınırlı olmayan ve 21. yüzyılı okuma hususundaki ayrışmadan doğan bir sürecin neticesidir. Türkiye ile İsrail arasındaki paradigma değişimi, mevcut durumda İsrail’in, Türkiye’nin böyle bir niyeti olmamasına rağmen, Türkiye’yi bölgedeki varlığına karşı bir rakip olarak görmesi durumuna da yol açmış olabilir. Elbette bu noktada değişmesini umduğumuz İsrail hükümetlerinin mevcut dünya ve bölge algılamalarıdır ki bu noktada en önemli güvencemiz, İsrail’deki sağduyu sahiplerinin varlığıdır. Aksi halde Türkiye İsrail ilişkilerinde, İsrail 1960-1994 arasını dahi mumla arayabilir.
Sernur Yassıkaya
12.01.2010
Not: İsrail Dışişleri Bakanlığında, Tel-Aviv Büyükelçimiz Oğuz Çelikkol’un maruz kaldığı davranış, en hafif tabirle kabul edilemez çirkin(likte)dir. Ancak büyükelçimizin mevcut durumdaki soğukkanlı ve kendine güvenen duruşu dahi iki ülke arasındaki farklılaşmanın en önemli örneği olarak tarihe kayıt düşecektir.
6 Ocak 2010 Çarşamba
Sadece Türkiye'de değil Dünya'da Statüko Değişiyor
Son birkaç gündür kimi medya organlarında, FT'de yayınlanmış bir yazı "Amerika Türkiye'yi KAybediyor" başlığı altında yayımlanmaktadır. Öncelikle Gideon Rachman'ın yazdığı yazının başlığı orjinal olarak "Amerika Özgür Dünyayı Kaybediyor" ama Türkiye'de eksen kayması tartışmalarına güzel bir katkı olsun diye "Amerika Türkiye'yi Kaybediyor" diye yeni bir başlık üretilmiş. Evet, Amerika 1945'ten beri liderliğini sürdürdüğü "özgür" dünyanın liderliğini kaybediyor, çünkü dünya üzerinde yükselen yeni güç merkezleri Amerika'nın oluşturduğu düzen ile gidebilecekelri fazla alan olmadığının farkındalar ve bu nedenle kendi ajandalarını uygulamak konusunda ısrarcılar, Türkiye bu ısrarda sıraya giren son ülkedir. kısacası Baba Bush'un ilan ettiği "Yeni Dünya Düzeni"nin ki, soğuk savaş alanının ABD lehine genişletilmesinden başka birşey değildi, 20 yıl geçmeden çöküşünü izlemekteyiz; bir anlamda gerçek "soğuk savaş düzeni" çöküyor. Elbette bu soğuk savaş düzeninin çökmesinden rahatsızlık duyanlar bulunmaktadır. Bunların başında da ABD gölgesinden beslenerek küresel sömürüye devam eden ülkeler ve lobiler geliyor. Meşhur "eksen kayması" tartışmalarına da bu çerçeveden bakmak lazım, Türkiye mevcut gölgeden ne kadar uzaklaşırsa ve güneşe çıkarsa, söz konusu lobiler tarafından suçlanacaktır. Rachman,yazısında Türkiye'yi bölgesinde en önemli demokratik ülke olduğunu ifade ediyor, bu bile başlı başına önemli bir saptamadır. Ancak Rachman Türkiye'nin son dönemde "ABD Düşmanları -İran, Hizbullah, Hamas vb.-" ile girdiği ilişkilere atıf yapıyor ve İsrail'e karşı artan düşmanca tavrı da vurgulamaktan kaçınmıyor. bu söylemin ABD'deki neo-con ve yahudi lobilerinin bakış açısıyla birebir uyuştuğunu görmek mümkün. Türkiye'nin inisiyatif alma bölgesel statükoyu değiştirme girişimlerinin, mevcut lobinin planlarıyla uyuşmadığı açık; en son Mısır'ın Gazze'ye Yardım Girişiminin, Gazzeye girişini engellemesi bile, bölgedeki İsrail yanlısı statükonun ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koymaktadır. Arap Dünyasının ünlü entelektüellerinden Rami Huri'nin bir yazısında ifade ettiği gibi "Türkiye Ortadoğu'daki Tek Gerçek Ülke" ve etkisi arttıkça, bölgedeki rejimlerin temeli gerçekten sarsılacaktır...
Bu noktada eklemek isterim ki, Türkiye'deki mevcut hükümetin dış politika yaklaşımı, Obamanın bölgemizde uygulamak istediği dış politikaya en çok yardımcı olan argüman, mevcut İsrail yönetimi, neo-conlar ve onların desteklediği rejimler söz konusu dış politikanın akamate uğraması için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Türkiye'nin içinde (ergenekon, kürt meselesi vb.) ve dışındaki tartışmaları/mücadeleyi ve aşağıdaki gibi haberleri bu gözlüklerle okumakta fayda bulunmaktadır. Bu çerçevede şu yazıların okunmasının elzem olduğunu düşünmekteyim:
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1182422&AuthorID=58&Date=06.01.2010&b=Dis%20politikada%20Davutoglu%20doktrini&a=Sami%20Kohen
http://taraf.com.tr/makale/9364.htm
Yükselen yeni güçlerin, soğuk savaş düzeninin gölgesinden çıkma girişimleri ve yeni bir sistem oluşturmak konusundaki faaliyetlerinde Çinle yakınlaşmalarından daha doğal birşey olamaz bunu da belirtmem gerekiyor, 11 eylül sonrası ABD'nin küresel kamuoyunda gözden düşmesi ve sonrasında yaşanan ekonomik kriz, bu anlamda birçok fırsat kapısını açmış bulunuyor; Cumhurbaşkanı Gül'ün demokratik açılım süreci öncesi sarfettiği sözleri de bu bağlamda okumanın anlamlı olacağını düşünüyorum...
Sernur Yassıkaya
06.01.2010
Bu noktada eklemek isterim ki, Türkiye'deki mevcut hükümetin dış politika yaklaşımı, Obamanın bölgemizde uygulamak istediği dış politikaya en çok yardımcı olan argüman, mevcut İsrail yönetimi, neo-conlar ve onların desteklediği rejimler söz konusu dış politikanın akamate uğraması için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Türkiye'nin içinde (ergenekon, kürt meselesi vb.) ve dışındaki tartışmaları/mücadeleyi ve aşağıdaki gibi haberleri bu gözlüklerle okumakta fayda bulunmaktadır. Bu çerçevede şu yazıların okunmasının elzem olduğunu düşünmekteyim:
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1182422&AuthorID=58&Date=06.01.2010&b=Dis%20politikada%20Davutoglu%20doktrini&a=Sami%20Kohen
http://taraf.com.tr/makale/9364.htm
Yükselen yeni güçlerin, soğuk savaş düzeninin gölgesinden çıkma girişimleri ve yeni bir sistem oluşturmak konusundaki faaliyetlerinde Çinle yakınlaşmalarından daha doğal birşey olamaz bunu da belirtmem gerekiyor, 11 eylül sonrası ABD'nin küresel kamuoyunda gözden düşmesi ve sonrasında yaşanan ekonomik kriz, bu anlamda birçok fırsat kapısını açmış bulunuyor; Cumhurbaşkanı Gül'ün demokratik açılım süreci öncesi sarfettiği sözleri de bu bağlamda okumanın anlamlı olacağını düşünüyorum...
Sernur Yassıkaya
06.01.2010
5 Ocak 2010 Salı
Türkiye ve ABD: Tam Yol Devam
Türkiye ile ABD arasında gerçekleşen 7 Aralık 2009 zirvesi ve sonuçlarını değerlendirmeden önce genel bir küresel sistem, Türkiye ve ABD fotoğrafını sunmanın, iki ülke ilişkilerinde artan ivmeyi anlamayı kolaylaştıracağına inanmaktayım. Açıktır ki bugün iki ülke arasındaki “model ortaklığa” giden süreç tek taraflı olmaktan öte iki taraftaki siyasal, ekonomik yapısal dönüşümlerin bir sonucudur.
Küreselleşmenin, Berlin duvarının yıkılmasından sonra kürenin her noktasına etkin nüfuzu ve oluşturduğu yeni denklemler, Türkiye için yeni fırsat kapılarının açılmasına sebep olmuştur. Ayrıca küreselleşmenin getirdikleri ile beraber “güç” tanımında kritik değişimin yaşanması ve “askeri” gücün sabit değişken olmaktan çıkarak, liberal ekonomi ve insan hakları gibi moral değerlerin belirleyiciliğinin artması, ülkeler arası güçler dengesinde değişimi de beraberinde getirdi. Tabii bu noktada ABD eski Başkanı George W. Bush’un Neo-Con eksenli dış ve iç politikada meydana getirdiği yıkımın ve iktidarının son dönemlerinde meydana gelen küresel finans krizinin, küresel sistemdeki çok boyutlu yapılanmayı hızlandırdığını vurgulamak yanlış olmayacaktır. Prof. Dr. Fuat Keyman’ın TRT-1’de katıldığı bir programda ifade ettiği gibi Bush sonrası küresel sistemin mevcut durumu “Çalkantı, Risk ve Belirsizlik”ten ibaretti. “Yumuşak Güç” kavramının yaratıcısı Joseph S. Nye’ın da ifade ettiği gibi mevcut küresel düzenin en güçlü askeri gücü ABD’nin dahi yeni küresel sistemin sorunlarına çözüm bulmada etkinliği sınırlı olacaktır. Nye, günümüz dünyasında “bağlar ve bağlantıda olma durumu, amaca uygun gücün önemli bir kaynağı haline geliyor” diyerek, ülkeler arasında artan işbirliği ihtiyacını da ortaya koymaktadır. Nye’e göre ABD, 21. Yüzyılın soruları için “ortak tehditleri ve sorunları göğüsleyecek uluslararası kurumların ve koalisyonların inşasına yardım etmek zorunda. Bu bağlamda güç artı toplamlı bir oyun (positive sum game) haline geliyor. Bu çerçevede Nye, ABD’nin 21. Yüzyıldaki gücünü ve etkinliğini koruması ve hedeflerine ulaşması için “diğerlerinin güçlenmesi”ni sağlamanın yardımcı olacağını ifade etmektedir.
Newsweek dergisi editörü Fareed Zakaria ise ABD’nin 8 yıllık Bush yönetimi döneminde odağını kaybeden ABD dış politikası ve beraberinde meydana gelen finansal kriz neticesinde, Obama yönetiminin çevre problemlerle uğraşmayı bırakarak, daha merkezi ve kendisi için daha hayati olan, ülke içi ekonomik ve sosyal problemlerin çözülmesi, teknolojide inovasyonun sağlanması ve merkezi güçlerle ilişkilerdeki gerilim alanların giderilmesini gibi asli meselelere odaklanmayı amaçladığını ifade etmektedir. Bu çerçevede Obama yönetiminin dış ve iç politikada teraziyi dengelemek amacıyla, Bush döneminin özelikle ilk dört yılındaki “askeri güç merkezli idealizm”in yerine “Amerikan Realizmi” olarak ifade edilen ve ABD’nin dış politikada enerjisini gereğinden fazla harcamasına sebep olacak maceralara atılmasını engelleyecek, daha seçici bir dış politikayı tercih edeceğini ifade etmektedir. Zakaria, Obama’nın vizyonunu şu şekilde ifade ediyor, “Bush döneminin hesapsızca verilmiş vaatlerinin ve ucu açık müdahalelerini azaltırken, belki Bill Clinton’un dünyaya yaklaşımından bile daha disiplinli, daha şeffaf ve fark gözeten bir politika istiyor”. Zakaria’ya göre, Obama’nın, her liderin hayalinde olan bir Winston Churchill olmayı tercih etmek yerine daha realist bir çerçeveyi tercih etmektedir: “Obama, Amerikan çıkarlarına çok daha iyi odaklanıp, bu çıkarlara ulaşmak için çareler üretiyor ve gözlerini ödülden ayırmıyor.” Obama’nın, “Amerikan dış politikasını aşırı ve saldırgan olmaktan çıkararak ılımlı bir zemine oturtmak gibi iddialı bir işe giriştiğini” ifade eden Zakaria, böyle bir yönelim aynı zamanda “tek taraflı bir yaklaşımın bir tarafa bırakılması anlamına geldiğini” vurgulayarak, özü itibariyle Nye ile ortak noktada buluşuyor. Zakaria, ABD’nin geçmişteki süper güçlerden ders alması gerektiğini ifade ederek, mevcut konumunu korumasının yolunun ekonomik büyümeye ve teknolojik yeniliklere odaklanmak, olduğunu ifade ediyor. Bu çerçevede Obama yönetimi için bir neo-Monroe doktrininin hayata geçirilmesini ve küresel iktidar merkezlerine odaklanmak gereği ifade ederek, ABD’nin 21. Yüzyılda merkezi rolünün Pasifikteki dengeleyici gücü olacağını ifade ediyor. Esas olarak Obama’nın geçtiğimiz günlerde “Nobel Barış Ödülü”nü alırken yaptığı hayli geniş kapsamlı ve savaşın kimi zaman gerekliliğini vurgulayan konuşmasının, bir anlamda, ABD dış politikası ve tabii dünyanın diğer geri kalan kısmı için bir anlamda “Rules of Engagement – Oyunun Kuralları”nı çizdiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Kısacası, Obama, adeta 21. Yüzyılda ABD’nin küresel gücünün devam etmesini sağlayacak bir “Lincoln ve Monroe karışımı bir Restorasyon dönemi Başkanı” olduğunu ifade edebiliriz. Elbette Obama’nın söz konusu restorasyonu başarıp başarmamasında uluslararası alanda uygun ortaklar bulmasına ve ne derecede bir yetki devrine izin vereceğine bağlı bulunmaktadır.
Ortadoğu’daki tek Gerçek Ülke
Türkiye ve çevre coğrafyası ile ilgili herhangi bir ideolojik ve kavramsal bagaj taşımayan bir birey düşünelim. Bu bireyin önüne Türkiye’yi ve çevre coğrafyasını gösteren bir harita konuyor, sonrasında ise harita dahilindeki ülkelerle ilgili ekonomik, siyasi, tarihi ve kültürel bilgiler yorumsuz olarak sunuluyor ve Türkiye’nin söz konusu ülkelerle nasıl bir ilişkiler bütünü yürütmesi gerektiği kendisine soruluyor; cevap ne olurdu? Aşağı yukarı bugünkü dış politika çerçevesini anlatacağını iddia edebiliriz. Çünkü Türkiye gibi kaderini coğrafyasının çizdiği bir ülkenin vasatı dahi bunu gerektirmektir. Bu vasatın gelişmesi, ekonomi, askeri ve siyasi standartların işleyişine göre düşer veya yükselir. Türkiye, son yıllardaki atılımları ile bu vasatı aşarak yükseliş dönemine girmiştir. Türkiye’nin bu fırsatlardan özellikle Deniz Zeyrek’in 17 Kasım tarihli Radikal gazetesindeki yazısında ifade ettiği gibi doksanlı yıllarda TSK’nın öncelikli belirleyici olduğu “güvenlik eksenli” dış politikalar nedeniyle tam anlamıyla faydalanamadığını görmekteyiz. Ama söz konusu yıllarda, temelini Turgut Özal’ın attığı liberal eksenli ekonomik ve siyasal politikaların açtığı yolda, Türkiye’de gelişen sivil toplum ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden yükselen yeni sermaye akımının oluşturduğu dalga, bir noktada küreselleşen dünya ile bütünleşecekti.
Bu çerçevede ABD Başkanı Obama’nın Nisan ayındaki Türkiye ziyareti ve kullandığı “model ortaklık” kavramı çok daha anlam kazanmaktadır. Obama yönetimi, “Geniş Ortadoğu” gibi 21. Yüzyılın önemli ama yeni dünyanın küresel iktidar merkezinin çevresinde kalan sorunlu bir alanda Türkiye gibi “yapıcı ve güçlü” bir bölgesel güçle geliştireceği ilişkilere ihtiyaç duyduğu açıktır. Ortadoğu’nun önemli düşünürlerinden Rami G. Huri’nin, Türkiye ile ilgili tespitleri, Türkiye-ABD ilişkilerinde, esas olarak Obama yönetimi için Türkiye’nin neden “model ortak” olduğu sorusuna da yanıt olmaktadır. Huri, “Ortadoğu’daki tek gerçek ülke Türkiye” başlıklı yazısında şu önemli tespitlerde bulunuyor:
1) Türkiye’nin, canlı iç politikaya, dinamik sosyal-kültürel hayata ve güçlü ekonomisine sahip olması,
2) İnisiyatif alarak liderlik yapan fakat aynı zamanda düzenli seçimlerle vatandaşlara hesap veren bir hükümet kurumunun varlığı,
3) Türkiye, Ortadoğu’da hem demokratik bir iç sisteme, hem de faal bir dış politikaya sahip tek ülke,
4) İç politikanın vatandaşlarının çoğunluğunun tanımladığı yönde ilerlemesine imkan veren ifade ve toplanma özgürlüğü,
5) Ordu ve güvenlik kurumları üzerindeki sivil otorite,
6) Azınlıkların çoğunluk tarafından tanınması gereken haklar talep ettiği çoğulcu bir toplumun gerçekleriyle uzlaşmak yönünde pragmatik ve alçakgönüllü bir realizm.
Huri’nin çizdiği çerçeve, Türkiye’nin mevcut, siyasal, ekonomik ve sosyal yapısı ile adeta hem Amerikan idealizmin salık verdiği demokrasi ve özgürlükler hususunda önemli bir ortak olacağı hem de pragmatik ve realist düşünce eksenli yumuşak gücü ile Amerikan Realizminin kuvvetli bir ortağı olduğunu ifade etmektedir. Bilgi üniversitesi öğretim üyesi Soli Özel bu durumu, “ülkenin etrafında istikrar bölgeleri yaratmak, ihtilaftan kaçınmak ve ekonomik genişlemenin şartlarını hazırlamak için tasarlanmış olan komşularla sıfır sorun ilkesine dayalı bir politika” olarak ifade ediyor. Böyle bir politikanın önceliği elbette çevre coğrafyada kapsamlı bir barışı önceleyen, çatışma alanlarını mümkün olduğunca sınırlayan, Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun ifadesiyle “düzen kurucu” bir dış politikayı üretmek anlamına gelmektedir. Başbakanlık Başdanışmanı Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın da ifade ettiği gibi son 10 yılda Türkiye toplumu “Hz. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir nokta belirledi”, “ayağını oraya sağlam bastı” ve sonrasında “bütün dünya benimdir” diyerek, ilgisini büyük resme yöneltti. Bu çerçevede Türkiye, İsrail dahil bölgedeki statükolarını korumak isteyen ülkelerden farklılık oluşturmaktadır. Aynı zamanda Huri’nin vurgulamaları, Türkiye’nin AK Parti döneminde özellikle Arap ülkeleri ve diğer çevre coğrafyalarda oluşturduğu etkinin retorik düzeyde olmaktan çok yapısal nedenlere dayandığını ve çekim merkezi oluşturduğunu vurgulamaktadır. Türkiye gibi nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin ekonomiden, sosyal düzeye yakaladığı başarı, Cebelitarık’tan, Kabil’e kadar demokrasi ve özgürlük talebi olan halklar için önemli bir model oluşturmuş ve bu çerçevede de İran’dan daha etkin ve derin bir etkiye bölgede sahip olmuştur. 7 Aralık 2009 Washington zirvesinde ABD Başkanı Obama’nın Türkiye için kullanmış olduğu “Türkiye büyük bir ülke, Dünyadaki nüfuzu artıyor” sözlerin zeminini de yukarıdaki olgular oluşturmaktadır.
“Z” Raporu Alındı
Yukarıda çizdiğim küresel sistem, ABD ve Türkiye merkezli analizin ardından Erdoğan ile Obama arasında gerçekleşen 7 Aralık zirvesini değerlendirmek kolaylaşacaktır. Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sembolik anlamı yoğun bir nitelik de taşımaktadır. Bu yönüyle de Türkiye ABD ilişkilerindeki değişimle ilgili ipucu da sunmuştur. İlk kez bir Türk Başbakanı, yeni seçilmiş bir ABD Başkanının Türkiye ziyareti ertesinde (yaklaşık 8 ay) Washington’a resmi bir ziyaret etmiştir. Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretini şu şekilde özetleyebiliriz: "Model ortaklık" gözden geçirilmiş; eksiler ve artılar teraziye konmuş, hasar tespiti yapılmış ve yola devam denmiştir! Kısaca ikili ilişkilerde bir “Z” raporu alınmıştır.
Bilindiği üzere, söz konusu ziyaretin normalde 29 Ekim’de yapılması planlanmış ama bu tarihin Cumhuriyet Bayramına denk gelmesi nedeniyle, 7 Aralık tarihi iki liderin ajandası açısından en uygun tarih olarak belirlenmişti. Tabii 29 Ekim dönemindeki dünya ve Türkiye gündeminin 7 Aralık 2009 tarihine kadar oldukça sıcaklaştığını görmekteyiz. ABD Başkanı Barack H. Obama’nın geçtiğimiz günlerde açıkladığı Afganistan stratejisi, İran’la ABD ve Batılı ülkeler arasında giderek tırmanan gerilim, Türkiye’de Kürt/Demokratik Açılımının, DTP ve PKK tarafından suni bir krizle sabote edilmek istenerek çıkmaza sürüklenmesi gibi unsurlar, Türkiye’nin dış politikasında eksen değişimi tartışmaları zirvenin yükünü artırır ve gölgelemeye çalışırken; Türkiye İsrail ilişkilerinde artan gerilimin geçtiğimiz haftalarda giderek soğuması belki de son derece sıcak gündemin üzerindeki bir ağırlığın alınması neticesini doğurmuştur. Ayrıca Obama yönetimi nezdinde ultra radikal ve muhafazakar nitelikli bir İsrail hükümetinin oluşturduğu rahatsızlığın da İsrail konusunun ana gündem maddelerinden birisi olmasını engellemiştir. Bununla beraber Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Yahudi lobi kuruluşları ile direk temasta bulunmaması ve Başbakan Erdoğan’ın İsrail’le ilgili Washington’daki sözleri Türk tarafında hala daha İsrail’e karşı bir tepkinin varolduğunu ve kısa dönemde bu tutumun devam edeceğini göstermiştir.
Büyük resme Odaklanmak
Tüm bu çerçevede gündemin sıcaklığının, iki lider arasındaki görüşmelere damga vurmuştur: Bunlar sırasıyla, Afganistan, İran, Ermenistan’la ilişkiler ve Kürt meselesi olacak gibi duruyor. Obama’nın ek 30 bin asker gönderimini içerdiği Afganistan paketi ve NATO üyelerinden de muharip güç beklentisi, Türkiye’den benzer beklentilerin olabileceği yorumlarını doğurmuştu. Ne var ki Türkiye’nin Afganistan’da muharip güçten çok, alt yapı ve askeri eğitim faaliyetlerine ağırlık verilmesi ve Afgan halkının sosyal-ekonomik problemlerine melhem olacak, adeta bir devlet inşa sürecinin, ABD’nin Afganistan’daki en önemli eksiliğini kapatan bir işlev görmesinin son derece önemli nitelik taşıdığı açıktır. Çünkü Obama’nın son açıkladığı Afganistan planı, Afgan halkı için neredeyse hiçbir şey vaat etmemekte ve sadece askeri mücadeleyi ön plana çıkarmaktaydı. İki liderin görüşmesi sonrasında Afganistan’la ilgili iki ülkenin konumu korumasının bu çerçevede daha anlaşılır olduğu açıktır. Ayrıca, Ahmed Davutoğlu’nun Mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı görevine gelmesinden itibaren Türk dış politikasında artan ivmenin de Washington’daki muhataplara bizzat ilk elden ve şeffaf bir şekilde anlatılmasının da mümkün olması, son haftalarda “Yeni Osmanlılık” terimi etrafında oluşturulmak istenen spekülatif havanın dağıtılması yolunda önemli bir işlevin yerine getirilmesini de sağlamıştır. Zaman gazetesi ABD temsilcisi Ali H. Aslan’ın aktarmış olduğu ABD Dışişleri Bakan yardımcısı, Philip Gordon’un düşünce kuruluşu CFR’de verdiği mesajların bu noktada önemli olduğu açıktır. Gordon’un, “İran’da farklarımız taktiksel”, “Afganistan’da işbirliğimiz mükemmel”, “Karabağ, Türkiye-Ermenistan normalleşmesine ön şart olmasın” ve “Türkiye Batı’ya yüz çevirmiyor” ifadeleri, ABD-Türkiye ilişkilerinin küçük meseleleri krize çevirmektense, büyük resme odaklandığını göstermektedir.
Sivil Siyasetin Ana Belirleyiciliği Kabul Edildi
Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin yukarıda belirlenen hususlar dışında, Türk Dış politikasındaki yapısal değişikliğinde vurgulanması açısından önem arz edecektir. 7 Aralık’ta gerçekleşecek zirve ile sivil iradenin/siyaset dış politika üzerindeki ana belirleyici rolü kabul edilmiş ve desteklenmiş olacaktır. Bu değişimin geçtiğimiz bir ay içinde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’ten, ABD’deki Neo-Con ekibin etkin isimlerinden David Wurmser’e, siyaset bilimci Eric Jan Zürcher’e kadar, Türk Dış Politikasında askeri bürokrasinin solan etkisine dikkat çekildiği ve sivil iradenin yükselişinin vurgulandığı görülmektedir. Bu rol değişiminin, 5 Kasım 2007’de, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice’ın ABD dış politikasına, neo-con ekibi ekarte ederek yerleştirdiği “Amerikan Realizmi” anlayışı sonucu kabul gördüğü, Wurmser’in 29 Kasım tarihli HaberTürk gazetesinden Tülin Daloğlu’na verdiği demeçle görülmektedir. 5 Kasım’da kabul gören bu rol değişimi 7 Aralık 2009 zirvesi ile onay aldığı anlaşılmaktadır, ki aslında Obama yönetiminin ABD çıkarları açısından bu değişimi onaylamak zorunda olduğu da iddia edilebilir. Bu noktada Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun SETA Vakfının Washingtodaki bürosunun açılış programında yapmış olduğu konuşmada, “Türkiye vizyona, yumuşak güce, tutarlı dış politikaya, evrensel bir dili temel alan ve hem doğu, hem batı, hem kuzey hem güneyde küresel barış ekseni yaratmaya çalışan bir anlayışı geliştirme çabası içinde. Eksen nerede? Eksen Ankara’da” ifadelerini içeren konuşmasının hem “eksen değişimi” eleştirilerine bir cevap niteliği taşıdığı hem de Türk dış politikasının yeni genel çerçevesini çizdiği vurgulanmalıdır. ABD’nin Türk hükümetinin dış politika üstündeki “sivil” iradesini kabulü sadece dış politikaya değil Türkiye’nin iç politikasına kadar yansıyan zor bir süreci içeren ama derin etkileri de beraberinde getirecektir.
Daha Reel bir Zemin
Sonuç olarak 7 Aralık Zirvesi, Türk medyasında maddeler halinde sıralanan güncel sonuçları, terörle mücadelede destek (PKK ve El-Kaide), Irak, Afganistan, Ortadoğu Barış Süreçleri ve İran meselesinde işbirliği, dışında belki de önümüzdeki yüzyıla yayılacak ilişkilerin doğasına etki eden bir sonuç oluşturmuştur. İkili ilişkilerde başlamış olan “model ortaklık” döneminde, yeni bir safhaya bu ziyaret sonucunda girilmiştir. Bu zirve Türkiye’nin 21. Yüzyılın küresel aktörlerinden birisi olmasını da beraberinde getirebilecektir. Türkiye’nin Orta Avrupa’dan, Avrasya’ya artan etkinliği, enerjiden, nükleer silahlanmaya, ekonomiye ve Ortadoğu sorununa kadar çetrefilli konularda majör aktörlerden birisi konumuna yükselmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede kendi eksenini oluşturmak isteyen Türkiye’nin, her ne kadar kimi sarsıntılar geçirse de küresel düzenin süper gücü ABD ile benzer dalga boylarını taşıması, politikaların uygulanmasını da kolaylaştıracaktır. 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır. Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun iki ülke arasındaki ilişkilerin doğasında değişimi ifade eden, “Türk Amerikan ilişkileri normalleşiyor”, Türkiye artık Amerika’nın masaya koyduğu taleplere cevap vermeye çalışan bir “özne” değil, iki müttefik taraftan biri. Yıllarca Amerika talep eder, Türkiye kabul etmezse bedel öder gibi bir psikoloji vardı. Şimdi farklı olabileceğimizi herkes kabul ediyor” çerçevesi ve “tabii ki ABD bir süper güç. Eşit demem. Ama daha stratejik ve daha ahlaki bir ilişki” şeklindeki realist yaklaşımı, iki ülke arasındaki temel değişimi ve kazancı da ifade etmektedir. 7 Aralık zirvesi ile Türkiye Amerika ilişkileri ortak çıkar noktalarının çoğaldığı daha reel bir zemine oturmuştur. Türkiye, ABD’nin Geniş Ortadoğu’da sığınacağı güvenli bir limandır. Ne var ki Türkiye’nin Washington’la ilişkilerinde zafiyete ve boşluğa izin vermemesi, ilişkilerin geleceği açısından önem taşımaktadır. 7 Aralık zirvesi öncesinde görüldüğü gibi hem küresel sistemde hem de Türkiye içinde statükonun sürmesini amaçlayanların Washington’da faaliyetlerine devam etmek isteyecekleri açıktır. Türkiye’nin çok boyutlu dış politikasını sürdürürken, ABD’nin hassasiyetlerine de mümkün olduğunca riayet etmesi gerekmektedir. Ali H. Aslan’ın da ifade ettiği gibi “Washington boş bırakmaya gelmez.”
Sernur Yassıkaya
Sernur'un Notu: Ocak ayında yayınlanacak bir dergi için kaleme almış olduğum değerlendirme yazısıdır.
Küreselleşmenin, Berlin duvarının yıkılmasından sonra kürenin her noktasına etkin nüfuzu ve oluşturduğu yeni denklemler, Türkiye için yeni fırsat kapılarının açılmasına sebep olmuştur. Ayrıca küreselleşmenin getirdikleri ile beraber “güç” tanımında kritik değişimin yaşanması ve “askeri” gücün sabit değişken olmaktan çıkarak, liberal ekonomi ve insan hakları gibi moral değerlerin belirleyiciliğinin artması, ülkeler arası güçler dengesinde değişimi de beraberinde getirdi. Tabii bu noktada ABD eski Başkanı George W. Bush’un Neo-Con eksenli dış ve iç politikada meydana getirdiği yıkımın ve iktidarının son dönemlerinde meydana gelen küresel finans krizinin, küresel sistemdeki çok boyutlu yapılanmayı hızlandırdığını vurgulamak yanlış olmayacaktır. Prof. Dr. Fuat Keyman’ın TRT-1’de katıldığı bir programda ifade ettiği gibi Bush sonrası küresel sistemin mevcut durumu “Çalkantı, Risk ve Belirsizlik”ten ibaretti. “Yumuşak Güç” kavramının yaratıcısı Joseph S. Nye’ın da ifade ettiği gibi mevcut küresel düzenin en güçlü askeri gücü ABD’nin dahi yeni küresel sistemin sorunlarına çözüm bulmada etkinliği sınırlı olacaktır. Nye, günümüz dünyasında “bağlar ve bağlantıda olma durumu, amaca uygun gücün önemli bir kaynağı haline geliyor” diyerek, ülkeler arasında artan işbirliği ihtiyacını da ortaya koymaktadır. Nye’e göre ABD, 21. Yüzyılın soruları için “ortak tehditleri ve sorunları göğüsleyecek uluslararası kurumların ve koalisyonların inşasına yardım etmek zorunda. Bu bağlamda güç artı toplamlı bir oyun (positive sum game) haline geliyor. Bu çerçevede Nye, ABD’nin 21. Yüzyıldaki gücünü ve etkinliğini koruması ve hedeflerine ulaşması için “diğerlerinin güçlenmesi”ni sağlamanın yardımcı olacağını ifade etmektedir.
Newsweek dergisi editörü Fareed Zakaria ise ABD’nin 8 yıllık Bush yönetimi döneminde odağını kaybeden ABD dış politikası ve beraberinde meydana gelen finansal kriz neticesinde, Obama yönetiminin çevre problemlerle uğraşmayı bırakarak, daha merkezi ve kendisi için daha hayati olan, ülke içi ekonomik ve sosyal problemlerin çözülmesi, teknolojide inovasyonun sağlanması ve merkezi güçlerle ilişkilerdeki gerilim alanların giderilmesini gibi asli meselelere odaklanmayı amaçladığını ifade etmektedir. Bu çerçevede Obama yönetiminin dış ve iç politikada teraziyi dengelemek amacıyla, Bush döneminin özelikle ilk dört yılındaki “askeri güç merkezli idealizm”in yerine “Amerikan Realizmi” olarak ifade edilen ve ABD’nin dış politikada enerjisini gereğinden fazla harcamasına sebep olacak maceralara atılmasını engelleyecek, daha seçici bir dış politikayı tercih edeceğini ifade etmektedir. Zakaria, Obama’nın vizyonunu şu şekilde ifade ediyor, “Bush döneminin hesapsızca verilmiş vaatlerinin ve ucu açık müdahalelerini azaltırken, belki Bill Clinton’un dünyaya yaklaşımından bile daha disiplinli, daha şeffaf ve fark gözeten bir politika istiyor”. Zakaria’ya göre, Obama’nın, her liderin hayalinde olan bir Winston Churchill olmayı tercih etmek yerine daha realist bir çerçeveyi tercih etmektedir: “Obama, Amerikan çıkarlarına çok daha iyi odaklanıp, bu çıkarlara ulaşmak için çareler üretiyor ve gözlerini ödülden ayırmıyor.” Obama’nın, “Amerikan dış politikasını aşırı ve saldırgan olmaktan çıkararak ılımlı bir zemine oturtmak gibi iddialı bir işe giriştiğini” ifade eden Zakaria, böyle bir yönelim aynı zamanda “tek taraflı bir yaklaşımın bir tarafa bırakılması anlamına geldiğini” vurgulayarak, özü itibariyle Nye ile ortak noktada buluşuyor. Zakaria, ABD’nin geçmişteki süper güçlerden ders alması gerektiğini ifade ederek, mevcut konumunu korumasının yolunun ekonomik büyümeye ve teknolojik yeniliklere odaklanmak, olduğunu ifade ediyor. Bu çerçevede Obama yönetimi için bir neo-Monroe doktrininin hayata geçirilmesini ve küresel iktidar merkezlerine odaklanmak gereği ifade ederek, ABD’nin 21. Yüzyılda merkezi rolünün Pasifikteki dengeleyici gücü olacağını ifade ediyor. Esas olarak Obama’nın geçtiğimiz günlerde “Nobel Barış Ödülü”nü alırken yaptığı hayli geniş kapsamlı ve savaşın kimi zaman gerekliliğini vurgulayan konuşmasının, bir anlamda, ABD dış politikası ve tabii dünyanın diğer geri kalan kısmı için bir anlamda “Rules of Engagement – Oyunun Kuralları”nı çizdiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Kısacası, Obama, adeta 21. Yüzyılda ABD’nin küresel gücünün devam etmesini sağlayacak bir “Lincoln ve Monroe karışımı bir Restorasyon dönemi Başkanı” olduğunu ifade edebiliriz. Elbette Obama’nın söz konusu restorasyonu başarıp başarmamasında uluslararası alanda uygun ortaklar bulmasına ve ne derecede bir yetki devrine izin vereceğine bağlı bulunmaktadır.
Ortadoğu’daki tek Gerçek Ülke
Türkiye ve çevre coğrafyası ile ilgili herhangi bir ideolojik ve kavramsal bagaj taşımayan bir birey düşünelim. Bu bireyin önüne Türkiye’yi ve çevre coğrafyasını gösteren bir harita konuyor, sonrasında ise harita dahilindeki ülkelerle ilgili ekonomik, siyasi, tarihi ve kültürel bilgiler yorumsuz olarak sunuluyor ve Türkiye’nin söz konusu ülkelerle nasıl bir ilişkiler bütünü yürütmesi gerektiği kendisine soruluyor; cevap ne olurdu? Aşağı yukarı bugünkü dış politika çerçevesini anlatacağını iddia edebiliriz. Çünkü Türkiye gibi kaderini coğrafyasının çizdiği bir ülkenin vasatı dahi bunu gerektirmektir. Bu vasatın gelişmesi, ekonomi, askeri ve siyasi standartların işleyişine göre düşer veya yükselir. Türkiye, son yıllardaki atılımları ile bu vasatı aşarak yükseliş dönemine girmiştir. Türkiye’nin bu fırsatlardan özellikle Deniz Zeyrek’in 17 Kasım tarihli Radikal gazetesindeki yazısında ifade ettiği gibi doksanlı yıllarda TSK’nın öncelikli belirleyici olduğu “güvenlik eksenli” dış politikalar nedeniyle tam anlamıyla faydalanamadığını görmekteyiz. Ama söz konusu yıllarda, temelini Turgut Özal’ın attığı liberal eksenli ekonomik ve siyasal politikaların açtığı yolda, Türkiye’de gelişen sivil toplum ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden yükselen yeni sermaye akımının oluşturduğu dalga, bir noktada küreselleşen dünya ile bütünleşecekti.
Bu çerçevede ABD Başkanı Obama’nın Nisan ayındaki Türkiye ziyareti ve kullandığı “model ortaklık” kavramı çok daha anlam kazanmaktadır. Obama yönetimi, “Geniş Ortadoğu” gibi 21. Yüzyılın önemli ama yeni dünyanın küresel iktidar merkezinin çevresinde kalan sorunlu bir alanda Türkiye gibi “yapıcı ve güçlü” bir bölgesel güçle geliştireceği ilişkilere ihtiyaç duyduğu açıktır. Ortadoğu’nun önemli düşünürlerinden Rami G. Huri’nin, Türkiye ile ilgili tespitleri, Türkiye-ABD ilişkilerinde, esas olarak Obama yönetimi için Türkiye’nin neden “model ortak” olduğu sorusuna da yanıt olmaktadır. Huri, “Ortadoğu’daki tek gerçek ülke Türkiye” başlıklı yazısında şu önemli tespitlerde bulunuyor:
1) Türkiye’nin, canlı iç politikaya, dinamik sosyal-kültürel hayata ve güçlü ekonomisine sahip olması,
2) İnisiyatif alarak liderlik yapan fakat aynı zamanda düzenli seçimlerle vatandaşlara hesap veren bir hükümet kurumunun varlığı,
3) Türkiye, Ortadoğu’da hem demokratik bir iç sisteme, hem de faal bir dış politikaya sahip tek ülke,
4) İç politikanın vatandaşlarının çoğunluğunun tanımladığı yönde ilerlemesine imkan veren ifade ve toplanma özgürlüğü,
5) Ordu ve güvenlik kurumları üzerindeki sivil otorite,
6) Azınlıkların çoğunluk tarafından tanınması gereken haklar talep ettiği çoğulcu bir toplumun gerçekleriyle uzlaşmak yönünde pragmatik ve alçakgönüllü bir realizm.
Huri’nin çizdiği çerçeve, Türkiye’nin mevcut, siyasal, ekonomik ve sosyal yapısı ile adeta hem Amerikan idealizmin salık verdiği demokrasi ve özgürlükler hususunda önemli bir ortak olacağı hem de pragmatik ve realist düşünce eksenli yumuşak gücü ile Amerikan Realizminin kuvvetli bir ortağı olduğunu ifade etmektedir. Bilgi üniversitesi öğretim üyesi Soli Özel bu durumu, “ülkenin etrafında istikrar bölgeleri yaratmak, ihtilaftan kaçınmak ve ekonomik genişlemenin şartlarını hazırlamak için tasarlanmış olan komşularla sıfır sorun ilkesine dayalı bir politika” olarak ifade ediyor. Böyle bir politikanın önceliği elbette çevre coğrafyada kapsamlı bir barışı önceleyen, çatışma alanlarını mümkün olduğunca sınırlayan, Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun ifadesiyle “düzen kurucu” bir dış politikayı üretmek anlamına gelmektedir. Başbakanlık Başdanışmanı Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın da ifade ettiği gibi son 10 yılda Türkiye toplumu “Hz. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir nokta belirledi”, “ayağını oraya sağlam bastı” ve sonrasında “bütün dünya benimdir” diyerek, ilgisini büyük resme yöneltti. Bu çerçevede Türkiye, İsrail dahil bölgedeki statükolarını korumak isteyen ülkelerden farklılık oluşturmaktadır. Aynı zamanda Huri’nin vurgulamaları, Türkiye’nin AK Parti döneminde özellikle Arap ülkeleri ve diğer çevre coğrafyalarda oluşturduğu etkinin retorik düzeyde olmaktan çok yapısal nedenlere dayandığını ve çekim merkezi oluşturduğunu vurgulamaktadır. Türkiye gibi nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin ekonomiden, sosyal düzeye yakaladığı başarı, Cebelitarık’tan, Kabil’e kadar demokrasi ve özgürlük talebi olan halklar için önemli bir model oluşturmuş ve bu çerçevede de İran’dan daha etkin ve derin bir etkiye bölgede sahip olmuştur. 7 Aralık 2009 Washington zirvesinde ABD Başkanı Obama’nın Türkiye için kullanmış olduğu “Türkiye büyük bir ülke, Dünyadaki nüfuzu artıyor” sözlerin zeminini de yukarıdaki olgular oluşturmaktadır.
“Z” Raporu Alındı
Yukarıda çizdiğim küresel sistem, ABD ve Türkiye merkezli analizin ardından Erdoğan ile Obama arasında gerçekleşen 7 Aralık zirvesini değerlendirmek kolaylaşacaktır. Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sembolik anlamı yoğun bir nitelik de taşımaktadır. Bu yönüyle de Türkiye ABD ilişkilerindeki değişimle ilgili ipucu da sunmuştur. İlk kez bir Türk Başbakanı, yeni seçilmiş bir ABD Başkanının Türkiye ziyareti ertesinde (yaklaşık 8 ay) Washington’a resmi bir ziyaret etmiştir. Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretini şu şekilde özetleyebiliriz: "Model ortaklık" gözden geçirilmiş; eksiler ve artılar teraziye konmuş, hasar tespiti yapılmış ve yola devam denmiştir! Kısaca ikili ilişkilerde bir “Z” raporu alınmıştır.
Bilindiği üzere, söz konusu ziyaretin normalde 29 Ekim’de yapılması planlanmış ama bu tarihin Cumhuriyet Bayramına denk gelmesi nedeniyle, 7 Aralık tarihi iki liderin ajandası açısından en uygun tarih olarak belirlenmişti. Tabii 29 Ekim dönemindeki dünya ve Türkiye gündeminin 7 Aralık 2009 tarihine kadar oldukça sıcaklaştığını görmekteyiz. ABD Başkanı Barack H. Obama’nın geçtiğimiz günlerde açıkladığı Afganistan stratejisi, İran’la ABD ve Batılı ülkeler arasında giderek tırmanan gerilim, Türkiye’de Kürt/Demokratik Açılımının, DTP ve PKK tarafından suni bir krizle sabote edilmek istenerek çıkmaza sürüklenmesi gibi unsurlar, Türkiye’nin dış politikasında eksen değişimi tartışmaları zirvenin yükünü artırır ve gölgelemeye çalışırken; Türkiye İsrail ilişkilerinde artan gerilimin geçtiğimiz haftalarda giderek soğuması belki de son derece sıcak gündemin üzerindeki bir ağırlığın alınması neticesini doğurmuştur. Ayrıca Obama yönetimi nezdinde ultra radikal ve muhafazakar nitelikli bir İsrail hükümetinin oluşturduğu rahatsızlığın da İsrail konusunun ana gündem maddelerinden birisi olmasını engellemiştir. Bununla beraber Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Yahudi lobi kuruluşları ile direk temasta bulunmaması ve Başbakan Erdoğan’ın İsrail’le ilgili Washington’daki sözleri Türk tarafında hala daha İsrail’e karşı bir tepkinin varolduğunu ve kısa dönemde bu tutumun devam edeceğini göstermiştir.
Büyük resme Odaklanmak
Tüm bu çerçevede gündemin sıcaklığının, iki lider arasındaki görüşmelere damga vurmuştur: Bunlar sırasıyla, Afganistan, İran, Ermenistan’la ilişkiler ve Kürt meselesi olacak gibi duruyor. Obama’nın ek 30 bin asker gönderimini içerdiği Afganistan paketi ve NATO üyelerinden de muharip güç beklentisi, Türkiye’den benzer beklentilerin olabileceği yorumlarını doğurmuştu. Ne var ki Türkiye’nin Afganistan’da muharip güçten çok, alt yapı ve askeri eğitim faaliyetlerine ağırlık verilmesi ve Afgan halkının sosyal-ekonomik problemlerine melhem olacak, adeta bir devlet inşa sürecinin, ABD’nin Afganistan’daki en önemli eksiliğini kapatan bir işlev görmesinin son derece önemli nitelik taşıdığı açıktır. Çünkü Obama’nın son açıkladığı Afganistan planı, Afgan halkı için neredeyse hiçbir şey vaat etmemekte ve sadece askeri mücadeleyi ön plana çıkarmaktaydı. İki liderin görüşmesi sonrasında Afganistan’la ilgili iki ülkenin konumu korumasının bu çerçevede daha anlaşılır olduğu açıktır. Ayrıca, Ahmed Davutoğlu’nun Mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı görevine gelmesinden itibaren Türk dış politikasında artan ivmenin de Washington’daki muhataplara bizzat ilk elden ve şeffaf bir şekilde anlatılmasının da mümkün olması, son haftalarda “Yeni Osmanlılık” terimi etrafında oluşturulmak istenen spekülatif havanın dağıtılması yolunda önemli bir işlevin yerine getirilmesini de sağlamıştır. Zaman gazetesi ABD temsilcisi Ali H. Aslan’ın aktarmış olduğu ABD Dışişleri Bakan yardımcısı, Philip Gordon’un düşünce kuruluşu CFR’de verdiği mesajların bu noktada önemli olduğu açıktır. Gordon’un, “İran’da farklarımız taktiksel”, “Afganistan’da işbirliğimiz mükemmel”, “Karabağ, Türkiye-Ermenistan normalleşmesine ön şart olmasın” ve “Türkiye Batı’ya yüz çevirmiyor” ifadeleri, ABD-Türkiye ilişkilerinin küçük meseleleri krize çevirmektense, büyük resme odaklandığını göstermektedir.
Sivil Siyasetin Ana Belirleyiciliği Kabul Edildi
Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin yukarıda belirlenen hususlar dışında, Türk Dış politikasındaki yapısal değişikliğinde vurgulanması açısından önem arz edecektir. 7 Aralık’ta gerçekleşecek zirve ile sivil iradenin/siyaset dış politika üzerindeki ana belirleyici rolü kabul edilmiş ve desteklenmiş olacaktır. Bu değişimin geçtiğimiz bir ay içinde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’ten, ABD’deki Neo-Con ekibin etkin isimlerinden David Wurmser’e, siyaset bilimci Eric Jan Zürcher’e kadar, Türk Dış Politikasında askeri bürokrasinin solan etkisine dikkat çekildiği ve sivil iradenin yükselişinin vurgulandığı görülmektedir. Bu rol değişiminin, 5 Kasım 2007’de, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice’ın ABD dış politikasına, neo-con ekibi ekarte ederek yerleştirdiği “Amerikan Realizmi” anlayışı sonucu kabul gördüğü, Wurmser’in 29 Kasım tarihli HaberTürk gazetesinden Tülin Daloğlu’na verdiği demeçle görülmektedir. 5 Kasım’da kabul gören bu rol değişimi 7 Aralık 2009 zirvesi ile onay aldığı anlaşılmaktadır, ki aslında Obama yönetiminin ABD çıkarları açısından bu değişimi onaylamak zorunda olduğu da iddia edilebilir. Bu noktada Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun SETA Vakfının Washingtodaki bürosunun açılış programında yapmış olduğu konuşmada, “Türkiye vizyona, yumuşak güce, tutarlı dış politikaya, evrensel bir dili temel alan ve hem doğu, hem batı, hem kuzey hem güneyde küresel barış ekseni yaratmaya çalışan bir anlayışı geliştirme çabası içinde. Eksen nerede? Eksen Ankara’da” ifadelerini içeren konuşmasının hem “eksen değişimi” eleştirilerine bir cevap niteliği taşıdığı hem de Türk dış politikasının yeni genel çerçevesini çizdiği vurgulanmalıdır. ABD’nin Türk hükümetinin dış politika üstündeki “sivil” iradesini kabulü sadece dış politikaya değil Türkiye’nin iç politikasına kadar yansıyan zor bir süreci içeren ama derin etkileri de beraberinde getirecektir.
Daha Reel bir Zemin
Sonuç olarak 7 Aralık Zirvesi, Türk medyasında maddeler halinde sıralanan güncel sonuçları, terörle mücadelede destek (PKK ve El-Kaide), Irak, Afganistan, Ortadoğu Barış Süreçleri ve İran meselesinde işbirliği, dışında belki de önümüzdeki yüzyıla yayılacak ilişkilerin doğasına etki eden bir sonuç oluşturmuştur. İkili ilişkilerde başlamış olan “model ortaklık” döneminde, yeni bir safhaya bu ziyaret sonucunda girilmiştir. Bu zirve Türkiye’nin 21. Yüzyılın küresel aktörlerinden birisi olmasını da beraberinde getirebilecektir. Türkiye’nin Orta Avrupa’dan, Avrasya’ya artan etkinliği, enerjiden, nükleer silahlanmaya, ekonomiye ve Ortadoğu sorununa kadar çetrefilli konularda majör aktörlerden birisi konumuna yükselmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede kendi eksenini oluşturmak isteyen Türkiye’nin, her ne kadar kimi sarsıntılar geçirse de küresel düzenin süper gücü ABD ile benzer dalga boylarını taşıması, politikaların uygulanmasını da kolaylaştıracaktır. 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır. Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun iki ülke arasındaki ilişkilerin doğasında değişimi ifade eden, “Türk Amerikan ilişkileri normalleşiyor”, Türkiye artık Amerika’nın masaya koyduğu taleplere cevap vermeye çalışan bir “özne” değil, iki müttefik taraftan biri. Yıllarca Amerika talep eder, Türkiye kabul etmezse bedel öder gibi bir psikoloji vardı. Şimdi farklı olabileceğimizi herkes kabul ediyor” çerçevesi ve “tabii ki ABD bir süper güç. Eşit demem. Ama daha stratejik ve daha ahlaki bir ilişki” şeklindeki realist yaklaşımı, iki ülke arasındaki temel değişimi ve kazancı da ifade etmektedir. 7 Aralık zirvesi ile Türkiye Amerika ilişkileri ortak çıkar noktalarının çoğaldığı daha reel bir zemine oturmuştur. Türkiye, ABD’nin Geniş Ortadoğu’da sığınacağı güvenli bir limandır. Ne var ki Türkiye’nin Washington’la ilişkilerinde zafiyete ve boşluğa izin vermemesi, ilişkilerin geleceği açısından önem taşımaktadır. 7 Aralık zirvesi öncesinde görüldüğü gibi hem küresel sistemde hem de Türkiye içinde statükonun sürmesini amaçlayanların Washington’da faaliyetlerine devam etmek isteyecekleri açıktır. Türkiye’nin çok boyutlu dış politikasını sürdürürken, ABD’nin hassasiyetlerine de mümkün olduğunca riayet etmesi gerekmektedir. Ali H. Aslan’ın da ifade ettiği gibi “Washington boş bırakmaya gelmez.”
Sernur Yassıkaya
Sernur'un Notu: Ocak ayında yayınlanacak bir dergi için kaleme almış olduğum değerlendirme yazısıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)