Günün Sözü
"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss
Claude Lévi Strauss
19 Kasım 2009 Perşembe
Ömer Lütfü Mete
Kıymetli yazar ve düşünür Ömer Lütfü Mete'nin vefatını teessürle öğrenmiş bulunmaktayız. Kendisine Allah'tan rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.
Türkiye; Eksen Kuran Ülke
Türkiye ve çevre coğrafyası ile ilgili herhangi bir ideolojik ve kavramsal bagaj taşımayan bir birey düşünelim. Bu bireyin önüne Türkiye’yi ve çevre coğrafyasını gösteren bir harita konuyor, sonrasında ise harita dahilindeki ülkelerle ilgili ekonomik, siyasi, tarihi ve kültürel bilgiler yorumsuz olarak sunuluyor ve Türkiye’nin söz konusu ülkelerle nasıl bir ilişkiler bütünü yürütmesi gerektiği kendisine soruluyor; cevap ne olurdu? Aşağı yukarı bugünkü dış politika çerçevesini anlatacağını iddia edebiliriz. Çünkü Türkiye gibi kaderini coğrafyasının çizdiği bir ülkenin vasatı dahi bunu gerektirmektir. Bu vasatın gelişmesi, ekonomi, askeri ve siyasi standartların işleyişine göre düşer veya yükselir. Türkiye, son yıllardaki atılımları ile bu vasatı aşarak yükseliş dönemine girmiştir. Son birkaç haftadır yaşadığımız eksen tartışmalarının kökeni de burada saklıdır. Açıktır ki ekonomik, siyasal ve askeri olarak küresel standartlara yaklaşan bir Türkiye’nin “Kuzey Kore” veya “İzlanda” olmasını beklemek haksızlık olacaktır.
Küreselleşmenin, Berlin duvarının yıkılmasından sonra kürenin her noktasına etkin nüfuzu ve oluşturduğu yeni denklemler, Türkiye için yeni fırsat kapılarının açılmasına sebep olmuştur. Türkiye’nin bu fırsatlardan özellikle Deniz Zeyrek’in 17 Kasım tarihli Radikal gazetesindeki yazısında ifade ettiği gibi doksanlı yıllarda TSK’nın öncelikli belirleyici olduğu “güvenlik eksenli” dış politikalar nedeniyle tam anlamıyla faydalanamadığını görmekteyiz. Ama söz konusu yıllarda, temelini Özallı yıllarda atılan liberal eksenli ekonomik ve siyasal politikaların açtığı yolda, Türkiye’de gelişen sivil toplum ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden yükselen yeni sermaye akımının oluşturduğu dalga, bir noktada küreselleşen dünya ile bütünleşecekti. Başbakanlık Başdanışmanı Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın da ifade ettiği gibi Türkiye toplumu “Hz. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir nokta belirledi”, “ayağını oraya sağlam bastı” ve sonrasında “bütün dünya benimdir” diyerek, ilgisini büyük resme yöneltti. Ayrıca küreselleşmenin getirdikleri ile beraber “güç” tanımında kritik değişimin yaşanması ve “askeri” gücün sabit değişken olmaktan çıkarak, liberal ekonomi ve insan hakları gibi moral değerlerin belirleyiciliğinin artması, ülkeler arası güçler dengesinde değişimi de beraberinde getirdi. Yumuşak Güç kavramının yaratıcısı Joseph S. Nye’ın da ifade ettiği gibi küresel düzenin en güçlü askeri gücü ABD’nin dahi yeni dünya’da etkinliği sınırlı olacaktı. Nye, günümüz dünyasında “bağlar ve bağlantıda olma durumu, amaca uygun gücün önemli bir kaynağı haline geliyor” diyerek, ülkeler arasında artan işbirliği ihtiyacını da ortaya koymaktadır.
Tüm bu değişim ortamında Türkiye’nin kendisini sadece ABD’ye veya Batı eksenli bir dış politika tercihine mahkûm etmesinin “gerçekçi” bir dış politika seçeneği olamazdı. Yeni dış politika tercihinin ilk sonuçlarından birisi, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca sadece “güvenlik” merkezli parametreler ile yaklaştığı, güney ve kuzeyine “barış havzası” metaforu çerçevesinde yeni bir siyasal dille yaklaşması olmuştur. Bu noktada vasat asılmıştır. Enerji’nin uluslararası politikada artan gücü ve etkisi, bu vasatın aşılmasında etkin bir manivela olurken, esas özü Türkiye’nin yükselen ekonomik gücü, sosyal dinamizmi ve artan siyasal etkinliği oluşturmuştur. Bu çerçevede Türkiye yalnızca bir “köprü ülke” olmaktan çıkarak, önce bir “eksen” ülke olmuş ve giderek “eksen değiştiren ülke” konumuna da yükselmiştir. Türkiye bir çekim merkezi haline dönüşmüştür. Avrupa’nın yavaş yavaş da olsa etkisini daha önemlisi inandırıcılığını yitirdiği, değişen dünya ile uyumunun sorgulandığı bir dönemde Türkiye, diğer devletler için “öncelikli duraklardan birisi” konumuna yükselmiştir. Bu durum ister istemez kimi ülkelerin mevcut konumlarının sarsılmasına ve Graham Fuller’in deyimiyle bir dönem “Batı’nın sadık müttefiki” Türkiye’nin uyguladığı dış politika Batı’dan giderek bağımsızlaşmaktadır. Sadece Cumhurbaşkanı ve diğer ilgili hükümet yetkililerinin Ekim 2009’da Türkiye içi ve dışında gerçekleştirdikleri temasları dahi eksen tartışmalarını boşa çıkartırken, Türkiye’nin “eksen kuran ülke” konumunu da belirlemektedir. Türkiye’nin Çin sınırından, Orta Avrupa’ya ve Afrika’ya kadar uzanan yeni etkinlik coğrafyası, Westfalya düzeninin kimi kurucu ülkelerini giderek rahatsız ettiği giderek daha fazla görülmektedir. Türkiye’nin düzen kurucu hamleleri, kimi kurulu düzenlerdeki fay hatlarını harekete geçirmiştir. Türkiye’nin oluşturduğu yeni eksen bir anlamda Westfalya düzeninin de sonu anlamına gelmektedir. Bu çerçevede son Fransa örneğinde görüleceği gibi, İsrail’deki aşırı sağ iktidar ile el ele vererek, Türkiye’den rol çalma ya da Fransa ile Almanya arasında son dönemde çok daha sıcaklaşan ve AB içinde yeni bir eksene! dönüşen ilişkilerini görerek “eksen değişimi” tartışmalarını yeniden okumak gerekmektedir.
Sernur Yassıkaya
19.11.2009
Ulus-Devlet Topluma Dar Geliyor, Ali Aslan, Anlayış, Kasım 2009
“Güçlü Devlet” Kavramı Kökten Değişti, Joseph S. Nye, Radikal, 15 Eylül 2009
Türkiye Artık Batının Sadık Bir Müttefiki Değil, Ebru Doğan, BBC Türkçe, 10 Kasım 2009
Dört Koldan Diplomasi, İbrahim Doğan Mesut Çevikalp, Aksiyon, 9-15 Kasım 2009
18 Kasım 2009 Çarşamba
Yeni Cumhurbaşkanı nasıl seçilecek?
Hükümet tarafından hazırlanan taslakta; seçimlerin 5 yılda bir yapılacağı ve bir kişinin en fazla iki defa seçilebileceği yer aldı. İlk oylamada seçmen oylarının salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilebilecek. İlk turda bu sağlanamaz ise en çok oy alan iki aday sonraki turda yarışacak. Burada geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Çankaya Köşkü'ne çıkacak. Eğer seçimlere tek aday katılırsa; seçimler halk oylaması şeklinde yapılacak ve kişi salt çoğunluğu elde eder ise seçilmiş olacak. Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin 40 yaşını doldurmuş olması gerekiyor.
Cumhurbaşkanlığı seçim taslağından başlıklar şöyle:
-Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir. Seçim genel, eşit ve gizli oyla, bütün yurtta aynı günde, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır.
-Cumhurbaşkanı seçimleri beş yılda bir yapılır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.
-Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış bulunan iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.
-En son yapılan milletvekili genel seçimlerinde, geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında, yüzde onu geçen siyasî partiler de ortak aday gösterebilir.
-Aday gösterilmek kişinin yazılı muvafakatine bağlıdır.
-Cumhurbaşkanı adayı gösterilen devlet memurları ve diğer kamu görevlileri, aday listesinin kesinleştiği tarih itibarıyla, görevlerinden ayrılmış sayılırlar. Yüksek mahkeme üyeleri, hâkimler, savcılar ve bu meslekten sayılanlar ile subay ve astsubaylar hariç olmak üzere, Cumhurbaşkanı adayı gösterilen oevlet memurları ve diğer kamu görevlileri, adaylığı veya seçimi kaybetmeleri halinde, Yüksek Seçim Kurulunca Cumhurbaşkanı'nın seçildiğinin ilân edilmesini takip eden bir ay içinde müracaat etmeleri kaydıyla eski görevlerine veya kazanılmış hak aylık derecelerindeki başka bir göreve dönebilirler.
-Adaylar, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, tüzel kişilerden ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek kişilerden maddî yardım alamazlar.
-Seçimlerde şeffaflığın sağlanabilmesi amacıyla, adaylığın kesinleşmesinden seçim sonuçlarının kesinleşmesine kadar geçen dönemde elde edilen her türlü gelir ve harcamalar kaydedilir. Yardımlar makbuz karşılığında yapılır. Nakdî yardımlar, adayların "Seçim hesabı" olarak kendileri adına açtıracakları bir banka hesabına yatırılır.
-İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi halinde, ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. Bunların dışındaki sebeplerle boşalma olması halinde ikame yoluna gidilemez.
-Oylamalara tek adayla gidilmesi halinde, oylama referandum şeklinde yapılır; geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.
-Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanı'nın görevi devam eder. Cumhurbaşkanlığı makamının ölüm, çekilme veya başka bir sebeple boşalması halinde, yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığı'na vekâlet eder.
-Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.
-Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görülmediğine dair karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı seçimi bir yıl geriye bırakılır.
-Kırk yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip her Türk vatandaşı Cumhurbaşkanı seçilebilir.
-Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi en az yirmi milletvekilinin yazılı teklifiyle mümkündür; her bir milletvekili ancak bir aday için teklifte bulunabilir. (CİHAN)
18 Kasım 2009, Çarşamba
Türk halkına göre 'dinsel eşitlik' teori düzeyinde kaldığı sürece sorun yok!
'Türkiye'de Dindarlık' araştırmasının bulguları çarpıcı. Türkiye'de yaşayanların yüzde 80'i 'Tüm dini gruplar eşit haklara sahip olmalı' dese de iş pratiğe gelince durum değişiyor. Yüzde 54'lük bir kesim farklı dinden olanların görüşlerini anlatan kitap yayımlamasının engellenmesini istiyor
İSTANBUL- Sabancı Üniversitesi öğretim üyelerinin yaptığı bir araştırma Türkiye’nin dine bakışını ortaya çıkardı. Tek bir din gerçektir diyenlerin oranı yüzde 60, ülkedeki dini gruplar eşit diyenlerin oranı yüzde 80 ama yüzde 59 ‘farklı dinden olanların kamuya açık toplantı yapmasına izin verilmemeli’ diyor. Yeni kuşağın anne babasına göre ibadete yakınlığı ise yüzde oranında 30 artış gösterdi.
Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Uluslararası Sosyal Saha Çalışmaları Programı (ISSP) kapsamında ‘Türkiye’de Dindarlık-Uluslararası Bir Karşılaştırma’ başlıklı bir rapor hazırladı. Araştırma, 2008 Kasım - 2009 Mart ayları arasında 53 ilde 1 500 kişi üzerinde yapıldı. Bulgular, 1998’de ISSP kapsamında yapılan ve 45 ülkeyi kapsayan dünya dindarlık veriyleriyle de karşılaştırıldı. Ayrıca ibadet serbestliği, dindarlara ve laiklere baskı gibi konulardaki istatistikler de son 10 yılın rakamlarıyla kıyaslandı. Araştırmanın çarpıcı sonuçları şöyle:
Yaşam Allah olduğu için anlamlı
* Araştırmaya katılanların yüzde 92’si ‘Allah varolduğu için hayatın anlamı olduğunu’, yüzde 70’i ‘hayatın anlamını insanın kendisinin verdiğini’ düşünüyor. Bu bakımlardan Türkiye’deki denekler bir ölçüde Katolik nüfusun çok olduğu Şili, Filipinler, Portekiz gibi ülkelerle, yeniden dinin güç kazanmaya basladığı Ortodoks Rusya ve Katolik Slovakya gibi ülkelere yakın gelen bir konumda.
* Deneklerin sadece yüzde 28’i hayatın akışını kendimizin değistirebileceğine inanıyor. Kanada, ABD ve Norveç gibi ülkeler karsısında Türkiye hayatın akışını değiştirebilme görüşü açısından neredeyse tamı tamına zıt bir konumda.
* Allah’ın varlığından şüphe duymayanların oranı yüzde 93.
* ‘Ölümden sonra hayata inananların’ oranı yüzde 89, cennet ve cehennemin varlığına inanların oranı yüzde 93. Yüzde 82 dini mucizelere inanıyor, yüzde 83 ölümden sonra dirilmeye inanıyor.
Herkes eşit ama...
* Araştırmaya katılanların yüzde 80’i ‘Bir ülkedeki bütün dini grup ve cemaatler eşit haklara sahip olmalıdır’ görüşüne katıldığını belirtiyor.
* Ancak farklılıklarla ilgili sorularda görüşleri değişiyor. ‘Farklı bir dine mensup olanların seçimlerde oy vermeyi düşündüğüm partiden aday olmasını kesinlikle kabul etmem’ diyenlerin oranı yüzde 37. Muhtemelen kabul etmen diyen yüzde 12.
* ‘Farklı dinden olanların kamuya açık toplantılar düzenleyerek fikirlerini açıklamalarına izin verilmemeli’ diyenlerin oranı yüzde 59.
* ‘Farklı dinden olanların kendi görüşlerini anlatan kitaplar yayımlamalarına izin verilmemeli’ diye düşünenlerin oranı ise yüzde 54.
Gençler ibadet sıklığı arttı
* Araştırmaya katılanların yüzde 87’si kendini ‘dindar’ olarak görüyor.
* Ankete katılanların ibadet davranışları ‘anne babalara oranla’ yüzde 30 artış gösterdi. Erkek deneklerin yüzde 74, kadınların yüzde 50’si haftada bir kez veya daha sık camiye ibadet için gittiğini söylüyor.
* ‘Sadece tek bir din gerçektir’ diyenlerin oranı yüzde 60 iken, birçok dinde temel doğruların mevcut olabileceğini düşünenlerin oranı yüzde 32.3.
* Deneklerin yüzde 84 ‘Müslümanlara karşı görüşlerim çok olumlu’ derken ‘Hıristiyanlığa karşı görüşlerim çok olumlu’ diyenlerin oranı sadece yüzde 13. Musevilerde ise bu oran yüzde 10’a düşüyor.
* Din ilkelerine uymayan bir kanun Meclis tarafından kabul edildiği takdirde ‘kesinlikle kendi dini ilkelerime uygun davranmaya devam ederim’ diyenlerin oranı yüzde 35.
* ‘İnsanlar ibadetlerini serbestçe yerine getirebiliyor mu’ sorusuna evet diyenler 1999’da yüzde 64 iken 2002’de yüzde 63, AKP iktidarından sonra 2006’da yüzde 82. 2009’da ise AKP’ye rağmen düşüş gösterip yüzde 78 olmuş.
Dindara baskı azaldı
* ‘Türkiye’de dindarlara baskı yapıldığını düşünenlerin oranı 2002 öncesinde yüzde 40 iken bu rakam sırasıyla 2006 ve 2009’da yüzde 17 ve yüzde 24 oldu.
* ‘Devlet memuru kadınların isterlerse başlarına örtmelerine izin verilmelidir’ görüşüne katılanların oranı 1999’da yüzde 74’iken bu oranı 2006’da yüzde 68, 2009’da yüzde 69 oldu.
* ‘Üniversite öğrencisi kızların isterse başlarına örtmelerine izin verimeli’ görüşüne katılmayanlar artış göstermiş. 1999’da yüzde 16 olan bu oran 2006’da yüzde 19, 2009’da yüzde 23 olarak gerçekleşti.
‘Şeriat’ isteyenler azaldı
* Laik kesiminden insanlara baskı yapıldığını düşünenlerin oranı 2006’da yüzde 83, 2009’da ise yüzde 87 oldu.
* Türban baskısı konusunda son 10 yıldaki görüşlerse söyle: 1999’da yüzde 54, türban konusunda baskı gördüğünü söylerken bu rakam 2002’de yüzde 68, 2006’da yüzde 65, 2009’da yüzde 59 olmuş.
* 2006’da laikler üüzerindeki örtünme baskısı yüzde 37, 2009’da yüzde 34. İfade özgürlüğü üzerine baskı yşadığını söyleyenler 2006’da yüzde 14 iken bu oran 2009’da yüzde 28 olmuş.
* ‘Şeriat isterim’ diyenlerin oranı 1990’larda yüzde 26’tı. Bu 1999’da yüzde 19, 2009’da ise yüzde 10 oldu. (Radikal)
18.11.2009
İSTANBUL- Sabancı Üniversitesi öğretim üyelerinin yaptığı bir araştırma Türkiye’nin dine bakışını ortaya çıkardı. Tek bir din gerçektir diyenlerin oranı yüzde 60, ülkedeki dini gruplar eşit diyenlerin oranı yüzde 80 ama yüzde 59 ‘farklı dinden olanların kamuya açık toplantı yapmasına izin verilmemeli’ diyor. Yeni kuşağın anne babasına göre ibadete yakınlığı ise yüzde oranında 30 artış gösterdi.
Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Uluslararası Sosyal Saha Çalışmaları Programı (ISSP) kapsamında ‘Türkiye’de Dindarlık-Uluslararası Bir Karşılaştırma’ başlıklı bir rapor hazırladı. Araştırma, 2008 Kasım - 2009 Mart ayları arasında 53 ilde 1 500 kişi üzerinde yapıldı. Bulgular, 1998’de ISSP kapsamında yapılan ve 45 ülkeyi kapsayan dünya dindarlık veriyleriyle de karşılaştırıldı. Ayrıca ibadet serbestliği, dindarlara ve laiklere baskı gibi konulardaki istatistikler de son 10 yılın rakamlarıyla kıyaslandı. Araştırmanın çarpıcı sonuçları şöyle:
Yaşam Allah olduğu için anlamlı
* Araştırmaya katılanların yüzde 92’si ‘Allah varolduğu için hayatın anlamı olduğunu’, yüzde 70’i ‘hayatın anlamını insanın kendisinin verdiğini’ düşünüyor. Bu bakımlardan Türkiye’deki denekler bir ölçüde Katolik nüfusun çok olduğu Şili, Filipinler, Portekiz gibi ülkelerle, yeniden dinin güç kazanmaya basladığı Ortodoks Rusya ve Katolik Slovakya gibi ülkelere yakın gelen bir konumda.
* Deneklerin sadece yüzde 28’i hayatın akışını kendimizin değistirebileceğine inanıyor. Kanada, ABD ve Norveç gibi ülkeler karsısında Türkiye hayatın akışını değiştirebilme görüşü açısından neredeyse tamı tamına zıt bir konumda.
* Allah’ın varlığından şüphe duymayanların oranı yüzde 93.
* ‘Ölümden sonra hayata inananların’ oranı yüzde 89, cennet ve cehennemin varlığına inanların oranı yüzde 93. Yüzde 82 dini mucizelere inanıyor, yüzde 83 ölümden sonra dirilmeye inanıyor.
Herkes eşit ama...
* Araştırmaya katılanların yüzde 80’i ‘Bir ülkedeki bütün dini grup ve cemaatler eşit haklara sahip olmalıdır’ görüşüne katıldığını belirtiyor.
* Ancak farklılıklarla ilgili sorularda görüşleri değişiyor. ‘Farklı bir dine mensup olanların seçimlerde oy vermeyi düşündüğüm partiden aday olmasını kesinlikle kabul etmem’ diyenlerin oranı yüzde 37. Muhtemelen kabul etmen diyen yüzde 12.
* ‘Farklı dinden olanların kamuya açık toplantılar düzenleyerek fikirlerini açıklamalarına izin verilmemeli’ diyenlerin oranı yüzde 59.
* ‘Farklı dinden olanların kendi görüşlerini anlatan kitaplar yayımlamalarına izin verilmemeli’ diye düşünenlerin oranı ise yüzde 54.
Gençler ibadet sıklığı arttı
* Araştırmaya katılanların yüzde 87’si kendini ‘dindar’ olarak görüyor.
* Ankete katılanların ibadet davranışları ‘anne babalara oranla’ yüzde 30 artış gösterdi. Erkek deneklerin yüzde 74, kadınların yüzde 50’si haftada bir kez veya daha sık camiye ibadet için gittiğini söylüyor.
* ‘Sadece tek bir din gerçektir’ diyenlerin oranı yüzde 60 iken, birçok dinde temel doğruların mevcut olabileceğini düşünenlerin oranı yüzde 32.3.
* Deneklerin yüzde 84 ‘Müslümanlara karşı görüşlerim çok olumlu’ derken ‘Hıristiyanlığa karşı görüşlerim çok olumlu’ diyenlerin oranı sadece yüzde 13. Musevilerde ise bu oran yüzde 10’a düşüyor.
* Din ilkelerine uymayan bir kanun Meclis tarafından kabul edildiği takdirde ‘kesinlikle kendi dini ilkelerime uygun davranmaya devam ederim’ diyenlerin oranı yüzde 35.
* ‘İnsanlar ibadetlerini serbestçe yerine getirebiliyor mu’ sorusuna evet diyenler 1999’da yüzde 64 iken 2002’de yüzde 63, AKP iktidarından sonra 2006’da yüzde 82. 2009’da ise AKP’ye rağmen düşüş gösterip yüzde 78 olmuş.
Dindara baskı azaldı
* ‘Türkiye’de dindarlara baskı yapıldığını düşünenlerin oranı 2002 öncesinde yüzde 40 iken bu rakam sırasıyla 2006 ve 2009’da yüzde 17 ve yüzde 24 oldu.
* ‘Devlet memuru kadınların isterlerse başlarına örtmelerine izin verilmelidir’ görüşüne katılanların oranı 1999’da yüzde 74’iken bu oranı 2006’da yüzde 68, 2009’da yüzde 69 oldu.
* ‘Üniversite öğrencisi kızların isterse başlarına örtmelerine izin verimeli’ görüşüne katılmayanlar artış göstermiş. 1999’da yüzde 16 olan bu oran 2006’da yüzde 19, 2009’da yüzde 23 olarak gerçekleşti.
‘Şeriat’ isteyenler azaldı
* Laik kesiminden insanlara baskı yapıldığını düşünenlerin oranı 2006’da yüzde 83, 2009’da ise yüzde 87 oldu.
* Türban baskısı konusunda son 10 yıldaki görüşlerse söyle: 1999’da yüzde 54, türban konusunda baskı gördüğünü söylerken bu rakam 2002’de yüzde 68, 2006’da yüzde 65, 2009’da yüzde 59 olmuş.
* 2006’da laikler üüzerindeki örtünme baskısı yüzde 37, 2009’da yüzde 34. İfade özgürlüğü üzerine baskı yşadığını söyleyenler 2006’da yüzde 14 iken bu oran 2009’da yüzde 28 olmuş.
* ‘Şeriat isterim’ diyenlerin oranı 1990’larda yüzde 26’tı. Bu 1999’da yüzde 19, 2009’da ise yüzde 10 oldu. (Radikal)
18.11.2009
Avrupalıların yüzde 51.8'i Türkiye'yi istemiyor
CEYDA KARAN
İSTANBUL - ‘Avrupa halkları Avrupalı kimliği denilince ne anlıyor?’, ‘Avrupa’daki Türkiye ve Türk imajı nedir?’, ‘Türkiye’ye dair bilgilere hangi kaynaklardan ulaşılıyor?’, ‘Türkiye’nin üyeliğine niçin karşı çıkıyor yahut destek veriyorlar?’... Bu ve benzeri sorulara yanıt arayan Boğaziçi Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Merkezi’nin, Madrid Özerk Üniversitesi, Granada Üniversitesi ve Avrupa ile Diyalog Derneği ile ortaklaşa gerçekleştirdiği ‘Avrupalıların Müstakbel bir AB üyesi olarak Türkiye Bakışları ve Türkiye’nin Avrupalılaşma Sorunları’ başlıklı araştırma, ilginç sonuçlar ortaya çıkardı.
Sürekli ifade edilen kaygılara karşın Avrupa kamuoyu AB’nin genişlemesine genel anlamda olumlu bakıyor. Lakin bugün Türkiye’nin AB’ye üyeliği için referandum düzenlense ‘hapı yuttuk’. Yüzde 41.3’e yüzde 51.8 oranıyla Türkiye’yi ‘reddediyorlar’. Fransa ve Almanya gibi ülkeler için normal karşılanabilecek bu durum, Britanya gibi Türkiye yandaşı bir ülkede dahi yüzde 44.9’a yüzde 46.3 gibi bir oranla da olsa olumsuz çıkıyor. Araştırmacılar bu sonucu ‘genişleme yorgunluğuna’ yoruyor. Uygulanacak AB stratejisi açısından bakıldığında ise araştırmanın kıssadan hissesini projenin koordinatörü Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hakan Yılmaz şöyle özetliyor: “Türkiye AB üyeliği yolunda Avrupa kamuoyunu ikna için kültürel sarmalı daha da sıkılaştıracak ‘medeniyet, din’ gibi kavramları daha az, ‘demokrasi, ekonomik ve hukuk ile ahte vefayı’ daha çok vurgulamalı. Türkiye ile tanışıklığın temel unsurlarının popüler kültür olmasından hareketle devlet doğrudan tanıtımdan ziyade sivil toplum aracılığıyla tanıtım araçlarını tercih etmeli.”
Sadece Türkiye’ye odaklanan, içerik ve kapsam açısından bakıldığında Avrupa’da bir ilk niteliği taşıyan bir araştırma bu. Ağustos-eylül 2009 tarihleri arasında Almanya, Fransa, Britanya, İspanya ve Polonya’da 1000’er kişi olmak üzere toplamda 5 bin kişiyle icra edilmiş. Dikkat çekici sonuçları özetle şöyle:
Din vurgusu yerine...Avrupa kimliğiyle bağdaştırılan temel değerler arasında öne çıkanlar ‘demokrasi ve insan hakları’ ile ‘ekonomik gelimişlik ve toplumsal refah’ gibi iki modern kavram. (yüzde 43.3 ve 42.2 ile). Buna karşılık ‘Hıristiyanlık’ ve ‘laiklik’ gibi geleneksel unsurlar yüzde 6.3 ve yüzde 4.1 gibi oranlarda.
Üyeliğe destek olsa da... Türkiye’nin üyeliğine destek yüzde 47.1 olumsuz, yüzde 46.5 olumlu. Fransa ve Almanya üyeliğe daha olumsuz bakarken, Polonya, İspanya ve Britanya’da olumlu bakış hakim. ‘Türkiye demokrasi sorunları yüzünden AB ile uyumsuz’ görüşüne katılanların oranı yüzde 66’yı bulurken, karşı çıkanların oranı azımsanacak gibi değil: Yüzde 44.
Sarko’nun söylemi boş... Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkış yahut kabullenişte temel etmen yüzde 40’ı kültürelken; siyasi ve ekonomik etkenler yüzde 26’larda. Yüzde 38’lik kitle Türkiye’nin Müslüman kimliğiyle Avrupa’nın Hıristiyan kökleriyle uyuşmadığı görüşünde. Misal, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Türkiye’nin ‘Asya kıtasına ait olduğuna’ dair coğrafi tezine destek çok düşük.
İstanbul, Galatasaray, Tarkan, Yaşar Kemal... Avrupalıların Türkiye’yi tanımaları açısından popüler kültür, futbol ve turizm ağırlıklı önemde. Katılımcıların yüzde 91.1’i Türkiye’yi İstanbul’la tanırken, bunu Truva, Galatasaray, Antalya, Mustafa Kemal Atatürk, Efes, Tarkan, Recep Tayyip Erdoğan, Hadise, Yaşar Kemal, Fatih Terim, Orhan Pamuk, ve Nâzım Hikmet’in izlemesi tartışmaya değer. Genç nesiller, Türk popüler kültürüne daha aşina.
Umut gençlerde... Demografik değişkenlere göre, 18-24 ve 25-39 yaş arası kuşak Türkiye’ye olumlu bakıyor. Buradan hareketle gelecekte Türkiye’nin üyeliğinin daha kolay olabileceği yorumları yapılırken, buna ‘yaşlandıkça karşı çıkarlar’ gibi itirazlar getirmek de mümkün.
Kaynakları siyasi liderler... Avrupa kamouyunu, Türkiye’ye bakışta siyasi liderlik belirliyor. Katılımcılar Türkiye’ye dair bilgilerini en fazla siyasi liderlerden aldıklarını söylüyor. Yani Fransa ve Almanya liderlerinin iç kamuoyları sebebiyetiyle Türkiye’nin üyeliğine karşıt tutum takındıkları izahatı havada kalıyor. Sol sempatik... Sağ-sol ayrışması da önemli etmen. Kendini solda konumlandıran Avrupalı, sağ ve aşırı sağdakilere göre hem Türkiye’ye sempatik bakıyor, hem de üyeliğine destek.
Ahde vefa hâlâ baki... Diğer ilginç sonuç ‘ahde vefa’ ilkesinin kabul görmesi. Yüzde 57’lik kitle ‘verilen sözü tutmamak haksızlık’ derken, aksi görüştekilerin oranı yüzde 37.6.
Radikal - 18.11.2009
16 Kasım 2009 Pazartesi
Kareem Abdul-Jabbar Markaj Altında…
Eskiden basketbol sporundan konu açılınca akla gelen tek isim Kareem Abdul-jabbar idi.
Kahvedeki amcalardan tutun da beden eğitimi öğretmenlerimizin ağzından çıkan ilk oyuncuydu bu kişi. Şimdi bile o zamanları yaşayanlar hatta maçını seyretmeyenler bile bu ismi bilir ve konu basketbol olunca bu ismi zikrederler.
Peki konu ile ilgisi olan olmayan bu zat kimdir?
İslamiyeti benimsemeden önce asıl adı Ferdinand Lewis Alcindor olan ünlü oyuncu, tüm zamanların en iyi basketbolcularından birisi olarak gösteriliyor. Amerikan profesyonel basketbol ligi NBA'de 1970-1989 yıllarında oynayan 2,18 metre boyundaki basketçi, ayrıca NBA'de maç başına 38,387 sayı ortalamasıyla sayı rekorunu elinde bulunduruyor.
İşte tüm zamanların en skorer ismi, eski efsanevi Müslüman NBA oyuncusu Kareem Abdul-Jabbar, nadir görülen bir lösemi türüne yakalandı. Abdul-Jabbar, ağızdan ilaç alma yoluyla tedavi oluyor.
Kareem Abdul-Jabbar, geçen yıl Aralık ayında yüksek ateş ve aşırı terleme için gittiği doktorların, kendisine, türüne ender rastlanan bir lösemi teşhisi koyduğunu belirterek, o tarihten bu yana ağızdan ilaç yoluyla tedavi olduğunu söylediğinden beri herkese heyecanla bu hastalığın sürecini takip etmekte.
62 yaşındaki ünlü basketçi,kan ve kemik iliği kanseri teşhisinin geçen yıl aralık ayında konulduğunu belirterek, "Hastalık teşhis edildiğinde birkaç hafta veya birkaç ay ömrüm kaldığını düşünmüştüm" dedi. Böyle 2.18’lik bir dev ismin korkması bizi de korkutuyor.
Doktorların, hastalığının hayatında fazla bir değişiklik yapmadan devam edeceğini söylediklerini ifade eden efsanevi basketbolcu, bundan böyle kan kanseri üzerine halkı bilinçlendirme kampanyalarına katılacağını söylemişti.
Bizim ünlülerden birisi olsa hemen dağdaki çiftliğine çekilir, ya da sahil kasabasına yerleşir diye geliyor aklıma.
İlgili olanlar bilir. Los Angeles Lakers takımında Andrew Bynum diye genç bir oyuncu var. 16.5 yaşında Lakers ile antremanlara çıkan ve bu yüzden NBA tarihinde profesyonel sözleşme imzalayan en genç oyuncu olan 2.13’lük bu dev için Kareem sahaya bile inmişti. Dünya basketbolunda imzası olan “sky hook” yani çengel atışı dahil bütün tecrübelerini ve zamanını bu oyuncu için harcayan ünlü oyuncu hastalık teşhişi tarihine kadar da aktif görev üstleniyordu.
Dileğimiz bütün kıtalarda yaşayan basketbolsevenlerin idolü Kareem Abdul-Jabbar’ın eski sağlığına kavuşması.
İşte yaşayan efsane oyuncunun tarihe geçen istatistikleri:
En fazla sayı atan oyuncusu - 38.387
En fazla süre oynayan (57.446)
En fazla All-Star seçilen (19)
En Fazla All-Star maçı oynayan (18)
En fazla Play-Off maçı oynayan (237)
İlker Yenigün
Basketbol Antrenörü
Kahvedeki amcalardan tutun da beden eğitimi öğretmenlerimizin ağzından çıkan ilk oyuncuydu bu kişi. Şimdi bile o zamanları yaşayanlar hatta maçını seyretmeyenler bile bu ismi bilir ve konu basketbol olunca bu ismi zikrederler.
Peki konu ile ilgisi olan olmayan bu zat kimdir?
İslamiyeti benimsemeden önce asıl adı Ferdinand Lewis Alcindor olan ünlü oyuncu, tüm zamanların en iyi basketbolcularından birisi olarak gösteriliyor. Amerikan profesyonel basketbol ligi NBA'de 1970-1989 yıllarında oynayan 2,18 metre boyundaki basketçi, ayrıca NBA'de maç başına 38,387 sayı ortalamasıyla sayı rekorunu elinde bulunduruyor.
İşte tüm zamanların en skorer ismi, eski efsanevi Müslüman NBA oyuncusu Kareem Abdul-Jabbar, nadir görülen bir lösemi türüne yakalandı. Abdul-Jabbar, ağızdan ilaç alma yoluyla tedavi oluyor.
Kareem Abdul-Jabbar, geçen yıl Aralık ayında yüksek ateş ve aşırı terleme için gittiği doktorların, kendisine, türüne ender rastlanan bir lösemi teşhisi koyduğunu belirterek, o tarihten bu yana ağızdan ilaç yoluyla tedavi olduğunu söylediğinden beri herkese heyecanla bu hastalığın sürecini takip etmekte.
62 yaşındaki ünlü basketçi,kan ve kemik iliği kanseri teşhisinin geçen yıl aralık ayında konulduğunu belirterek, "Hastalık teşhis edildiğinde birkaç hafta veya birkaç ay ömrüm kaldığını düşünmüştüm" dedi. Böyle 2.18’lik bir dev ismin korkması bizi de korkutuyor.
Doktorların, hastalığının hayatında fazla bir değişiklik yapmadan devam edeceğini söylediklerini ifade eden efsanevi basketbolcu, bundan böyle kan kanseri üzerine halkı bilinçlendirme kampanyalarına katılacağını söylemişti.
Bizim ünlülerden birisi olsa hemen dağdaki çiftliğine çekilir, ya da sahil kasabasına yerleşir diye geliyor aklıma.
İlgili olanlar bilir. Los Angeles Lakers takımında Andrew Bynum diye genç bir oyuncu var. 16.5 yaşında Lakers ile antremanlara çıkan ve bu yüzden NBA tarihinde profesyonel sözleşme imzalayan en genç oyuncu olan 2.13’lük bu dev için Kareem sahaya bile inmişti. Dünya basketbolunda imzası olan “sky hook” yani çengel atışı dahil bütün tecrübelerini ve zamanını bu oyuncu için harcayan ünlü oyuncu hastalık teşhişi tarihine kadar da aktif görev üstleniyordu.
Dileğimiz bütün kıtalarda yaşayan basketbolsevenlerin idolü Kareem Abdul-Jabbar’ın eski sağlığına kavuşması.
İşte yaşayan efsane oyuncunun tarihe geçen istatistikleri:
En fazla sayı atan oyuncusu - 38.387
En fazla süre oynayan (57.446)
En fazla All-Star seçilen (19)
En Fazla All-Star maçı oynayan (18)
En fazla Play-Off maçı oynayan (237)
İlker Yenigün
Basketbol Antrenörü
Bozacının Şahidi Olmak İçin Sıraya Girenler
Türkiye’deki demokrasi, hukuk ve özgürlük mücadelesi arttıkça, “Boza”cının şahidi “Şıracı”lar da birer birer kendilerini gösteriyorlar. Statükonun varlığı tehlikeye girmeden önce ne kadar demokratik ve özgürlükçü olduklarını dinlediklerimiz ve okuduklarımızın gerçek yüzleri ile karşılaşıyoruz. Bu insanları belirlemek için çok gerilere gitmeye gerek yok, 27 Nisan 2007 tarihinden başlamak üzere kimi gelişme ve süreçlere bakmamız yeterli olacaktır.
Şıracı olmak isteyenlerin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:
• Statükoya yamanarak siyasi gelecek tasavvuruna girerler.
• Statükoya yamanarak mevcut nimetlerinden, kısa sürelide olsa, (çünkü her an fikir değiştirebilirler) faydalanmak isterler.
• Statüko ne söylerse doğru, sivil iktidarlar ağzıyla kuş tutsa yanlıştır.
• Demokrasi anlayışında bazı kurumlar, diğer kurumlara göre daha üst konumdadır. Bu kurumların uzun yıllara yayılan ve giderek aşikarlaşan yozlaşmışlığının ve Türkiye için handikap oluşturan yapısı sorun değildir.
• Kendilerine anlatılan, gölün maya tutmasına inanırlar da dünyanın yuvarlak olduğuna inanmazlar.
• Demokrasi ile ilişkileri çıkarları ile direkt ilişkilidir. Onlara göre “ne kaa ekmek o kaa demokrasi”dir.
• Türkiye’yi, ilköğretim ve lise sıralarında gördükleri inkılâp tarihi derslerinin oluşturduğu resmi tarih penceresinden okurlar.
• Statükonun dilini, demokrasinin ve özgürlüklerin diline tercih ederler.
• Bu insanlara göre “sivil darbe” tehlikesi vardır. (Bu her ne demekse, herhalde seksen yıldır bu ülke insanını kamplara bölen statükonun değişmesini kastediyorlar ki bu onlar için son derece olumsuz bir değişimdir.)
• Bu ülkede yaşanan üç askeri darbe, bir post-modern darbe ve bir e-muhtıra sanaldır. Aslında bunların tüm sorumlusu siviller ve onu destekleyenlerdir.
• Bu insanlara göre “Genç Subaylar Rahatsız” başlığı ve ortaya saçılan darbe günlükleri önemsiz ayrıntı, 27 Nisan e-muhtırası nazik bir uyarıdır (“TSK’de görüşünü açıklamış, ne var bunda canım” derler) ve bunlar TSK’yı yıpratmaz. Ama TSK içindeki sivil iradeye dönük hazırlanan ve gerçekliği giderek netleşen ve büyük bölümünün doğru olduğu anlaşılan belgeler TSK’yı yıpratmaya dönük faaliyetlerdir. Hele ki bu belgeler yıllarca halk üzerinde statükonun meşruiyetini sağlamış, 28 Şubat gibi post-modern darbelere çanak tutmuş yayın organlarında yayınlanmamışsa, gerçeklikle ilişkisi olamaz! Aslında tüm bunların sebebi de, bir cemaattir!
• Halka karşı psikolojik operasyon düzenlenmesi normaldir; halk buna müstahaktır çünkü halk güdülmesi gereken koyunlardır.
• Değişmeyen tek şey statükodur, gerisi de teferruattır.
• Şıracılara göre on yıl öncesine kadar Kürt yoktu, Diyarbakır Cezaevi yoktu; Yahudi, Ermeni ve Rum kökenli vatandaşlar, mütedeyyin insanlar “içerideki düşmanlar”dı.
• Halk plaja akın etmekte, vatandaş denize girememektedir.
• Türkiye’nin 80 yıldır çektiği demokrasi zaafının nedeni, gizli iktidarını devam ettirmek isteyen bürokratik-elit yapılanma değil, sivil iktidarların yetersizliğidir.
• Güneş balçıkla sıvanamadığında bile sıvamaya çalışırlar; çünkü onlar için statükonun söylemi her şeyden önemlidir. Onlar özne ile değil, belgelerin nasıl sızdığı ile kimin sızdırdığı ile ilgilenirler. Watergate skandalını ABD’de ortaya çıkaran muhabirin (Derin Gırtlak) kimliğini ancak 30 yıl sonra açıkladığını görmezden gelip, “neden bu muhbir kimliğini açıklamıyor” gibisinden sorular sormaktan geri de durmazlar!
Neyse ki Türkiye’de halkımız statükonun sahibi olduğu bu seslere artık prim vermiyor. Halkımızın sağduyusu, şehirleşmenin ve eğitim seviyesinin gösterdiği artış ve iletişim teknolojilerindeki gelişim ile beraber demokrasiye daha çok sahip çıkıyor. Demokrasi, refah ve hukukun çerçevesini çizdiği, prangalarından kurtulmuş güçlü bir Türkiye için sivil iradeye tüm gücüyle destek veriyor. Statükoyu merkeze alarak siyasetlerine ve kalemlerine yön vermeye, sivil siyaseti sanal tehditler ile yıkmaya çalışanların mumunu yatsı olmadan söndürüyor. Türkiye bugün, sivil toplumun önderliğinde 21. Yüzyıla yelken açmıştır. Yelkeni dolduran rüzgâr da halk iradesidir. Halk iradesinin eksenini de şu ya da bu cemaat ya da şahıs değil, demokrasi ve özgürlükler oluşturmaktadır.
Sernur Yassıkaya
16.11.2009
Cumhuriyet, Osmanlı'nın doğrudan devamıdır
A.NURİ YURDUSEV ODTÜ ÖĞRETİM ÜYESİ
16/11/2009
16/11/2009
Son günlerin güncel tartışma konusu Türk dış politikasının eksen değiştirip değiştirmediği.
Başka bir deyişle "Türkiye 'Batı' ekseninden 'Doğu' eksenine mi kayıyor?" sorusu belli çevrelerce tartışılıyor. Bu tartışmadaki "Batı" ve "Doğu" ekseni ifadeleri, gündeme getirenlerin sandığı kadar net değil aslında. Dahası, bu tartışmaların kendisi de yeni değil. En azından 1980'li yılların ikinci yarısından bu yana dönem dönem rastladığımız bir durum. Benzeri tartışmalar bazen de "Türkiye acaba 'neo-Osmanlılık' tarzı bir politika mı yürütüyor?" şeklinde gündeme geliyor. Doğu eksenine kaymak ya da Osmanlı imparatorluk alanına yoğunlaşmak tıpatıp aynı değil, ama bu tartışmayı yapanların anladığı "Batı" ekseninin dışında olduğu da açık. Bu yönüyle Osmanlı imparatorluk alanı ve Doğu ekseni ifadeleri belli ölçüde örtüşüyor. Burada Türkiye'nin Osmanlı imparatorluk alanına yoğunlaşması meselesine eğilmek istiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı imparatorluk alanına yoğunlaşması gayet tabii bir durumdur, çünkü Cumhuriyet, Osmanlı'nın doğrudan devamıdır. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu, tarihin en büyük imparatorluklarından biriydi. Bu imparatorluğun bir zamanlar en az beş nesil hakimiyeti altında yaşamış ve bugün bağımsız olmuş 35 civarında devlet vardır. Dolayısıyla, bir Osmanlı mirasından bahsedilecekse, bunun Türkiye Cumhuriyeti için değil, Osmanlı sonrası ortaya çıkan bütün devletler için de söz konusu olması gerekir. Lakin, Türkiye Cumhuriyeti diğer Osmanlı sonrası devletler gibi sadece bir şekilde mirasçı olan ya da Osmanlı'nın belli süre hakimiyeti altında bulunmuş bir devlet değildir. Cumhuriyet, İmparatorluğun bir anlamda net bakiyesidir ve doğrudan devamıdır. Şimdi burada, erken Cumhuriyet döneminde ve hatta günümüzde marjinalleşmiş de olsa yer yer görülen, redd-i miras söylemine atıfla Cumhuriyet'in Osmanlı'nın doğrudan devamı tezine karşı çıkılabilir. Doğrudur, Cumhuriyet tarihinde zaman zaman güçlü bir redd-i miras söylemi olmuştur. Fakat bu tutum, adından anlaşılacağı gibi neredeyse tamamen retoriktir ve söylemsel düzeyde güçlüdür. Ayrıca bu retorik Osmanlı'nın son dönemi için kullanılır. Osmanlı'nın klasik mağrur dönemleri için kullanılmaz. Fiilen, aslında hiçbir zaman Osmanlı'nın reddi söz konusu değildir.
KURUMSAL VE SİYASî İZDÜŞÜMLER
Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı'nın bir devamı olduğunu kurumsal, siyasal, demografik ve uluslararası alanlarda açıkça gözlemlemek mümkün. İlk olarak, kurumsal devamlılığa bakalım. Türkiye Cumhuriyeti'nin temel kurumlarının, -yasama, yürütme ve yargı- büyük kısmının kökenleri Osmanlı'nın son dönemindedir. En başta Türkiye Büyük Millet Meclisi olmak üzere, değişik kurumlarımız, yüksek mahkemelerimiz -Danıştay, Yargıtay - askerî kurumlarımızın hemen hemen hepsi Osmanlı'dan devralınan kurumlardır. Bunu daha somut şekilde açıklamak için TBMM örneğini ele alalım. 1920'de Ankara'da Meclis toplandı. Ankara'da toplanan Meclis, yeni bir Meclis değil, Meclis-i Mebusan'ın devamı idi. İşgalden dolayı Ankara'ya gelemeyen vekillerin yerine yeni vekiller seçilmişti; ancak Meclis-i Mebusan'ın vekilleri, yeni Meclis'in doğrudan üyesi idi. 24 Nisan günü Meclis'in, -Mustafa Kemal Paşa'nın Meclis başkanı seçildikten sonra- görüştüğü ilk kanun hayvan vergisine ilişkin bir kanun olan Ağnam Kanunu'dur. İlginçtir ki, bu kanun İstanbul'daki Meclis'in kapanmadan önce görüşmeye başladığı bir kanundur. İstanbul'daki Meclis'in görüşmeye başlayıp bitiremediği bu kanun, 24 Nisan günü Ankara'da toplanan Meclis'te görüşülmüş ve yasalaştırılmıştır. İstanbul'daki Meclis'in içtüzüğü Ankara'daki Meclis'in de içtüzüğüdür ve bu, Cumhuriyet'in ilanından sonra belli süre devam etmiştir. Diğer kurumlar için de benzeri örnekleri kolayca bulabiliriz. Cumhuriyet; Osmanlı'nın kurumsal bürokrasisinin neredeyse tamamını devralmıştır. Örneğin, Cumhuriyet'in askerî bürokrasisinin % 90'dan fazlası, sivil bürokrasisinin % 85'ten fazlası Osmanlı'dan aynen devralınmıştır. Özetle söylersek, teşkilat, faaliyet, usul ve bürokrasisiyle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e doğrudan bir kurumsal devamlılık vardır.
Devamlılığın görüldüğü ikinci alan siyasi yapıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın siyasi bir yapı olarak da devamıdır. Osmanlı, ondokuzuncu yüzyılın başından itibaren imparatorluktan ulus-devlete dönüşmeye başlamıştır. Kesin sınırlarla tahdit edilen bir ülke, dahili ve harici tanımaya dayalı egemenlik, temel hükümet ve yönetim işlevlerinin ve yetkilerinin Bâbıâli'nin tekeline alınması şeklinde bir merkezîlik ve nihayet genel bir Osmanlı vatandaşlığını içeren bir tür ulusallık özellikleriyle Osmanlı İmparatorluğu ondokuzuncu yüzyılın sonunda aşağı yukarı bir ulus-devlet haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın son döneminde dönüşmüş olduğu bu siyasi yapıyı benimseyerek devam ettirdi. Buna ilişkin verilebilecek en çarpıcı örnek 1876 Kanun-i Esasi'sindeki vatandaşlık tanımı ile 1924 Anayasası'ndaki vatandaşlık tanımının tıpa tıp aynı olmasıdır.
Üçüncü olarak, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın kısmen, demografik olarak devamıdır. Yani Osmanlı'nın nüfus çeşitliliğini Türkiye Cumhuriyeti devralmıştır. Gerçi, nüfus çeşitliliğinde gayrimüslim oranı ciddi bir şekilde azalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nda gayrimüslim nüfus oranı üçte birdir. Cumhuriyet'te gayrimüslim nüfus azalarak Müslim çoğunluk % 90'ların üstüne çıkmıştır. Lakin, Osmanlı'nın nüfus çeşitliliğini, Türkiye Cumhuriyeti Müslüman nüfus içerisinde devralıp devam ettirmiştir. 93 Harbi'nden, 1878 Türk-Rus Savaşı'ndan itibaren başlayan ve daha sonra Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı ile devam eden Balkanlar ve Kafkaslar'daki Müslüman nüfustan Anadolu'ya, büyük miktarda nüfus göçü gerçekleşmiştir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun üçte birinden fazlası son kuşakta Türkiye'ye Kafkaslar'dan ve Balkanlar'dan gelen göçmenlerden oluşur. Dolayısıyla Müslüman nüfus çeşitliliği bakımından Cumhuriyet, Osmanlı'daki durumu devam ettirmiştir.
TÜRKİYE İSMİ NEREDEN GELİYOR?
Son olarak, uluslararası ilişkiler ve uluslararası tanınma bağlamında da Cumhuriyet, Osmanlı'nın direkt devamıdır ve uluslararası camia tarafından da öyle tanınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Hükümeti tarafından yapılmış bütün uluslararası antlaşmaları tanımış ve kabullenmiştir. Burada Sevr Antlaşması örneği ile yapılacak bir itiraz bu durumu değiştirmez. Sevr bu konuda bir istisna bile değildir, çünkü Sevr, Osmanlı'nın legal onay makamları tarafından nihai olarak tasdik edilip yasalaşmamıştır. Yani ratifikasyonu tamamlanmamıştır, dahası ratifikasyonu diğer imzacı devletlerin de çoğu tamamlamamıştır. Dolayısıyla, aslında teknik olarak Sevr bir "antlaşma" değildir. Osmanlı'nın bütün uluslararası angajmanlarını, borçlara varıncaya kadar, devralan Cumhuriyet, adını da uluslararası camiada tanınan bir addan almıştır. Bilindiği gibi "Türkiye" kelimesi Batılıların Osmanlı İmparatorluğu için kullandığı adlardan biriydi. Onyedinci yüzyıldan itibaren Batı'da yayınlanan Osmanlı İmparatorluğu haritalarının çoğu "Avrupa'daki Türkiye" (Turkey in Europe) ve "Asya'daki Türkiye" (Turkey in Asia) şeklinde çizilir ve "Türkiye" ifadesi ile bütün İmparatorluk kastedilirdi. Cumhuriyet kendisine isim olarak Batı'da, yani uluslararası camianın önemli bir kısmında, Osmanlı için kullanılan adı almıştır.
Yukarıda gösterilen kurumsal, siyasi, demografik ve uluslararası alandaki Osmanlı ve Cumhuriyet devamlılığını, başka hiçbir Osmanlı sonrası devletle Osmanlı devleti arasında kurmak mümkün değildir. Bu sebepledir ki, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı'nın doğrudan devamıdır ve dış politikasında bir Osmanlı alanı olması da gayet tabiidir.
15 Kasım 2009 Pazar
Yargıda temizlik mi yoksa siyasi müdahale mi?
Bahçeli dün, demokratik açılama ilişkin genel görüşmede “89 yıllık meclis tarihinin en talihsiz günlerinden birisini yaşıyoruz” diyordu.
TBMM dün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez Kürt sorununu cepheden karşısına alıp konuşuyordu. Tarihinin demokrasi açısından en anlamlı günlerinden birisini yaşıyor, Kürt milletvekilleriyle, iktidar milletvekilleriyle demokrasi tartışması yapıyordu.
Bahçeli ile siyasi fikirdaşı Baykal'ın böyle bir günü hazin, vahim, talihsiz görmeleri tarihe geçecektir…
Siyasi partilerin temsilcilerinin siyasi alanda, siyaset karşısında, siyasetsizliği savunmaları Türkiye'nin kırması gereken fasit dairesidir.
Tarih hızlanıyor…
Ermeni açılımı, Alevi açılımı, Kürt açılımı sıradan gelişmeler değil…
Kürt açılımı konusunda somut adımlar gelecektir buna şüphe yok.
Şöyle demiştik dün:
“Sorunları muhataplarıyla, en geniş katılım dairesinde, en önemlisi etkileşim içinde tanımlamaya ve çözüm aramaya yönelen bir tutum var ortada. Bunun, bu süreçlerin varlığı bile kendi başına bir siyasettir, üstelik toplumsal açıdan 'kurucu siyaset'tir…”
Ve devam etmiştik:
“Türkiye bir yanda bu gelişmelere tanıklık yapıyor, diğer yanda siyasi temizlik istikametinde sert bir kavga yaşıyor…”
Bu konuda son haber, daha doğrusu skandal-haber şu:
Aralarında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı'nın da olduğu 56 hâkim ve savcı mahkeme kararıyla dinlenmiş
Bu durum iki soruyu akla getiriyor.
İlk soru şudur: 56 hâkim ve savcı dinlenmesi yargının bağımsızlığına ya da yargı yönelik siyasi bir müdahale midir?
İkinci soru ise şöyle sorulabilir: Bu ülkede kimi hâkim ve savcılar mahkeme kararıyla dinlenmeyi gerektirecek kadar karanlık, gayri meşru siyasi ilişkilere, kalkışmalara girişmişler midir?
Aslında ilk bakışta ve Türkiye gerçeğini dikkate alırsanız iki şık da doğrudur.
Demokratik bir ülkede, bir hukuk devletinde 56 hâkim ve savcının mahkeme kararıyla da olsa, dinlenmesi doğal değildir. Özellikle mahkeme kararının bakanlık müfettişlerinin talepleri sonucu alınması sorular doğurur. Soruların varlığı mutlaka bu adımların siyasi ve gayrimeşru olduğu anlamına da gelmez.
Nitekim terazinin diğer kefesi çok daha ağır basıyor.
Türkiye'de derin devlet, resmi devlet, Ergenekon, nasıl adlandırırsanız adlandırın, bu tür oluşumların en derin noktası gerek zihniyet gerek yapılanma açısından yargı ve yüksek yargıdır.
Bu duruma Türkiye son yıllarda çok yakından tanıklık yapıyor.
Kerinçsizler gibi grupların yaptıkları suç duyularıyla 1915, düşünce özgürlüğü, Kürt sorunu üzerinden alınan kararlar, bunların Yargıtay'da gördüğü kabuller ya da Anayasa Mahkemesi'nin tarihe geçecek 367 kararı veya açılan “çakma” kapatma davası bunların önde gelenleri…
Beteri HSYK'nın hem Ergenekon sürecinde, hem JİTEM davalarına savcı değişiklikleriyle müdahale etmek istemesi, Ergenekon soruşturmacılarının üzerinde kurdukları baskı, üst düzey görevliler arasında bu çerçevede yaşanan kutuplaşmadır…
Bağımsızlığı ayrı bir tartışma konusudur ama Türkiye'de hiçbir şekilde tarafsız olmayan bir yargı düzeni olduğu ortadadır.
Bu düzen sadece kanunlar ve kurallar açısından değil, özellikle aktörler, yani savcı ve hâkimler açısından da böyledir.
Siyasi meşrebe göre hareket ve karar yargının ortak davranışı içinde oluşan en hafif durumdur.
Neşter buraya atılıyor.
Bu bir temizlik işaretidir.
Türk usulü temizlik herhalde böyle yapılıyor.
Ali Bayramoğlu - Yeni Şafak - 14.11.2009
TBMM dün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez Kürt sorununu cepheden karşısına alıp konuşuyordu. Tarihinin demokrasi açısından en anlamlı günlerinden birisini yaşıyor, Kürt milletvekilleriyle, iktidar milletvekilleriyle demokrasi tartışması yapıyordu.
Bahçeli ile siyasi fikirdaşı Baykal'ın böyle bir günü hazin, vahim, talihsiz görmeleri tarihe geçecektir…
Siyasi partilerin temsilcilerinin siyasi alanda, siyaset karşısında, siyasetsizliği savunmaları Türkiye'nin kırması gereken fasit dairesidir.
Tarih hızlanıyor…
Ermeni açılımı, Alevi açılımı, Kürt açılımı sıradan gelişmeler değil…
Kürt açılımı konusunda somut adımlar gelecektir buna şüphe yok.
Şöyle demiştik dün:
“Sorunları muhataplarıyla, en geniş katılım dairesinde, en önemlisi etkileşim içinde tanımlamaya ve çözüm aramaya yönelen bir tutum var ortada. Bunun, bu süreçlerin varlığı bile kendi başına bir siyasettir, üstelik toplumsal açıdan 'kurucu siyaset'tir…”
Ve devam etmiştik:
“Türkiye bir yanda bu gelişmelere tanıklık yapıyor, diğer yanda siyasi temizlik istikametinde sert bir kavga yaşıyor…”
Bu konuda son haber, daha doğrusu skandal-haber şu:
Aralarında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı'nın da olduğu 56 hâkim ve savcı mahkeme kararıyla dinlenmiş
Bu durum iki soruyu akla getiriyor.
İlk soru şudur: 56 hâkim ve savcı dinlenmesi yargının bağımsızlığına ya da yargı yönelik siyasi bir müdahale midir?
İkinci soru ise şöyle sorulabilir: Bu ülkede kimi hâkim ve savcılar mahkeme kararıyla dinlenmeyi gerektirecek kadar karanlık, gayri meşru siyasi ilişkilere, kalkışmalara girişmişler midir?
Aslında ilk bakışta ve Türkiye gerçeğini dikkate alırsanız iki şık da doğrudur.
Demokratik bir ülkede, bir hukuk devletinde 56 hâkim ve savcının mahkeme kararıyla da olsa, dinlenmesi doğal değildir. Özellikle mahkeme kararının bakanlık müfettişlerinin talepleri sonucu alınması sorular doğurur. Soruların varlığı mutlaka bu adımların siyasi ve gayrimeşru olduğu anlamına da gelmez.
Nitekim terazinin diğer kefesi çok daha ağır basıyor.
Türkiye'de derin devlet, resmi devlet, Ergenekon, nasıl adlandırırsanız adlandırın, bu tür oluşumların en derin noktası gerek zihniyet gerek yapılanma açısından yargı ve yüksek yargıdır.
Bu duruma Türkiye son yıllarda çok yakından tanıklık yapıyor.
Kerinçsizler gibi grupların yaptıkları suç duyularıyla 1915, düşünce özgürlüğü, Kürt sorunu üzerinden alınan kararlar, bunların Yargıtay'da gördüğü kabuller ya da Anayasa Mahkemesi'nin tarihe geçecek 367 kararı veya açılan “çakma” kapatma davası bunların önde gelenleri…
Beteri HSYK'nın hem Ergenekon sürecinde, hem JİTEM davalarına savcı değişiklikleriyle müdahale etmek istemesi, Ergenekon soruşturmacılarının üzerinde kurdukları baskı, üst düzey görevliler arasında bu çerçevede yaşanan kutuplaşmadır…
Bağımsızlığı ayrı bir tartışma konusudur ama Türkiye'de hiçbir şekilde tarafsız olmayan bir yargı düzeni olduğu ortadadır.
Bu düzen sadece kanunlar ve kurallar açısından değil, özellikle aktörler, yani savcı ve hâkimler açısından da böyledir.
Siyasi meşrebe göre hareket ve karar yargının ortak davranışı içinde oluşan en hafif durumdur.
Neşter buraya atılıyor.
Bu bir temizlik işaretidir.
Türk usulü temizlik herhalde böyle yapılıyor.
Ali Bayramoğlu - Yeni Şafak - 14.11.2009
Obama'dan Asya'ya işbirliği mesajı
ABD Başkanı Barack Obama Çin'in dünya sahnesinde daha büyük rol oynamasını memnuniyetle karşıladığını belirterek, Asya ülkeleri ile daha yakın işbirliği içinde olacaklarını söyledi.
Ülkesinin, dünyanın en hızlı gelişmekte olan bu bölgesiyle ilgilenmemesi döneminin sona erdiğini belirten Obama, bölgenin hızla gelişen ülkesi Çin'in güçlenmesini olumlu karşıladıklarını söyledi.
Obama, bu açıklamayı 8 günlük Asya ziyareti kapsamında Japonya'da bulunduğu sırada yaptı.
ABD Başkanı, Asya ülkeleri ziyaretinin ilk durağı Tokyo'da, Japonya'nın ileri gelenlerine hitaben yaptığı konuşmada, Kuzey Kore'nin nükleer silahlardan vazgeçmesi ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyması çağrısında bulundu.
ABD Başkanı Obama, ''Kuzey Kore'nin nükleer silah deneme ve benzeri provakasyonlarının ülkesini ve ülkesinin Asyalı müttefiklerini sindiremeyeceğini'' de söyledi.
Bölgede Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleriyle ilişkileri daha da güçlendirmek, Çin ve Endonezya gibi ülkelerle ilişkileri geliştirmek istediklerini belirten Obama, gelecekte bu bölgeyle ilişkilerinin daha da sıklaşacağını kaydetti.
Obama, ''Çünkü bu bölgede olan her şey Amerikan vatandaşını da doğrudan etkiliyor. Amerika ve Asya-Pasifik'in kaderleri, şimdiye kadar olduğundan daha da fazla birbirine bağlanıyor'' diye konuştu.
Konuşmasında Çin ve Myanmar gibi bölge ülkelerindeki insan hakları ihlalleri gibi konulara ülke adı vermeden değinen Obama, ABD'nin her zaman insanların özgürlük ve onurlarının garanti altında olmasından yana olduğunu söyledi.
Bölge ülkelerinin, insan haklarının desteklenmesi konusunda Japonya ve ABD'ye bakmaları gerektiğini dile getiren Obama, kalıcı bir güvenliğin sağlanmasının ancak insan haklarının korunmasıyla mümkün olabileceğini kaydetti.
Küresel ısınma ve enerji güvenliği gibi konularda Asya'nın katılımı olmadan başarılı sağlanamayacağını da ifade eden Obama, iklim değişikliği sorunun çözümünün çok güç olduğunu, tüm ülkelerin çaba harcaması gerektiğini vurguladı.
Japonya'dan Singapur'a geçen Obama, Çin ve Güney Kore'ye de gidecek.
Obama'nın Singapur'da Myanmar liderleriyle görüşmesi de bekleniyor.
BBC Türkçe - 14.11.2009
Ülkesinin, dünyanın en hızlı gelişmekte olan bu bölgesiyle ilgilenmemesi döneminin sona erdiğini belirten Obama, bölgenin hızla gelişen ülkesi Çin'in güçlenmesini olumlu karşıladıklarını söyledi.
Obama, bu açıklamayı 8 günlük Asya ziyareti kapsamında Japonya'da bulunduğu sırada yaptı.
ABD Başkanı, Asya ülkeleri ziyaretinin ilk durağı Tokyo'da, Japonya'nın ileri gelenlerine hitaben yaptığı konuşmada, Kuzey Kore'nin nükleer silahlardan vazgeçmesi ve BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyması çağrısında bulundu.
ABD Başkanı Obama, ''Kuzey Kore'nin nükleer silah deneme ve benzeri provakasyonlarının ülkesini ve ülkesinin Asyalı müttefiklerini sindiremeyeceğini'' de söyledi.
Bölgede Japonya ve Güney Kore gibi müttefikleriyle ilişkileri daha da güçlendirmek, Çin ve Endonezya gibi ülkelerle ilişkileri geliştirmek istediklerini belirten Obama, gelecekte bu bölgeyle ilişkilerinin daha da sıklaşacağını kaydetti.
Obama, ''Çünkü bu bölgede olan her şey Amerikan vatandaşını da doğrudan etkiliyor. Amerika ve Asya-Pasifik'in kaderleri, şimdiye kadar olduğundan daha da fazla birbirine bağlanıyor'' diye konuştu.
Konuşmasında Çin ve Myanmar gibi bölge ülkelerindeki insan hakları ihlalleri gibi konulara ülke adı vermeden değinen Obama, ABD'nin her zaman insanların özgürlük ve onurlarının garanti altında olmasından yana olduğunu söyledi.
Bölge ülkelerinin, insan haklarının desteklenmesi konusunda Japonya ve ABD'ye bakmaları gerektiğini dile getiren Obama, kalıcı bir güvenliğin sağlanmasının ancak insan haklarının korunmasıyla mümkün olabileceğini kaydetti.
Küresel ısınma ve enerji güvenliği gibi konularda Asya'nın katılımı olmadan başarılı sağlanamayacağını da ifade eden Obama, iklim değişikliği sorunun çözümünün çok güç olduğunu, tüm ülkelerin çaba harcaması gerektiğini vurguladı.
Japonya'dan Singapur'a geçen Obama, Çin ve Güney Kore'ye de gidecek.
Obama'nın Singapur'da Myanmar liderleriyle görüşmesi de bekleniyor.
BBC Türkçe - 14.11.2009
'Türkiye bütün eksenlere aynı mesafede'
Ebru Doğan
BBC Türkçe
Türkiye'nin son zamanlarda dış politikasında ardarda attığı adımların dünyada nasıl yankılandığını araştırdığımız dizide üçüncü konuğumuz, Arap dünyasından.
Profesör Muhammed Nureddin, Beyrut'taki Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin müdürü.
Aynı zamanda Lübnan Üniversitesi'nde dersler veren Nureddin, bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'ın bir fotoğrafını ve bir şiirini ofisinin duvarına astığını söylüyor.
Nureddin'le bir İstanbul ziyaretinin hemen ardından, Türkçe olarak söyleştik.
ED: Türkiye dış politikasında artık Arap dünyasına karşı çok daha açık ve sıcak. Sizce Arap hükümetler bu politikaya nasıl bakıyor?
Muhammed Nureddin: İlk önce genel olarak Araplar Türkiye'nin yeni dış politikasına çok olumlu bir şekilde bakıyor. Tek bir sebep için: 2002 yılından önce uzun yıllar boyunca Türkiye tek taraflı ve negatif bir rol oynadı. Çünkü Türkiye, Batı-İsrail ekseninin bir parçasıydı.
Şimdi biliyorsunuz Türkiye ekseni bıraktı. Ancak tabii yeni eksene girmedi ve bütün eksenlere aynı mesafede kaldı. Bunun için hem Arap halkı, hem de Arap rejimleri sıcak bir şekilde bakıyor.
Buna rağmen bazı rejimler biraz kuşkulu bir şekilde bakıyor. Örneğin Mısır rejimi, örneğin Suudi Arabistan rejimi. Çünkü bu iki rejimin ana siyasi hatları genel olarak Batılı hatlar içinde. Halbuki Türkiye'nin yeni dış politikasında, özellikle Irak'ın işgalinden sonra, Batı ile çok konularda ayrılık var. Ve bu açıdan Türkiye hem Suriye, hem İran, hem Hamas'ı destekliyor. Bu konularda Türkiye ile hem Mısır, hem Suudi Arabistan arasında bir uçurum var.
Osmanlı'yı kimse istemiyor
ED: Peki Arap dünyasında, eski Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalma günlere geri dönme korkusu yok mu? Yani yeni-Osmanlıcılık dediğimiz şey hiç tartışılmıyor mu?
MN: Yani bakınız madem ki AK partisi, bu partinin İslami kökü var, o zaman İslam dünyasındaki İslamcı hareketlerin bir kısmı, hepsi değil ama bir kısmı, AK partinin tecrübesine din gözüyle bakıyor. Bu dinci kesim kuşkusuz bir şekilde bakıyor, Osmanlı İmparatorluğu'nun dönmesini arzu ediyor.
Türkiye'nin arabuluculuk rolü devam edecek çünkü Türkiye'nin yerine tarafsız bir ülke yok. Ve İsrail, Türkiye ile ilişkilerini devam ettirmeye teşebbüs edecek.
Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdürü Muhammed Nureddin
Ancak bence bu kesim dar; o kadar büyük değil. Çünkü hem Araplar, hem de diğer ülkelerdeki Müslümanlar, bu Osmanlı rolünü ihya etmek hiç kimse istemiyor. Bu bir yanı.
Öte yandan bence daha önemli bir nokta, Türkiye'deki AK parti Osmanlı rolünü ihya etmek istemiyor. Bu hedefin şartları yok. Böyle şeyler sadece bir medya sözü, bir propaganda, bir şantaj olarak tartışılıyor.
Liderlik kuşku yaratır
ED: Peki o zaman şunu sorayım: Türkiye pekçok Arap ülkesi için yeni bir müttefik olabilir, ortak olabilir, hatta arabulucu olabilir. Ama Türkiye, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun da dediği gibi, bölgesel bir lider olabilir mi sizce?
MN: Tabii bence önemli olan, AK partisi bu liderliğe nasıl bakıyor? Yani AK partisi böyle liderliği istiyor mu, istemiyor mu bu çok önemli birşey. Bence her ülke kendi menfaatlerini, gücünü artırmak istiyor bu normal. Tarihte her dönemde var.
Ancak bence bu çok boyutlu Türk dış politikasının, bu tarafsızlık ve iyi komşuluk politikasının böyle bir liderliğe ihtiyacı yok. Çünkü eğer liderlik rolü o kadar büyük görünürse bence bu, Türkiye'nin özellikle komşu ülkelerinde kuşkular yaratabilir o zaman kuşkular içinde Türkiye'nin dış politikası yürümez.
Çünkü eğer Türkiye'nin diğer ülkelerle iyi ilişkileri varsa belki yapıcı, arabulucu bir rol oynayabilir ancak liderlik, bu başka birşey. Ve Orta Doğu'da sadece Türkiye yok. Başka güçlü ülkeler var -- yani şimdi tabii İran, güçlü bir aktör Orta Doğu'da. Mısır ve Suudi Arabistan yeniden bir rol oynayabilir. Böyle bir rol oynamak isterse bence Türkiye'nin önüne çok engeller çıkabilir.
İsrail'le gerginlik
ED: Peki tarafsızlıktan bahsettiniz az önce. Türkiye geçenlerde İsrail'i bir askeri manevraya dahil etmedi. Ve bunun üzerine, Londra'da yayımlanan Şark el Avsat gazetesinde Abdülrahman el Reşid imzalı bir yorum çıktı. O yorumda diyordu ki, "Arapların Türkiye'ye bir arabulucu olarak ihtiyacı var, çatışmanın tarafı olarak değil. Dolayısıyla da Türkiye'nin, İsrail'le bu denli kavga etmesi aslında bizim de işimize gelmiyor." Siz ne düşünüyorsunuz?
MN: Yani bilmem bu ne kadar doğru ya da "bilimsel" bir yorum. İnsani açıdan, ahlaki açıdan, ilkeler açısından, Filistin'deki İsrail vahşetine karşı sessiz kalmak mümkün değil aynı zamanda. Ve biliyorsunuz Filistin sorunu, Orta Doğu'nun kalbi. Orta Doğu'nun öz sorunudur. Ve Türkiye ne kadar bu soruna hassasiyet gösterirse, rolünü o kadar artırabilir.
Şimdi Türkiye, İsrail'e karşı bir tavır aldı. Ancak aynı zamanda İsrail ile ilişkilerini koparmadı ve devam ediyor. Yani bu sadece bir tavır. Ama Türk-İsrail ilişkileri ortak manevradan çok daha geniş, çok daha büyük ve güçlü devam ediyor.
Diğer yandan İsrail'in ve aynı zamanda Batı'nın, Türkiye'ye ihtiyacı var. Türkiye'yi kaybetmek istemiyorlar. Bunun için Türkiye'nin arabuluculuk rolü devam edecek çünkü Türkiye'nin yerine tarafsız bir ülke yok. Ve İsrail, Türkiye ile ilişkilerini devam ettirmeye teşebbüs edecek. Ve Türkiye'den başka arabulucu bulmayacak ne İsrail, ne Batı.
BBC Türkçe
Türkiye'nin son zamanlarda dış politikasında ardarda attığı adımların dünyada nasıl yankılandığını araştırdığımız dizide üçüncü konuğumuz, Arap dünyasından.
Profesör Muhammed Nureddin, Beyrut'taki Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin müdürü.
Aynı zamanda Lübnan Üniversitesi'nde dersler veren Nureddin, bir zamanlar Recep Tayyip Erdoğan'ın bir fotoğrafını ve bir şiirini ofisinin duvarına astığını söylüyor.
Nureddin'le bir İstanbul ziyaretinin hemen ardından, Türkçe olarak söyleştik.
ED: Türkiye dış politikasında artık Arap dünyasına karşı çok daha açık ve sıcak. Sizce Arap hükümetler bu politikaya nasıl bakıyor?
Muhammed Nureddin: İlk önce genel olarak Araplar Türkiye'nin yeni dış politikasına çok olumlu bir şekilde bakıyor. Tek bir sebep için: 2002 yılından önce uzun yıllar boyunca Türkiye tek taraflı ve negatif bir rol oynadı. Çünkü Türkiye, Batı-İsrail ekseninin bir parçasıydı.
Şimdi biliyorsunuz Türkiye ekseni bıraktı. Ancak tabii yeni eksene girmedi ve bütün eksenlere aynı mesafede kaldı. Bunun için hem Arap halkı, hem de Arap rejimleri sıcak bir şekilde bakıyor.
Buna rağmen bazı rejimler biraz kuşkulu bir şekilde bakıyor. Örneğin Mısır rejimi, örneğin Suudi Arabistan rejimi. Çünkü bu iki rejimin ana siyasi hatları genel olarak Batılı hatlar içinde. Halbuki Türkiye'nin yeni dış politikasında, özellikle Irak'ın işgalinden sonra, Batı ile çok konularda ayrılık var. Ve bu açıdan Türkiye hem Suriye, hem İran, hem Hamas'ı destekliyor. Bu konularda Türkiye ile hem Mısır, hem Suudi Arabistan arasında bir uçurum var.
Osmanlı'yı kimse istemiyor
ED: Peki Arap dünyasında, eski Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalma günlere geri dönme korkusu yok mu? Yani yeni-Osmanlıcılık dediğimiz şey hiç tartışılmıyor mu?
MN: Yani bakınız madem ki AK partisi, bu partinin İslami kökü var, o zaman İslam dünyasındaki İslamcı hareketlerin bir kısmı, hepsi değil ama bir kısmı, AK partinin tecrübesine din gözüyle bakıyor. Bu dinci kesim kuşkusuz bir şekilde bakıyor, Osmanlı İmparatorluğu'nun dönmesini arzu ediyor.
Türkiye'nin arabuluculuk rolü devam edecek çünkü Türkiye'nin yerine tarafsız bir ülke yok. Ve İsrail, Türkiye ile ilişkilerini devam ettirmeye teşebbüs edecek.
Beyrut Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdürü Muhammed Nureddin
Ancak bence bu kesim dar; o kadar büyük değil. Çünkü hem Araplar, hem de diğer ülkelerdeki Müslümanlar, bu Osmanlı rolünü ihya etmek hiç kimse istemiyor. Bu bir yanı.
Öte yandan bence daha önemli bir nokta, Türkiye'deki AK parti Osmanlı rolünü ihya etmek istemiyor. Bu hedefin şartları yok. Böyle şeyler sadece bir medya sözü, bir propaganda, bir şantaj olarak tartışılıyor.
Liderlik kuşku yaratır
ED: Peki o zaman şunu sorayım: Türkiye pekçok Arap ülkesi için yeni bir müttefik olabilir, ortak olabilir, hatta arabulucu olabilir. Ama Türkiye, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun da dediği gibi, bölgesel bir lider olabilir mi sizce?
MN: Tabii bence önemli olan, AK partisi bu liderliğe nasıl bakıyor? Yani AK partisi böyle liderliği istiyor mu, istemiyor mu bu çok önemli birşey. Bence her ülke kendi menfaatlerini, gücünü artırmak istiyor bu normal. Tarihte her dönemde var.
Ancak bence bu çok boyutlu Türk dış politikasının, bu tarafsızlık ve iyi komşuluk politikasının böyle bir liderliğe ihtiyacı yok. Çünkü eğer liderlik rolü o kadar büyük görünürse bence bu, Türkiye'nin özellikle komşu ülkelerinde kuşkular yaratabilir o zaman kuşkular içinde Türkiye'nin dış politikası yürümez.
Çünkü eğer Türkiye'nin diğer ülkelerle iyi ilişkileri varsa belki yapıcı, arabulucu bir rol oynayabilir ancak liderlik, bu başka birşey. Ve Orta Doğu'da sadece Türkiye yok. Başka güçlü ülkeler var -- yani şimdi tabii İran, güçlü bir aktör Orta Doğu'da. Mısır ve Suudi Arabistan yeniden bir rol oynayabilir. Böyle bir rol oynamak isterse bence Türkiye'nin önüne çok engeller çıkabilir.
İsrail'le gerginlik
ED: Peki tarafsızlıktan bahsettiniz az önce. Türkiye geçenlerde İsrail'i bir askeri manevraya dahil etmedi. Ve bunun üzerine, Londra'da yayımlanan Şark el Avsat gazetesinde Abdülrahman el Reşid imzalı bir yorum çıktı. O yorumda diyordu ki, "Arapların Türkiye'ye bir arabulucu olarak ihtiyacı var, çatışmanın tarafı olarak değil. Dolayısıyla da Türkiye'nin, İsrail'le bu denli kavga etmesi aslında bizim de işimize gelmiyor." Siz ne düşünüyorsunuz?
MN: Yani bilmem bu ne kadar doğru ya da "bilimsel" bir yorum. İnsani açıdan, ahlaki açıdan, ilkeler açısından, Filistin'deki İsrail vahşetine karşı sessiz kalmak mümkün değil aynı zamanda. Ve biliyorsunuz Filistin sorunu, Orta Doğu'nun kalbi. Orta Doğu'nun öz sorunudur. Ve Türkiye ne kadar bu soruna hassasiyet gösterirse, rolünü o kadar artırabilir.
Şimdi Türkiye, İsrail'e karşı bir tavır aldı. Ancak aynı zamanda İsrail ile ilişkilerini koparmadı ve devam ediyor. Yani bu sadece bir tavır. Ama Türk-İsrail ilişkileri ortak manevradan çok daha geniş, çok daha büyük ve güçlü devam ediyor.
Diğer yandan İsrail'in ve aynı zamanda Batı'nın, Türkiye'ye ihtiyacı var. Türkiye'yi kaybetmek istemiyorlar. Bunun için Türkiye'nin arabuluculuk rolü devam edecek çünkü Türkiye'nin yerine tarafsız bir ülke yok. Ve İsrail, Türkiye ile ilişkilerini devam ettirmeye teşebbüs edecek. Ve Türkiye'den başka arabulucu bulmayacak ne İsrail, ne Batı.
'Türkiye kötülere yaklaşıyor'
Ebru Doğan
BBC Türkçe
Türkiye'nin son zamanlarda dış politikasında yaptığı yeniliklerin dünyada nasıl yankılandığını araştırdığımız dizinin son konuğu, İsrail'den.
Efraim İnbar, Bar-İlan Üniversitesi'ndeki Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin Müdürü ve ülkesinin önde gelen Türkiye uzmanlarından biri.
Geçenlerde "Türk dostlarıma açık mektup" diye bir metin yayınlamış ve "Benim hayranlık duyduğum Türkiye ne yazık ki yanlış yola kayar gibi görünüyor." demişti.
ED: Türkiye son zamanlarda tüm komşuları ile daha yakın ilişkiler kurdu; bu arada İsrail ile tartışmalar yaşandı. Sizce bunlar, nasıl bir dış politika tablosu oluşturuyor?
Efraim İnbar: Bence son yıllarda Türkiye, Batı'dan uzaklaşmaya karar verdi. Şu anki Türk hükümeti için AB ve ABD önemini kaybediyor. Onlar Orta Doğu'daki Müslüman ülkelerle ve Gazze'deki Hamas gibi radikal örgütlerle yakınlaşıyorlar.
Bu kısmen AKP hükümetinin İslamcı kökenlerinden kaynaklanıyor, kısmen de stratejik ortamdaki iyileşmeden. Suriye artık bir rakip değil, çünkü Türklerden korkuyorlar. Irak artık tehdit değil, çünkü Saddam Hüseyin Amerikan işgali ile uzaklaştırıldı. İşte bu nedenlerle Türkiye, Batı'dan ve İsrail'den uzaklaşıyor.
ED: Tabii Türk hükümeti bu düşünce tarzını reddediyor ve "Komşulara yakın olmak, eski müttefiklerimizi terk ettiğimiz anlamına gelmez. Biz hala Batı'ya açığız. Bizi ne zaman bir proje için isterlerse hazırız." diyorlar.
Eİ: Bence bu, düpedüz propoganda. Çünkü Batı'nın İran konusundaki tavrı açık ama Türkiye bu tavırdan uzaklaşıyor.
Bence Türk siyaseti daha İslami bir renk almaya başladı
Profesör Efraim İnbar
Türkiye, Ahmedinejad'ı davet eden ve başbakanını İran'a yollayan tek NATO ülkesi. Türkiye, Darfur'da savaş suçu işlemekle itham edilen Sudan Cumhurbaşkanı Beşir'i kabul eden tek NATO ülkesi. Türkiye, demokratik bir devleti yıkmaya kararlı olan Hamas gibi bir terör örgütüyle diyaloğu olan tek NATO ülkesi. Bence Batı ile bağlarınızı tehlikeye atmadan bu tür adımlar atamazsınız. Türkiye'nin Şam'daki, Tahran'daki diktatörleri; Kudüs'teki demokrasiye tercih ettiği açık.
Atatürk'le karşılaştırma
ED: Ama Türkiye yalnızca bu ülkelerle bağlar kurmuyor, değil mi? Örneğin Ermenistan ve Rusya ile de ilişkilerini geliştiriyor. Ya da Irak'la kurduğu bağlar, Batı gayet memnun bu durumdan.
Eİ: Bence Rusya kesinlikle Batı yanlısı bir ülke değil. Rusya uluslararası alanda ABD ile rekabet halinde. İran'ı destekliyor ve tıpkı Türkiye gibi, İran'a karşı yaptırımlara katılmak istemiyor.
Ermenistan başka bir mesele. Bu, Türkiye'nin sınır komşusu olduğu ülkelerle iyi geçinmeyi hedefleyen, anlaşılabilir girişimlerinin bir parçası. Ermenistan, Türkiye için her zaman bir sorun, bir engel olmuştu. Bu sorunu çözmeye çalışıyor.
ED: Yani siz bu değişimin AKP ve onun kimliği ile bağlantılı olduğunu düşünüyorsunuz. Türk dış politikasının daha İslamcı hale geldiğini mi söylemeye çalışıyorsunuz?
Eİ: Evet bence Türk siyaseti daha İslami bir renk almaya başladı. Türkiye'de de bu inkar edilmiyor. Başka bölgelerin olduğu kadar, Orta Doğu'nun da bir parçası olduklarını düşünüyorlar. Kemalistler yıllarca böyle düşünmedi. Atatürk kendini Orta Doğu'dan ve onun temsil ettiği şeylerden uzaklaştırıp, Batı kültürünün bir parçası olmak istemişti. Artık Türk hükümeti bu fikirde değil.
Seçim
ED: Ama özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve diğer yetkililer, o dönemin kendi koşulları olduğunu, aradan geçen yıllarda Türkiye'nin bölgede yaşadığı yalnızlığın ve dış politikasında belirlediği çatışmacı tavrın Türkiye'ye zarar verdiğini söylüyor. Siz bu fikirde değil misiniz?
Eİ: Hayır bence nükleer güce sahip bir İran, Türkiye için kesinlikle bir tehdit. Uluslararası siyasette iyiler ve kötüler vardır -- ve ne yazık ki Türkiye kötülere yaklaşıyor.
İki ülkenin iyi geçinmesi, stratejik ortak olması için politikalarının birebir örtüşmesi gerekmez. Bu hükümet bile, çok yakın bir zamana kadar bu farklılıkları gözardı ediyordu.
Profesör Efraim İnbar
ED: Tabii bunun yalnızca ideolojik sebeplerle değil, ulusal çıkarlar için de yapıldığı söylenebilir. Türkiye'nin Nabucco boru hattı için İran'dan gelecek doğal gaza ihtiyacı var, tüm komşuları ile iyi geçinmeye ihtiyacı var.
Eİ: Evet, kısmen doğru bence. Ama yine de bazı seçimlerin yapılması gerekiyor. İran'a yakınlaşmak, Batı'nın tercih ettiği birşey değil.
ED: İsrail ile ilişkilere değinelim biraz da. İsrailli meslektaşınız Ofra Bengio, "Ahmet Davutoğlu'nun ideolojik çerçevesinde İsrail'in önemli bir rol oynamadığını" söylüyor. Katılır mısınız?
Eİ: Evet, katılırım. Onların düşünce tarzına göre demokratik, Batı yanlısı bir devlet olan İsrail önemli değil çünkü Batı ile bağlar önemli değil. İsrail, Türkiye'nin komşusu değil, Türkiye'yi herhangi bir şekilde tehdit etmiyor, dolayısıyla iyi ilişkiler kurmaya da gerek yok.
'Filistin meselesi yeni değil'
ED: Böyle olabilir ama, pekçok Türk ve Türk hükümeti, Gazze'de Filistinlilerin başına gelenleri gerçekten önemsiyor, öfke duyuyor. Buna karşılık pekçok İsrailli ve onların hükümeti de bunu meşru eylemler olarak görüyor. Bu durumda dostluk, ortaklık mümkün mü?
Türkiye'nin Orta Doğu'daki tüm krizlerde arabuluculuk yapma çabası, gülünç kaçıyor.
Profesör Ephraim İnbar
Eİ: Öncelikle Filistin meselesi yeni bir mesele değil. Bu konuda AKP'den önceki hükümetlerle de görüş farkları vardı. Ama iki ülke bu farklarla yaşamasını öğrendi. İki ülkenin iyi geçinmesi, stratejik ortak olması için politikalarının birebir örtüşmesi gerekmez. Bu hükümet bile, çok yakın bir zamana kadar bu farklılıkları gözardı ediyordu.
Ağustos ayında Türkiye ve İsrail'in donanmaları ortak tatbikat yaptı. Sonra AKP hükümeti bir şekilde İsrail ile ilişkileri azaltmaya karar verdi. Ve bence bunun Filistin meselesi ile alakası yok. Başbakan, halkı İsrail'e karşı kışkırtıyor. Halbuki bizim Gazze'de yalnızca kendimizi koruma hakkımızı kullandığımızı o da çok iyi biliyor. Türk ordusu da olan bitenin farkında.
ED: Sizce Türkiye'nin, İsrail ile Suriye arasındaki arabuluculuk çabası başarılı olsaydı ve İsrail hükümeti tarafından durdurulmasaydı, ilişkiler farklı bir noktada olur muydu?
'Arabulucu dediğin güçlü olur'
Eİ: O görüşmelerdeki çıkmazın sorumlusunun İsrail olduğuna emin değilim. Bence Suriyeliler de Amerikalıların bu işe katılmasını istedi. Ama o dönemde Bush iktidardaydı ve Amerikalılar, terörü destekleyen bir ülke olarak gördükleri Suriye ile müzakerelere dahil olmak istemedi.
Ayrıca Türkiye'nin, İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yapma hevesi gerçekçi değil. Türkiye, ABD gibi büyük bir güç değil. İsrail'in bu pazarlıklara girmekle aldığı riski tazmin edecek durumda değil. Türkiye'nin Orta Doğu'daki tüm krizlerde arabuluculuk yapma çabası, gülünç kaçıyor. Bence bu tür faaliyetlerde biraz megalomanlık var.
ED: Neden? Neden Türkiye tüm taraflara eşit uzaklıkta bir " dürüst arabulucu" rolü oynayamasın?
Eİ: Çünkü dürüst arabulucular faydalı değildir. Uluslararası ilişkilerde ancak güçlü arabulucular faydalıdır.
ED: Sizce İsrail ile Türkiye'nin ünlü "stratejik ortaklığı" bitti mi?
Eİ: Bence stratejik ilişki ciddi hasar gördü ve devam eder mi bilmiyorum. Tabii İsrail, Türkiye gibi bölgesel bir güçle iyi geçinmek ister. Ama Türk dış politikasının ipleri, Türklerin elinde. Ne tarafta olmak istediklerine onlar karar vermeli. Tahran'daki radikal Müslümanların mı, İsrail gibi Batılı ve demokratik bir devletin mi? Onların seçimi, İsrail'in değil.
BBC Türkçe
Türkiye'nin son zamanlarda dış politikasında yaptığı yeniliklerin dünyada nasıl yankılandığını araştırdığımız dizinin son konuğu, İsrail'den.
Efraim İnbar, Bar-İlan Üniversitesi'ndeki Begin-Sedat Stratejik Araştırmalar Merkezi'nin Müdürü ve ülkesinin önde gelen Türkiye uzmanlarından biri.
Geçenlerde "Türk dostlarıma açık mektup" diye bir metin yayınlamış ve "Benim hayranlık duyduğum Türkiye ne yazık ki yanlış yola kayar gibi görünüyor." demişti.
ED: Türkiye son zamanlarda tüm komşuları ile daha yakın ilişkiler kurdu; bu arada İsrail ile tartışmalar yaşandı. Sizce bunlar, nasıl bir dış politika tablosu oluşturuyor?
Efraim İnbar: Bence son yıllarda Türkiye, Batı'dan uzaklaşmaya karar verdi. Şu anki Türk hükümeti için AB ve ABD önemini kaybediyor. Onlar Orta Doğu'daki Müslüman ülkelerle ve Gazze'deki Hamas gibi radikal örgütlerle yakınlaşıyorlar.
Bu kısmen AKP hükümetinin İslamcı kökenlerinden kaynaklanıyor, kısmen de stratejik ortamdaki iyileşmeden. Suriye artık bir rakip değil, çünkü Türklerden korkuyorlar. Irak artık tehdit değil, çünkü Saddam Hüseyin Amerikan işgali ile uzaklaştırıldı. İşte bu nedenlerle Türkiye, Batı'dan ve İsrail'den uzaklaşıyor.
ED: Tabii Türk hükümeti bu düşünce tarzını reddediyor ve "Komşulara yakın olmak, eski müttefiklerimizi terk ettiğimiz anlamına gelmez. Biz hala Batı'ya açığız. Bizi ne zaman bir proje için isterlerse hazırız." diyorlar.
Eİ: Bence bu, düpedüz propoganda. Çünkü Batı'nın İran konusundaki tavrı açık ama Türkiye bu tavırdan uzaklaşıyor.
Bence Türk siyaseti daha İslami bir renk almaya başladı
Profesör Efraim İnbar
Türkiye, Ahmedinejad'ı davet eden ve başbakanını İran'a yollayan tek NATO ülkesi. Türkiye, Darfur'da savaş suçu işlemekle itham edilen Sudan Cumhurbaşkanı Beşir'i kabul eden tek NATO ülkesi. Türkiye, demokratik bir devleti yıkmaya kararlı olan Hamas gibi bir terör örgütüyle diyaloğu olan tek NATO ülkesi. Bence Batı ile bağlarınızı tehlikeye atmadan bu tür adımlar atamazsınız. Türkiye'nin Şam'daki, Tahran'daki diktatörleri; Kudüs'teki demokrasiye tercih ettiği açık.
Atatürk'le karşılaştırma
ED: Ama Türkiye yalnızca bu ülkelerle bağlar kurmuyor, değil mi? Örneğin Ermenistan ve Rusya ile de ilişkilerini geliştiriyor. Ya da Irak'la kurduğu bağlar, Batı gayet memnun bu durumdan.
Eİ: Bence Rusya kesinlikle Batı yanlısı bir ülke değil. Rusya uluslararası alanda ABD ile rekabet halinde. İran'ı destekliyor ve tıpkı Türkiye gibi, İran'a karşı yaptırımlara katılmak istemiyor.
Ermenistan başka bir mesele. Bu, Türkiye'nin sınır komşusu olduğu ülkelerle iyi geçinmeyi hedefleyen, anlaşılabilir girişimlerinin bir parçası. Ermenistan, Türkiye için her zaman bir sorun, bir engel olmuştu. Bu sorunu çözmeye çalışıyor.
ED: Yani siz bu değişimin AKP ve onun kimliği ile bağlantılı olduğunu düşünüyorsunuz. Türk dış politikasının daha İslamcı hale geldiğini mi söylemeye çalışıyorsunuz?
Eİ: Evet bence Türk siyaseti daha İslami bir renk almaya başladı. Türkiye'de de bu inkar edilmiyor. Başka bölgelerin olduğu kadar, Orta Doğu'nun da bir parçası olduklarını düşünüyorlar. Kemalistler yıllarca böyle düşünmedi. Atatürk kendini Orta Doğu'dan ve onun temsil ettiği şeylerden uzaklaştırıp, Batı kültürünün bir parçası olmak istemişti. Artık Türk hükümeti bu fikirde değil.
Seçim
ED: Ama özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve diğer yetkililer, o dönemin kendi koşulları olduğunu, aradan geçen yıllarda Türkiye'nin bölgede yaşadığı yalnızlığın ve dış politikasında belirlediği çatışmacı tavrın Türkiye'ye zarar verdiğini söylüyor. Siz bu fikirde değil misiniz?
Eİ: Hayır bence nükleer güce sahip bir İran, Türkiye için kesinlikle bir tehdit. Uluslararası siyasette iyiler ve kötüler vardır -- ve ne yazık ki Türkiye kötülere yaklaşıyor.
İki ülkenin iyi geçinmesi, stratejik ortak olması için politikalarının birebir örtüşmesi gerekmez. Bu hükümet bile, çok yakın bir zamana kadar bu farklılıkları gözardı ediyordu.
Profesör Efraim İnbar
ED: Tabii bunun yalnızca ideolojik sebeplerle değil, ulusal çıkarlar için de yapıldığı söylenebilir. Türkiye'nin Nabucco boru hattı için İran'dan gelecek doğal gaza ihtiyacı var, tüm komşuları ile iyi geçinmeye ihtiyacı var.
Eİ: Evet, kısmen doğru bence. Ama yine de bazı seçimlerin yapılması gerekiyor. İran'a yakınlaşmak, Batı'nın tercih ettiği birşey değil.
ED: İsrail ile ilişkilere değinelim biraz da. İsrailli meslektaşınız Ofra Bengio, "Ahmet Davutoğlu'nun ideolojik çerçevesinde İsrail'in önemli bir rol oynamadığını" söylüyor. Katılır mısınız?
Eİ: Evet, katılırım. Onların düşünce tarzına göre demokratik, Batı yanlısı bir devlet olan İsrail önemli değil çünkü Batı ile bağlar önemli değil. İsrail, Türkiye'nin komşusu değil, Türkiye'yi herhangi bir şekilde tehdit etmiyor, dolayısıyla iyi ilişkiler kurmaya da gerek yok.
'Filistin meselesi yeni değil'
ED: Böyle olabilir ama, pekçok Türk ve Türk hükümeti, Gazze'de Filistinlilerin başına gelenleri gerçekten önemsiyor, öfke duyuyor. Buna karşılık pekçok İsrailli ve onların hükümeti de bunu meşru eylemler olarak görüyor. Bu durumda dostluk, ortaklık mümkün mü?
Türkiye'nin Orta Doğu'daki tüm krizlerde arabuluculuk yapma çabası, gülünç kaçıyor.
Profesör Ephraim İnbar
Eİ: Öncelikle Filistin meselesi yeni bir mesele değil. Bu konuda AKP'den önceki hükümetlerle de görüş farkları vardı. Ama iki ülke bu farklarla yaşamasını öğrendi. İki ülkenin iyi geçinmesi, stratejik ortak olması için politikalarının birebir örtüşmesi gerekmez. Bu hükümet bile, çok yakın bir zamana kadar bu farklılıkları gözardı ediyordu.
Ağustos ayında Türkiye ve İsrail'in donanmaları ortak tatbikat yaptı. Sonra AKP hükümeti bir şekilde İsrail ile ilişkileri azaltmaya karar verdi. Ve bence bunun Filistin meselesi ile alakası yok. Başbakan, halkı İsrail'e karşı kışkırtıyor. Halbuki bizim Gazze'de yalnızca kendimizi koruma hakkımızı kullandığımızı o da çok iyi biliyor. Türk ordusu da olan bitenin farkında.
ED: Sizce Türkiye'nin, İsrail ile Suriye arasındaki arabuluculuk çabası başarılı olsaydı ve İsrail hükümeti tarafından durdurulmasaydı, ilişkiler farklı bir noktada olur muydu?
'Arabulucu dediğin güçlü olur'
Eİ: O görüşmelerdeki çıkmazın sorumlusunun İsrail olduğuna emin değilim. Bence Suriyeliler de Amerikalıların bu işe katılmasını istedi. Ama o dönemde Bush iktidardaydı ve Amerikalılar, terörü destekleyen bir ülke olarak gördükleri Suriye ile müzakerelere dahil olmak istemedi.
Ayrıca Türkiye'nin, İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yapma hevesi gerçekçi değil. Türkiye, ABD gibi büyük bir güç değil. İsrail'in bu pazarlıklara girmekle aldığı riski tazmin edecek durumda değil. Türkiye'nin Orta Doğu'daki tüm krizlerde arabuluculuk yapma çabası, gülünç kaçıyor. Bence bu tür faaliyetlerde biraz megalomanlık var.
ED: Neden? Neden Türkiye tüm taraflara eşit uzaklıkta bir " dürüst arabulucu" rolü oynayamasın?
Eİ: Çünkü dürüst arabulucular faydalı değildir. Uluslararası ilişkilerde ancak güçlü arabulucular faydalıdır.
ED: Sizce İsrail ile Türkiye'nin ünlü "stratejik ortaklığı" bitti mi?
Eİ: Bence stratejik ilişki ciddi hasar gördü ve devam eder mi bilmiyorum. Tabii İsrail, Türkiye gibi bölgesel bir güçle iyi geçinmek ister. Ama Türk dış politikasının ipleri, Türklerin elinde. Ne tarafta olmak istediklerine onlar karar vermeli. Tahran'daki radikal Müslümanların mı, İsrail gibi Batılı ve demokratik bir devletin mi? Onların seçimi, İsrail'in değil.
12 Kasım 2009 Perşembe
'Değişen dış politikada amaç orduyu zayıflatmak'
Türkiye'nin dış politikasında artık daha atak bir tutum belirleyip, komşularına daha fazla ilgi göstermesi, "Türkiye Avrupa'dan uzaklaşıyor mu?" kaygılarına neden oldu.
Artık bu tür yorumlar Avrupa basınında sık sık yer alıyor.
Biz de "Türkiye'nin yeni dış politikasına, Türkiye dışında nasıl bakılıyor?" sorusuna yanıt aradığımız söyleşiler dizimizde bu konuyu Avrupa'dan bir isimle konuştuk.
Erik Jan Zürcher Türkiye hakkında, özellikle de cumhuriyet dönemi tarihi hakkında pekçok kitap yazmış bir isim.
Halen Leiden Üniversitesi'nde Türkiye çalışmaları yapıyor.
ED: Türkiye son zamanlarda Irak ve Suriye ile yakınlaşıyor ama aynı zamanda Ermenistan ve Rusya ile de ilişkilerini geliştiriyor. Arabuluculuk yapmaya, dış politikasında çok daha aktif olmaya çalışıyor. Bütün bunlar sizce Türkiye'nin Avrupa'ya sırt çevirdiği anlamına geliyor mu?
Erich Zürcher: Yok bu kadar ileri gitmemek lazım. Bence Türk dış politikası geleneğinden büyük bir kopma, büyük bir değişim sözkonusu. Ama "ya Avrupa ve Batı, ya da Orta Doğu ve Balkanlar" diye bir seçim yok burada. Bence ikisi de.
Türk dış politikası, geçmişte olduğu gibi tek boyutlu değil artık. Yegane amacı Türkiye'yi önce NATO sonra da AB aracılığı ile Batı'yla bütünleştirmek değil. Yeni boyutları var.
Zayıf ve güçlü
ED: Böyle olabilir belki ama, AB üyeliğinin Türkiye için artık "Olmazsa olmaz" değil, "Olursa iyi olur" kategorisine girdiğini düşünenler de var.
EZ: Bence Türkiye'de AB'ye tam üyelik umudunun eskisi kadar parlak olmadığı anlaşılmaya başlandı. Avrupa'nın tavrı, Türkiye'yi kendi tutumunu sorgulamaya itti.
"2004'te Türkiye'nin üyeliğini kabul edip de sonradan bu süreci yavaşlatmak için ellerinden geleni yapan ülkeler, Türkiye'nin şimdi başka bir yöne doğru bakmasıyla ferahlayacaktır."
Profesör Erik Jan Zürcher
Bu da şimdiki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu gibi düşünenlere kapıyı açmış oldu. Davutoğlu henüz akademisyenken, Türkiye'nin bölgede daha aktif bir rol oynaması, komşuları ile sorunlarını çözmesi ve bölgesel bir büyük güç olarak ağırlığından faydalanması gerektiğini savunmuştu.
Avrupa ve AB ile ilişkilerde Türkiye daima zayıf olan taraf. Halbuki kendi bölgesinde bir dev ve kendisinden çok daha zayıf olan komşularına karşı bu gücünü kullanabilir.
ED: Bu değişimin tek sebebi, hatta ana sebebi Avrupa'dır mı diyorsunuz yani?
EZ: Benim söylediğim, Avrupa'nın tavrının bir kapı açtığı, bir fırsat yarattığı. Avrupa'nın isteksizliği, Türkiye'nin dünyadaki konumunun daha farklı olması gerektiğini düşünen insanlara fırsat yarattı.
Bunda Müslümanlık'tan kaynaklanan Türkiye'nin Orta Doğulu kökenlerini ve İslam dünyasıyla ortak mirasını yeniden vurgulama arzusunun da bir faktör olduğuna kuşku yok. Bu, AKP'de ve seleflerinde çok derinlemesine var olan bir arzu; tabii AKP'yi destekleyen seçmenin bir kısmının da isteği bu yönde. Yani bir iç faktör de var.
Erdoğan, Gül, bunlar çok Batı karşıtı bir hareketin içinden yetiştiler. 1990'larda parti liderleri Profesör Erbakan şiddetle Avrupa karşıtıydı. Dolayısıyla bunun yalnızca fırsatçılık olduğunu düşünmüyorum, AKP liderliğinin zaten gündeminde olduğunu düşünüyorum.
Akılcılık ve duygusallık
ED: "AKP'de Orta Doğulu kökenlerini vurgulama arzusu var" derken, dış politikada akılcı değil de duygusal davrandıklarını mı düşünüyorsunuz?
EZ: Hayır, böyle düşünmüyorum. Bence "Daha aktif bir bölgesel politika neden Türkiye'nin çıkarınadır." diye tartışıldığında ortaya iyi, akılcı savlar atmak mümkün. Daha çok boyutlu bir dış politika yürütmek, bölgesel sorunları çözmek gerçekten de Türkiye'nin çıkarına.
Ama burada duygusal bir faktör de var: Pekçok AKP üyesi, Müslüman dünyası ile daha içli dışlı olma ihtiyacı duyuyor, bunu derinden duyuyor ve bu politika da o gereksinimi karşılıyor. Buradaki tehlike duygusal boyutun, Batı ile birliktelik konusundaki bir isteksizliğin ön plana çıkması tehlikesi.
Bunu örneğin Türkiye'nin İsrail ile ilişkisinde görebiliyorum. Duygusal boyut kesinlikle ön plana çıkıyor. Bu da Türkiye'ye zarar verebilir. Gelişmelerin seyrine bakmak lazım. Eğer Türkiye'nin dış politika ufkunu genişletmekle sınırlı kalırsa, o zaman gayet iyi. Ama Batı'ya tamamen sırtını dönme ve belki İsrail ile ilişkilerde kopmaya doğru giderse, o zaman kötü olur.
ED: Ben de bu noktaya gelecektim zaten. AKP yöneticileri herhalde size yanıt verselerdi Türkiye'nin çıkarları için çalıştıklarını, dış politikadaki "yüzyıllık yalnızlığın" doğal olmadığını, Türkiye'nin çevresine yıllardır doğal olmayan bir körlükle baktığını söylerlerdi.
EZ: Evet ama unutmayalım ki eğer o politika başarılı olsaydı ve Türkiye bundan 10 yıl önce AB üyesi olsaydı, kimse böyle konuşmayacaktı. Bence hata, Türkiye'nin önüne çok fazla engel çıkaran ve üyelik girişimlerini engelleyen Avrupa'da.
ED: Türkiye'nin hiç suçu yok mu bunda?
EZ: Doğrudur, iki tarafın da hataları olmuştur. Ve son yıllarda, 2004'ten itibaren bence, büyük bir ivme vardı ve bu kaybedildi. Kısmen Avrupa'daki karşıt akımlar yüzünden, Merkel ve Sarkozy gibi Türkiye'nin üyeliği konusunda çok isteksiz olan insanların iktidara gelmesi yüzünden, kısmen de Ankara hükümetinin, Türkiye'de ivme kaybedilmesine izin vermesi, çabuk üyelik hedefine tüm gücüyle yüklenmemesi yüzünden.
Avrupa'nın bakışı
ED: Sizce Avrupa hükümetleri bu değişimlere nasıl bakıyor?
EZ: Rahat bir nefes alma durumu olabilir biraz. Çünkü 2004'te Türkiye'nin üyeliğini kabul edip de sonradan bu süreci yavaşlatmak için ellerinden geleni yapan ülkeler, Türkiye'nin şimdi başka bir yöne doğru bakmasıyla ferahlayacaktır.
"Eğer Türkiye kendini daha güvende hisseder, kuşatma zihniyetinden, 'Etrafımız düşmanlarla çevrili' düşüncesinden kurtulursa, o zaman ordunun pozisyonu zayıflar."
Profesör Erik Jan Zürcher
Bence burada en önemli soru, Washington ne yapacak? Çünkü eğer Türkiye, Batı'nın güvenilir bir müttefiki ise Orta Doğu'da, Balkanlar'da ve Kafkaslar'da daha büyük bir rol oynaması olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Ama Batı'nın çıpasından vazgeçmemesi kaydıyla. Sorun da bu zaten.
Başbakan Erdoğan'ın Filistin meselesi ve son olarak da İran'ın nükleer programı hakkında söylediği bazı şeyler, Türkiye'nin gücünü artırma arzusunu yansıtmıyor. Bunlar hınçla söylenmiş sözler. Batı'ya ve İsrail'e karşı bir hınçla. Bu duygusallık hakim olmaya başlarsa, o zaman büyük zarar verir.
Türkiye imajı
ED: Türkiye'nin, sizin deyiminizle Batı çıpasından ayrılmasından kaygılanan Avrupalı ülkeler de yok mu? Yani "Aman Türkiye başka bir yöne kayıyor, aramıza almakta acele edelim" diyen hükümetler de yok mu?
EZ: Avrupa'da kimden bahsettiğimize bağlı. Avrupa'nın dış politikasının ve güvenlik politikasının ileri gelen isimlerinden söz ediyorsak, onlar kaygılı. Çünkü Türkiye'yi hayati bir ortak olarak görüyorlar.
Öte yandan Avrupa'nın seçilmiş siyasetçileri, Fransa, Avrupa ve bazı küçük ülkelerdeki siyasetçiler, "Paçayı sıyırdık" hissine kapılabilir.
Washington ise şu anda bir "Bekle ve gör" politikası benimsiyor bence. Bunda Obama yönetiminin şu anki İsrail hükümetine karşı sabrının taşması ve biraz baskı yapılmasına çok soğuk bakmaması da rol oynuyor olabilir. Ama Washington'da da insanların izlenecek yolu endişeyle beklediğine kuşkum yok.
ED: Avrupa halkı ne düşünüyor sizce? Gözlerindeki Türkiye imajı değişiyor mu?
EZ: Sanmıyorum, özellikle kısa vadede. Çünkü Avrupa halklarının çoğu, Türkiye'yi Avrupalı bir ülke olarak görmüyor. Bu da onların görüşlerini doğruluyor sadece. Şunu yapabilir; son 10-15 yıldır "Türkiye Avrupalıdır, yeri Avrupa'dadır" tezini savunan insanların işini zorlaştırır. Ben de son 15 yıldır bu çabalara katılmış bir insan olarak, Avrupalıları ikna etmenin zor bir iş olduğunu söyleyebilirim. Bu politikalar da işimizi kolaylaştırmıyor.
'Hedef ordu'
ED: Peki son olarak, dış politikadaki bu değişikliğin Türkiye'yi içerden de değiştirdiğini düşünen çevreler var. Avrupa'dan başka bir yöne, başka medeniyetlere açılmanın içerdeki kültürü de etkileyeceğini söylüyorlar. Siz katılır mısınız bu görüşe?
EZ: Bu sebeple bir değişim olmaz bence. Ama şu olabilir: Eğer bölge istikrara kavuşur ve hem komşularla hem de Türkiye'deki Kürtlerle sorunlar çözülürse, Türk siyasetinde güvenlik meselesinin önemi azalır. Bu da nihayetinde orduyu zayıflatır.
Ordunun Türkiye'deki hakim konumu, ülkenin tehlikede olduğu ve korunması gerektiği algılamasına dayanıyor. Eğer bu değişirse, eğer Türkiye kendini daha güvende hisseder, kuşatma zihniyetinden, "Etrafımız düşmanlarla çevrili" düşüncesinden kurtulursa, o zaman ordunun pozisyonu zayıflar.
Ve bence AKP hükümetinin bu politikayı benimsemesinin en önemli sebeplerinden biri budur. Fazla önemsenmeyen, konuyla ilgili haberlerde pek yer almayan bir mesele bu. Ama ordu zayıflarsa, AKP'ye karşı denge oluşturma yetisi de zayıflayacaktır. Orta vadede, 5-10 yıl daha işler böyle devam ederse, ordunun konumu ciddi biçimde zayıflar.
--------------------------------------------------------------------------------
http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2009/11/091111_turkey_erikzurcher.shtml
Artık bu tür yorumlar Avrupa basınında sık sık yer alıyor.
Biz de "Türkiye'nin yeni dış politikasına, Türkiye dışında nasıl bakılıyor?" sorusuna yanıt aradığımız söyleşiler dizimizde bu konuyu Avrupa'dan bir isimle konuştuk.
Erik Jan Zürcher Türkiye hakkında, özellikle de cumhuriyet dönemi tarihi hakkında pekçok kitap yazmış bir isim.
Halen Leiden Üniversitesi'nde Türkiye çalışmaları yapıyor.
ED: Türkiye son zamanlarda Irak ve Suriye ile yakınlaşıyor ama aynı zamanda Ermenistan ve Rusya ile de ilişkilerini geliştiriyor. Arabuluculuk yapmaya, dış politikasında çok daha aktif olmaya çalışıyor. Bütün bunlar sizce Türkiye'nin Avrupa'ya sırt çevirdiği anlamına geliyor mu?
Erich Zürcher: Yok bu kadar ileri gitmemek lazım. Bence Türk dış politikası geleneğinden büyük bir kopma, büyük bir değişim sözkonusu. Ama "ya Avrupa ve Batı, ya da Orta Doğu ve Balkanlar" diye bir seçim yok burada. Bence ikisi de.
Türk dış politikası, geçmişte olduğu gibi tek boyutlu değil artık. Yegane amacı Türkiye'yi önce NATO sonra da AB aracılığı ile Batı'yla bütünleştirmek değil. Yeni boyutları var.
Zayıf ve güçlü
ED: Böyle olabilir belki ama, AB üyeliğinin Türkiye için artık "Olmazsa olmaz" değil, "Olursa iyi olur" kategorisine girdiğini düşünenler de var.
EZ: Bence Türkiye'de AB'ye tam üyelik umudunun eskisi kadar parlak olmadığı anlaşılmaya başlandı. Avrupa'nın tavrı, Türkiye'yi kendi tutumunu sorgulamaya itti.
"2004'te Türkiye'nin üyeliğini kabul edip de sonradan bu süreci yavaşlatmak için ellerinden geleni yapan ülkeler, Türkiye'nin şimdi başka bir yöne doğru bakmasıyla ferahlayacaktır."
Profesör Erik Jan Zürcher
Bu da şimdiki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu gibi düşünenlere kapıyı açmış oldu. Davutoğlu henüz akademisyenken, Türkiye'nin bölgede daha aktif bir rol oynaması, komşuları ile sorunlarını çözmesi ve bölgesel bir büyük güç olarak ağırlığından faydalanması gerektiğini savunmuştu.
Avrupa ve AB ile ilişkilerde Türkiye daima zayıf olan taraf. Halbuki kendi bölgesinde bir dev ve kendisinden çok daha zayıf olan komşularına karşı bu gücünü kullanabilir.
ED: Bu değişimin tek sebebi, hatta ana sebebi Avrupa'dır mı diyorsunuz yani?
EZ: Benim söylediğim, Avrupa'nın tavrının bir kapı açtığı, bir fırsat yarattığı. Avrupa'nın isteksizliği, Türkiye'nin dünyadaki konumunun daha farklı olması gerektiğini düşünen insanlara fırsat yarattı.
Bunda Müslümanlık'tan kaynaklanan Türkiye'nin Orta Doğulu kökenlerini ve İslam dünyasıyla ortak mirasını yeniden vurgulama arzusunun da bir faktör olduğuna kuşku yok. Bu, AKP'de ve seleflerinde çok derinlemesine var olan bir arzu; tabii AKP'yi destekleyen seçmenin bir kısmının da isteği bu yönde. Yani bir iç faktör de var.
Erdoğan, Gül, bunlar çok Batı karşıtı bir hareketin içinden yetiştiler. 1990'larda parti liderleri Profesör Erbakan şiddetle Avrupa karşıtıydı. Dolayısıyla bunun yalnızca fırsatçılık olduğunu düşünmüyorum, AKP liderliğinin zaten gündeminde olduğunu düşünüyorum.
Akılcılık ve duygusallık
ED: "AKP'de Orta Doğulu kökenlerini vurgulama arzusu var" derken, dış politikada akılcı değil de duygusal davrandıklarını mı düşünüyorsunuz?
EZ: Hayır, böyle düşünmüyorum. Bence "Daha aktif bir bölgesel politika neden Türkiye'nin çıkarınadır." diye tartışıldığında ortaya iyi, akılcı savlar atmak mümkün. Daha çok boyutlu bir dış politika yürütmek, bölgesel sorunları çözmek gerçekten de Türkiye'nin çıkarına.
Ama burada duygusal bir faktör de var: Pekçok AKP üyesi, Müslüman dünyası ile daha içli dışlı olma ihtiyacı duyuyor, bunu derinden duyuyor ve bu politika da o gereksinimi karşılıyor. Buradaki tehlike duygusal boyutun, Batı ile birliktelik konusundaki bir isteksizliğin ön plana çıkması tehlikesi.
Bunu örneğin Türkiye'nin İsrail ile ilişkisinde görebiliyorum. Duygusal boyut kesinlikle ön plana çıkıyor. Bu da Türkiye'ye zarar verebilir. Gelişmelerin seyrine bakmak lazım. Eğer Türkiye'nin dış politika ufkunu genişletmekle sınırlı kalırsa, o zaman gayet iyi. Ama Batı'ya tamamen sırtını dönme ve belki İsrail ile ilişkilerde kopmaya doğru giderse, o zaman kötü olur.
ED: Ben de bu noktaya gelecektim zaten. AKP yöneticileri herhalde size yanıt verselerdi Türkiye'nin çıkarları için çalıştıklarını, dış politikadaki "yüzyıllık yalnızlığın" doğal olmadığını, Türkiye'nin çevresine yıllardır doğal olmayan bir körlükle baktığını söylerlerdi.
EZ: Evet ama unutmayalım ki eğer o politika başarılı olsaydı ve Türkiye bundan 10 yıl önce AB üyesi olsaydı, kimse böyle konuşmayacaktı. Bence hata, Türkiye'nin önüne çok fazla engel çıkaran ve üyelik girişimlerini engelleyen Avrupa'da.
ED: Türkiye'nin hiç suçu yok mu bunda?
EZ: Doğrudur, iki tarafın da hataları olmuştur. Ve son yıllarda, 2004'ten itibaren bence, büyük bir ivme vardı ve bu kaybedildi. Kısmen Avrupa'daki karşıt akımlar yüzünden, Merkel ve Sarkozy gibi Türkiye'nin üyeliği konusunda çok isteksiz olan insanların iktidara gelmesi yüzünden, kısmen de Ankara hükümetinin, Türkiye'de ivme kaybedilmesine izin vermesi, çabuk üyelik hedefine tüm gücüyle yüklenmemesi yüzünden.
Avrupa'nın bakışı
ED: Sizce Avrupa hükümetleri bu değişimlere nasıl bakıyor?
EZ: Rahat bir nefes alma durumu olabilir biraz. Çünkü 2004'te Türkiye'nin üyeliğini kabul edip de sonradan bu süreci yavaşlatmak için ellerinden geleni yapan ülkeler, Türkiye'nin şimdi başka bir yöne doğru bakmasıyla ferahlayacaktır.
"Eğer Türkiye kendini daha güvende hisseder, kuşatma zihniyetinden, 'Etrafımız düşmanlarla çevrili' düşüncesinden kurtulursa, o zaman ordunun pozisyonu zayıflar."
Profesör Erik Jan Zürcher
Bence burada en önemli soru, Washington ne yapacak? Çünkü eğer Türkiye, Batı'nın güvenilir bir müttefiki ise Orta Doğu'da, Balkanlar'da ve Kafkaslar'da daha büyük bir rol oynaması olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Ama Batı'nın çıpasından vazgeçmemesi kaydıyla. Sorun da bu zaten.
Başbakan Erdoğan'ın Filistin meselesi ve son olarak da İran'ın nükleer programı hakkında söylediği bazı şeyler, Türkiye'nin gücünü artırma arzusunu yansıtmıyor. Bunlar hınçla söylenmiş sözler. Batı'ya ve İsrail'e karşı bir hınçla. Bu duygusallık hakim olmaya başlarsa, o zaman büyük zarar verir.
Türkiye imajı
ED: Türkiye'nin, sizin deyiminizle Batı çıpasından ayrılmasından kaygılanan Avrupalı ülkeler de yok mu? Yani "Aman Türkiye başka bir yöne kayıyor, aramıza almakta acele edelim" diyen hükümetler de yok mu?
EZ: Avrupa'da kimden bahsettiğimize bağlı. Avrupa'nın dış politikasının ve güvenlik politikasının ileri gelen isimlerinden söz ediyorsak, onlar kaygılı. Çünkü Türkiye'yi hayati bir ortak olarak görüyorlar.
Öte yandan Avrupa'nın seçilmiş siyasetçileri, Fransa, Avrupa ve bazı küçük ülkelerdeki siyasetçiler, "Paçayı sıyırdık" hissine kapılabilir.
Washington ise şu anda bir "Bekle ve gör" politikası benimsiyor bence. Bunda Obama yönetiminin şu anki İsrail hükümetine karşı sabrının taşması ve biraz baskı yapılmasına çok soğuk bakmaması da rol oynuyor olabilir. Ama Washington'da da insanların izlenecek yolu endişeyle beklediğine kuşkum yok.
ED: Avrupa halkı ne düşünüyor sizce? Gözlerindeki Türkiye imajı değişiyor mu?
EZ: Sanmıyorum, özellikle kısa vadede. Çünkü Avrupa halklarının çoğu, Türkiye'yi Avrupalı bir ülke olarak görmüyor. Bu da onların görüşlerini doğruluyor sadece. Şunu yapabilir; son 10-15 yıldır "Türkiye Avrupalıdır, yeri Avrupa'dadır" tezini savunan insanların işini zorlaştırır. Ben de son 15 yıldır bu çabalara katılmış bir insan olarak, Avrupalıları ikna etmenin zor bir iş olduğunu söyleyebilirim. Bu politikalar da işimizi kolaylaştırmıyor.
'Hedef ordu'
ED: Peki son olarak, dış politikadaki bu değişikliğin Türkiye'yi içerden de değiştirdiğini düşünen çevreler var. Avrupa'dan başka bir yöne, başka medeniyetlere açılmanın içerdeki kültürü de etkileyeceğini söylüyorlar. Siz katılır mısınız bu görüşe?
EZ: Bu sebeple bir değişim olmaz bence. Ama şu olabilir: Eğer bölge istikrara kavuşur ve hem komşularla hem de Türkiye'deki Kürtlerle sorunlar çözülürse, Türk siyasetinde güvenlik meselesinin önemi azalır. Bu da nihayetinde orduyu zayıflatır.
Ordunun Türkiye'deki hakim konumu, ülkenin tehlikede olduğu ve korunması gerektiği algılamasına dayanıyor. Eğer bu değişirse, eğer Türkiye kendini daha güvende hisseder, kuşatma zihniyetinden, "Etrafımız düşmanlarla çevrili" düşüncesinden kurtulursa, o zaman ordunun pozisyonu zayıflar.
Ve bence AKP hükümetinin bu politikayı benimsemesinin en önemli sebeplerinden biri budur. Fazla önemsenmeyen, konuyla ilgili haberlerde pek yer almayan bir mesele bu. Ama ordu zayıflarsa, AKP'ye karşı denge oluşturma yetisi de zayıflayacaktır. Orta vadede, 5-10 yıl daha işler böyle devam ederse, ordunun konumu ciddi biçimde zayıflar.
--------------------------------------------------------------------------------
http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2009/11/091111_turkey_erikzurcher.shtml
Albay Çiçek ikinci kez tutuklandı
İSTANBUL - 'İrticayla Mücadele Eylem Planı' başlıklı belgede ıslak imzası bulunduğu öne sürülen Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek, sevk edildiği mahkeme tarafından tutuklandı.
Albay Dursun Çiçek, sabah saat 10.00 sularında İstanbul Adliyesi'ne geldi. 4.5 ay önceki ilk sorgusunda, fotokopi üzerinden ifade veren ve suçlamaları reddeden Çiçek, bu kez ıslak imzalı belge ortaya çıktıktan sonra savcılar tarafından sorgulandı ve 3 saatlik ifadenin ardından sevk edildiği mahkemece tutuklandı.
Albay Çiçek, saat 21.30 sularında adliyeden çıkarılarak Merkez Komutanlığı'na oradan da Hastal Askeri Cezaevi'ne götürüldü. Çiçek'in terör örgütüne üye olmak suçundan tutuklandığı belirtildi.
Çiçek'in, savcılıktaki sorgusunda, belgenin altındaki imzanın kendisine ait olduğu iddialarını reddettiği kaydedildi.
Öte yandan, Çiçek ile birlikte, Poyrazköy'deki kazılarla ilgili olarak adliyeye gelen ve mahkemeye sevk edilen 4 askerden 1'i daha tutuklandı.
20 SAATLİK TUTUKLULUK
Taraf gazetesinde 12 Haziran'da yer alan ''İrticayla Mücadele Eylem Planı'' hazırlandığı ve bu planda Deniz Kurmay Albay Çiçek'in imzası bulunduğuna ilişkin haber üzerine Albay Çiçek, ''Ergenekon'' soruşturmasını yürüten savcılar tarafından ifadesine başvurulmak üzere savcılığa çağrıldı.
Çiçek'in de aralarında bulunduğu 9 muvazzaf subay, 30 Haziran'da getirildikleri Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde Zekeriya Öz'ün de aralarında bulunduğu Cumhuriyet savcılarına ifade verdi.
Savcılık ifadesinin ardından tutuklanması istemiyle İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilen Çiçek, gece geç saatlere kadar süren mahkemedeki işlemlerinin ardından TCK'nın 314/2. maddesi uyarınca ''silahlı terör örgütü üyesi olmak'' suçundan tutuklandı.
Dursun Çiçek, kararın ardından 1 Temmuz'da saat 01.00 sıralarında Hasdal Askeri Cezaevi'ne konuldu. Avukatı ise adliyeden ayrılmadan ''tutukluluğa itiraz'' dilekçesini mahkemeye sundu.
Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcılarının ''itiraz'' talebi hakkında mütalaalarını bildirmelerinin ardından talebi değerlendiren mahkeme heyeti, askeri savcılığın soruşturmasının yer aldığı dosyayı da inceledikten sonra ''delil yetersizliği'' nedeniyle Çiçek'in tahliyesini kararlaştırdı.
Albay Çiçek, bu kararın ardından tutuklu bulunduğu Hasdal Askeri Cezaevi'nden saat 21.00 sıralarında tahliye edildi.
Çiçek'in adı, üçüncü ''Ergenekon'' iddianamesinde de hakkındaki soruşturma devam eden şüpheliler arasında yer alıyor.
SAVCI VE HAKİMİ ŞİKAYET ETTİ
Albay Çiçek, 23 Temmuz'da Zekeriya Öz'ün de aralarında bulunduğu ''Ergenekon'' soruşturmasını yürüten savcılar ile tutuklanmasına karar veren Hakim Rüstem Eryılmaz'ı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikayet etti.
Çiçek, 7 Ağustos'ta ise kendisiyle ilgili ''maksatlı ve gerçek dışı bilgileri içerecek şekilde yayın yaptığını'' iddia ettiği bazı televizyon kanallarıyla ilgili gerekli tedbirleri almadığı gerekçesiyle RTÜK üyeleri hakkında da ''görevi ihmal'' suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, belge için "kağıt parçası" ifadesini kullanmıştı.
Geçtiğimiz günlerde "meçhul ihbarcı" tarafından savcılığa belgenin ıslak imzalı hali olduğu iddia edilen bir belge gönderilmişti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada, "Yöneticilerin zanlıları yargıya teslim etmesi gerekir" demişti.
URL: http://www.ntvmsnbc.com/id/25020112/
12.11.2009
Albay Dursun Çiçek, sabah saat 10.00 sularında İstanbul Adliyesi'ne geldi. 4.5 ay önceki ilk sorgusunda, fotokopi üzerinden ifade veren ve suçlamaları reddeden Çiçek, bu kez ıslak imzalı belge ortaya çıktıktan sonra savcılar tarafından sorgulandı ve 3 saatlik ifadenin ardından sevk edildiği mahkemece tutuklandı.
Albay Çiçek, saat 21.30 sularında adliyeden çıkarılarak Merkez Komutanlığı'na oradan da Hastal Askeri Cezaevi'ne götürüldü. Çiçek'in terör örgütüne üye olmak suçundan tutuklandığı belirtildi.
Çiçek'in, savcılıktaki sorgusunda, belgenin altındaki imzanın kendisine ait olduğu iddialarını reddettiği kaydedildi.
Öte yandan, Çiçek ile birlikte, Poyrazköy'deki kazılarla ilgili olarak adliyeye gelen ve mahkemeye sevk edilen 4 askerden 1'i daha tutuklandı.
20 SAATLİK TUTUKLULUK
Taraf gazetesinde 12 Haziran'da yer alan ''İrticayla Mücadele Eylem Planı'' hazırlandığı ve bu planda Deniz Kurmay Albay Çiçek'in imzası bulunduğuna ilişkin haber üzerine Albay Çiçek, ''Ergenekon'' soruşturmasını yürüten savcılar tarafından ifadesine başvurulmak üzere savcılığa çağrıldı.
Çiçek'in de aralarında bulunduğu 9 muvazzaf subay, 30 Haziran'da getirildikleri Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'nde Zekeriya Öz'ün de aralarında bulunduğu Cumhuriyet savcılarına ifade verdi.
Savcılık ifadesinin ardından tutuklanması istemiyle İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilen Çiçek, gece geç saatlere kadar süren mahkemedeki işlemlerinin ardından TCK'nın 314/2. maddesi uyarınca ''silahlı terör örgütü üyesi olmak'' suçundan tutuklandı.
Dursun Çiçek, kararın ardından 1 Temmuz'da saat 01.00 sıralarında Hasdal Askeri Cezaevi'ne konuldu. Avukatı ise adliyeden ayrılmadan ''tutukluluğa itiraz'' dilekçesini mahkemeye sundu.
Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcılarının ''itiraz'' talebi hakkında mütalaalarını bildirmelerinin ardından talebi değerlendiren mahkeme heyeti, askeri savcılığın soruşturmasının yer aldığı dosyayı da inceledikten sonra ''delil yetersizliği'' nedeniyle Çiçek'in tahliyesini kararlaştırdı.
Albay Çiçek, bu kararın ardından tutuklu bulunduğu Hasdal Askeri Cezaevi'nden saat 21.00 sıralarında tahliye edildi.
Çiçek'in adı, üçüncü ''Ergenekon'' iddianamesinde de hakkındaki soruşturma devam eden şüpheliler arasında yer alıyor.
SAVCI VE HAKİMİ ŞİKAYET ETTİ
Albay Çiçek, 23 Temmuz'da Zekeriya Öz'ün de aralarında bulunduğu ''Ergenekon'' soruşturmasını yürüten savcılar ile tutuklanmasına karar veren Hakim Rüstem Eryılmaz'ı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikayet etti.
Çiçek, 7 Ağustos'ta ise kendisiyle ilgili ''maksatlı ve gerçek dışı bilgileri içerecek şekilde yayın yaptığını'' iddia ettiği bazı televizyon kanallarıyla ilgili gerekli tedbirleri almadığı gerekçesiyle RTÜK üyeleri hakkında da ''görevi ihmal'' suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, belge için "kağıt parçası" ifadesini kullanmıştı.
Geçtiğimiz günlerde "meçhul ihbarcı" tarafından savcılığa belgenin ıslak imzalı hali olduğu iddia edilen bir belge gönderilmişti.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı açıklamada, "Yöneticilerin zanlıları yargıya teslim etmesi gerekir" demişti.
URL: http://www.ntvmsnbc.com/id/25020112/
12.11.2009
'Kontrgerilla Ergenekon’u dövüyor'
Ergenekon soruşturması ve irtica ile mücadele planının ardında ne var? Sürecin sonunda nasıl bir Türkiye’ye uyanacağız? Radikal Gazetesi Haber Koordinatörü Ertuğrul Mavioğlu ntvmsnbc'ye anlattı.
Fatih AÇA
ntvmsnbc
Güncelleme: 18:23 TSİ 11 Kasım. 2009 Çarşamba
İSTANBUL - Bir tarafta devam eden Ergenekon Soruşturması, diğer tarafta ‘irtica ile mücadele eylem planı’ ile ilgili Dursun Çiçek’in mahkemeye gelmesi...
Son dönemde Türkiye’nin gündemi bu iki konu etrafında şekillenirken, yaşanan her gelişme yeni sorular getiriyor.
Nasıl bir dönemden geçiyoruz? Ergenekon soruşturması ve irtica ile mücadele planının ardında ne var? Devlet tüm kurumlarıyla sürecin arkasında mı? Sürecin sonunda nasıl bir Türkiye’ye uyanacağız? Asker, onaylıyor mu, karşı mı çıkıyor? Radikal Gazetesi haber Koordinatörü Ertuğrul Mavioğlu ile konuştuk:
Ergenekon soruşturması ve son dönemde ortaya çıkan ‘irtica ile mücadele eylem planı’ ile başlayan süreç bazılarına göre darbelerle mücadele ve demokratikleşme adımı iken bazılarına göreyse bir ‘sivil darbe’. Süreci nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Ergenekon soruşturmasına baştan beri karşı çıkan ve bunu bir sivil darbe olarak yorumlayanların şöyle haklı bir tarafı var; gerçekten soruşturmanın bir yönü AKP’ye muhalif olan kesimleri yıpratmaya ve sindirmeye yönelik bir kimlik aldı. Türkan Saylan’a yapılan baskın, Yalçın Küçük ve Merdan Yanardağ gibi isimlerin bu soruşturmaya dahil edilmesi, Ergenekon ya da darbe gibi organizasyonlarla ilgisi olmayan insanlar arasındaki telefon görüşmelerinin bir şekilde dava içinde delil olarak sunulması ve soruşturmaya dahil edilmesi... Tüm bunlar 'sivil iktidar hegamonyası'nı çağrıştıran çok ciddi emareler olarak karşımızda duruyor. Bunlar, Ergenekon Davası’nın bir kontrgerilla ya da Gladio soruşturması olduğu düşüncesini gölgeliyor.
Diğer yandan bu soruşturmanın Türkiye’deki karanlık ilişkilerin ortaya çıkarılması bakımından önemli adımları da içerdiğini hiç bir şekilde reddemeyiz. Örneğin Veli Küçük, İbrahim Şahin gibi isimlerin bu dava içerisinde yargılanıyor olması, bir takım gizli silah depolarının açığa çıkartılması ve bazı darbe planlarının bu dava kapsamında inceleniyor olması davanın Türkiye’de demokrasi güçleri bakımından önemli bir içeriğe sahip olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak bu dava ne tamamen bir darbe ve Gladio soruşturmasıdır, ne de sadece AKP’nin karşıtlarını tasviye planıdır. Bunların hepsini içinde barındıran karmaşık bir süreçtir.
Devletin bu davanın arkasında olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa kurumlar arasında ayrışma mı var?
Toplum içerisinde yaşanan ayrışma ile CHP’nin davanın avukatlığına, AKP’nin de savcılığına soyunduğu siyasi tablo devlet içinde de uzantılarının olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin yüksek yargı içerisinde bu davaya karşı çıkan insanların olduğuun biliyoruz. Genelkurmay da bu davaya esas itibariyle temelden karşı. Emekli de olsa paşaların yargılanması ve bir takım muvazzaf subayların soruşturmaya dahil edilmesi, Genelkurmay’ı rahatsız ediyor. İlker Başbuğ çok açık bir şekilde ‘Ergenekon Terör Örgütü’ ifadesine kesin olarak karşı çıktı ve “bu bir iddiadır, iddia kanıtlanmış değildir” diyerek bunun altını çizdi. Ordu ve yüksek yargı içerisinde bu davanın varlığına dair derin şüphelerin ve direnişlerin olduğunu net olarak görüyoruz.
Diğer yandan, bana sorarsanız bu davayı görünen yüzüyle değerlendirmek çok büyük bir anlam ifade etmiyor. Çünkü aslında şu an görevde olmayan ama kendi görev süreleri içinde bir takım darbe teşebbüslerinde bulunan ya da kontgerilla faaliyetlerine katılmış isimler, emekli olduktan sonra yargılanır duruma geldiler.
Yanılmıyorsam Mahmut Alınak şöyle bir tanımlama yapmıştı: “Kontrgerilla Ergenekon’u dövüyor.” Bence bu formülasyon, yaşananları anlamak açısından çok da yanlış olmaz.
Bunun anlamı, kontgerillanın hâlâ ayakta olduğu ve sonuç alınması için soruşturmaya yeni isim ve olayların da eklenmesi mi gerektiği mi?
Sadece o değil. Sonuç almaktan kim, ne anlıyor? Bu önemli. Ben sonuç almaktan Türkiye’deki faili mechul cinayetlerin ortaya çıkarılmasını, faillerinin yargılanmasını ve Türkiye’de sadece 2000-2004 yılları arasındaki darbe girişimlerinni değil, başarılı olmuş darbelerin de yargılanmasını anlıyorum. Bu anlamda dava beni tatmin etmiyor. Ama örneğin iktidarını devam ettirilmesi ve gücünü arttırması açısından, kendisine karşı bütün reaksiyonların bir biçimde sorgulamasını içerdiği için AKP’yi tatmin ediyor olabilir.
2000-2004 yılları arasındaki Sarıkız, Ayışığı ve Eldiven gibi darbe girişimlerini bu dava içerisine dahil edildi ama AKP’yi var eden darbeye karşı bir adımda bulunmadılar. 12 Eylül, tartışmasız Türkiye’de siyasal islamcılığın gelişmesinde çok önemli bir rol oynadı. Yani komünizmin yerine depolitizasyon ve halk yığınlarını dine yönlendirme bizzat asker eliyle yapıldı. AKP’nin siyasi kadroları bu zemin üzerinde gelişti. AKP’nin ve Ergenekon savcılarının bu tür darbeleri sorgulama eğilimi olduğunu zannetmiyorum.
Peki tüm bu sürecin topluma yansıması nasıl oldu? Toplumda demokrasiye sahip çıkma güçlendi mi yoksa zaten var olan ayrılıklar arttı mı?
İkinci konu daha belirginleşti. Üstelik daha da kötü bir şey ortaya çıktı; soruşturmanın darbe soruşturması gibi yürüyen ama aynı zamanda AKP’ye muhalif güçleri, kimliği ne olursa olsun kapsıyor oluşu, toplumda hem ciddi bir kafa bulanıklığına hem de kutuplaşmaya sebep oldu. Bu anlamda toplumda ciddi anlamda bir darbe karşıtı zemin oluştuğuna inanmıyorum.
Askerin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu bir onaylama mıdır yoksa asker karşı çıkmak istese de gücü mü yetmemekte?
Gücün yetip yetmemesi meselesini aslında zaman içerisinde göreceğiz. Ben her adımda yeni bir anlaşmanın yaşandığını düşünüyorum. Örneğin hepsi de emekli paşa olan Tuncer Kılınç, Erdal Şeren ve Kemal Yavuz gözaltına alındığında Genelkurmay’ın ‘Aile ziyareti yaptığını’ unutmamak gerekiyor. Dolmabahçe görüşmesini unutmamak gerekiyor.
Her bir gelişme sonrasında yeni bir anlaşma ya da uzlaşma zemini ortaya çıkıyor. Bu uzlaşma zeminlerinin de ne olduğu konusunda hiç birimiz haberdar değiliz. Kapalı kapılar arkasında ne konuşuluyor, hangi konularda uzlaşılıyor, kimler kurbanlık olarak veriliyor bilmiyoruz.
Örneğin Dursun Çiçek yaptığı en son açıklamada ıslak imzanın da yeterli olmayacağını, bu konuda bir takım tekniklerin gelişmiş olduğunu ve parmak izi kontrolünüün yapılması gerektiğini söyledi. İnanıyorum ki Genelkurmay bu belgenin gerçek olmadığını sonuna kadar iddia edecektir.
Bunun sebebi de şu; tartışma tuhaf bir şekilde Dursun Çiçek tartışmasına dönüştürüldü. Dursun Çiçek hiç bir şey değil bu konuda. Esas olan, TSK’nın iç hizmetler kanununn 35’inci maddesinden gelen, ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı refleks geliştirme yetkisi olduğunu düşünmesi. 12 Eylül de buna dayandırılarak yapıldı. Ben, bu faaliyetlerin halen devam ettiğine eminim. Bunu engelleyebilecek yasal zemin ile yasal engeller ortaya konmadan ve ordunun siyasetle ilişikisini kesecek bir tutum belirlemeden bunları engellemek mümkün değil.
Her adımda uzlaşmaların yaşandığını söylediniz. Sürecin sonunda tüm farklı güçlerin genel bir anlaşmaya varabileceğini öngörebilir miyiz?
Bu, çelişkiler yumağı olarak devam edecek. Şuna dikkat edilmeli, son bir yıl içerisinde şahit olduğumuz başdöndürücü psikolojik savaş, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç bu kadar yoğun bir şekilde yaşanmamıştı. Bir deyim vardır; Osmanlı’da oyun bitmez. Bugün yaşadıklarımız da bunun bir tezahürüdür. İletişim araçlarının yoğun olarak kullanıldığı, psikolojik savaşın her tür aracıının devreye sokulduğu bir süreci yaşyoruz. Medya üzerinde yaşanan karşılıklı adımlar da sadece kafa karışıklığını arttırmakla kalmıyor, süreçten bıkma eğilimini de destekliyor.
Sürecin sonundan ümitli misiniz? Sadece AKP döneminde darbe girişimleri mi yargılanacak yoksa daha da büyüyüp Türkiye’nin geçmişiyle tam anlamda bir hesaplaşması halini mi alacak?
Silah depolarının bulunması, bir takım kontrgerilla unsurlarının gözaltına alınması ve bunların davaya dahil edilmesi toplumun demokrasi isteyen kesimlerinde çok ciddi bir beklenti oluşturmuştu. Ama ortaya çıktı ki bu isimler bu suçlarından dolayı yargılanmıyorlar. Yani faili mechul cinayetler konusunda ciddi rol sahibi olduğunu bildiğimiz, bunun olduğuna dair kamuoyunun kanaat getirdiği isimler şu anda yargılanıyor ama bu suçlarından ötürü değil.
Çünkü Ergenekon faaliyetlerini yürütenler bunların zaten devletin asli faaliyeti olduğunu düşünüyorlar. Tuhaf bir demokrasi anlayışı var bu anlamda. Halka yöneltilmiş olan saldırılarla genel olarak ilgilenen savcı yok ortalıkta. Ortalıkta olanlar Ergenekon soruşturmasının yönünü de tayin ettiler ve soruşturmayı darbe girişimi kapsamına hapsettiler.
Şu soruyu sormak gerekiyor; Nasıl oluyor da darbe girişiminde bulunanlar yargılanıyor da darbe yapmış, Türkiye’nin anatomisini değiştirenler yargılanmıyor? Başarılı darbe iktidar getirir, başarısız darbeler yargılanır.
URL: http://www.ntvmsnbc.com/id/25020165/
http://www.ntvmsnbc.com/ - 12.11.2009
Fatih AÇA
ntvmsnbc
Güncelleme: 18:23 TSİ 11 Kasım. 2009 Çarşamba
İSTANBUL - Bir tarafta devam eden Ergenekon Soruşturması, diğer tarafta ‘irtica ile mücadele eylem planı’ ile ilgili Dursun Çiçek’in mahkemeye gelmesi...
Son dönemde Türkiye’nin gündemi bu iki konu etrafında şekillenirken, yaşanan her gelişme yeni sorular getiriyor.
Nasıl bir dönemden geçiyoruz? Ergenekon soruşturması ve irtica ile mücadele planının ardında ne var? Devlet tüm kurumlarıyla sürecin arkasında mı? Sürecin sonunda nasıl bir Türkiye’ye uyanacağız? Asker, onaylıyor mu, karşı mı çıkıyor? Radikal Gazetesi haber Koordinatörü Ertuğrul Mavioğlu ile konuştuk:
Ergenekon soruşturması ve son dönemde ortaya çıkan ‘irtica ile mücadele eylem planı’ ile başlayan süreç bazılarına göre darbelerle mücadele ve demokratikleşme adımı iken bazılarına göreyse bir ‘sivil darbe’. Süreci nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Ergenekon soruşturmasına baştan beri karşı çıkan ve bunu bir sivil darbe olarak yorumlayanların şöyle haklı bir tarafı var; gerçekten soruşturmanın bir yönü AKP’ye muhalif olan kesimleri yıpratmaya ve sindirmeye yönelik bir kimlik aldı. Türkan Saylan’a yapılan baskın, Yalçın Küçük ve Merdan Yanardağ gibi isimlerin bu soruşturmaya dahil edilmesi, Ergenekon ya da darbe gibi organizasyonlarla ilgisi olmayan insanlar arasındaki telefon görüşmelerinin bir şekilde dava içinde delil olarak sunulması ve soruşturmaya dahil edilmesi... Tüm bunlar 'sivil iktidar hegamonyası'nı çağrıştıran çok ciddi emareler olarak karşımızda duruyor. Bunlar, Ergenekon Davası’nın bir kontrgerilla ya da Gladio soruşturması olduğu düşüncesini gölgeliyor.
Diğer yandan bu soruşturmanın Türkiye’deki karanlık ilişkilerin ortaya çıkarılması bakımından önemli adımları da içerdiğini hiç bir şekilde reddemeyiz. Örneğin Veli Küçük, İbrahim Şahin gibi isimlerin bu dava içerisinde yargılanıyor olması, bir takım gizli silah depolarının açığa çıkartılması ve bazı darbe planlarının bu dava kapsamında inceleniyor olması davanın Türkiye’de demokrasi güçleri bakımından önemli bir içeriğe sahip olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak bu dava ne tamamen bir darbe ve Gladio soruşturmasıdır, ne de sadece AKP’nin karşıtlarını tasviye planıdır. Bunların hepsini içinde barındıran karmaşık bir süreçtir.
Devletin bu davanın arkasında olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa kurumlar arasında ayrışma mı var?
Toplum içerisinde yaşanan ayrışma ile CHP’nin davanın avukatlığına, AKP’nin de savcılığına soyunduğu siyasi tablo devlet içinde de uzantılarının olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin yüksek yargı içerisinde bu davaya karşı çıkan insanların olduğuun biliyoruz. Genelkurmay da bu davaya esas itibariyle temelden karşı. Emekli de olsa paşaların yargılanması ve bir takım muvazzaf subayların soruşturmaya dahil edilmesi, Genelkurmay’ı rahatsız ediyor. İlker Başbuğ çok açık bir şekilde ‘Ergenekon Terör Örgütü’ ifadesine kesin olarak karşı çıktı ve “bu bir iddiadır, iddia kanıtlanmış değildir” diyerek bunun altını çizdi. Ordu ve yüksek yargı içerisinde bu davanın varlığına dair derin şüphelerin ve direnişlerin olduğunu net olarak görüyoruz.
Diğer yandan, bana sorarsanız bu davayı görünen yüzüyle değerlendirmek çok büyük bir anlam ifade etmiyor. Çünkü aslında şu an görevde olmayan ama kendi görev süreleri içinde bir takım darbe teşebbüslerinde bulunan ya da kontgerilla faaliyetlerine katılmış isimler, emekli olduktan sonra yargılanır duruma geldiler.
Yanılmıyorsam Mahmut Alınak şöyle bir tanımlama yapmıştı: “Kontrgerilla Ergenekon’u dövüyor.” Bence bu formülasyon, yaşananları anlamak açısından çok da yanlış olmaz.
Bunun anlamı, kontgerillanın hâlâ ayakta olduğu ve sonuç alınması için soruşturmaya yeni isim ve olayların da eklenmesi mi gerektiği mi?
Sadece o değil. Sonuç almaktan kim, ne anlıyor? Bu önemli. Ben sonuç almaktan Türkiye’deki faili mechul cinayetlerin ortaya çıkarılmasını, faillerinin yargılanmasını ve Türkiye’de sadece 2000-2004 yılları arasındaki darbe girişimlerinni değil, başarılı olmuş darbelerin de yargılanmasını anlıyorum. Bu anlamda dava beni tatmin etmiyor. Ama örneğin iktidarını devam ettirilmesi ve gücünü arttırması açısından, kendisine karşı bütün reaksiyonların bir biçimde sorgulamasını içerdiği için AKP’yi tatmin ediyor olabilir.
2000-2004 yılları arasındaki Sarıkız, Ayışığı ve Eldiven gibi darbe girişimlerini bu dava içerisine dahil edildi ama AKP’yi var eden darbeye karşı bir adımda bulunmadılar. 12 Eylül, tartışmasız Türkiye’de siyasal islamcılığın gelişmesinde çok önemli bir rol oynadı. Yani komünizmin yerine depolitizasyon ve halk yığınlarını dine yönlendirme bizzat asker eliyle yapıldı. AKP’nin siyasi kadroları bu zemin üzerinde gelişti. AKP’nin ve Ergenekon savcılarının bu tür darbeleri sorgulama eğilimi olduğunu zannetmiyorum.
Peki tüm bu sürecin topluma yansıması nasıl oldu? Toplumda demokrasiye sahip çıkma güçlendi mi yoksa zaten var olan ayrılıklar arttı mı?
İkinci konu daha belirginleşti. Üstelik daha da kötü bir şey ortaya çıktı; soruşturmanın darbe soruşturması gibi yürüyen ama aynı zamanda AKP’ye muhalif güçleri, kimliği ne olursa olsun kapsıyor oluşu, toplumda hem ciddi bir kafa bulanıklığına hem de kutuplaşmaya sebep oldu. Bu anlamda toplumda ciddi anlamda bir darbe karşıtı zemin oluştuğuna inanmıyorum.
Askerin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz. Bu bir onaylama mıdır yoksa asker karşı çıkmak istese de gücü mü yetmemekte?
Gücün yetip yetmemesi meselesini aslında zaman içerisinde göreceğiz. Ben her adımda yeni bir anlaşmanın yaşandığını düşünüyorum. Örneğin hepsi de emekli paşa olan Tuncer Kılınç, Erdal Şeren ve Kemal Yavuz gözaltına alındığında Genelkurmay’ın ‘Aile ziyareti yaptığını’ unutmamak gerekiyor. Dolmabahçe görüşmesini unutmamak gerekiyor.
Her bir gelişme sonrasında yeni bir anlaşma ya da uzlaşma zemini ortaya çıkıyor. Bu uzlaşma zeminlerinin de ne olduğu konusunda hiç birimiz haberdar değiliz. Kapalı kapılar arkasında ne konuşuluyor, hangi konularda uzlaşılıyor, kimler kurbanlık olarak veriliyor bilmiyoruz.
Örneğin Dursun Çiçek yaptığı en son açıklamada ıslak imzanın da yeterli olmayacağını, bu konuda bir takım tekniklerin gelişmiş olduğunu ve parmak izi kontrolünüün yapılması gerektiğini söyledi. İnanıyorum ki Genelkurmay bu belgenin gerçek olmadığını sonuna kadar iddia edecektir.
Bunun sebebi de şu; tartışma tuhaf bir şekilde Dursun Çiçek tartışmasına dönüştürüldü. Dursun Çiçek hiç bir şey değil bu konuda. Esas olan, TSK’nın iç hizmetler kanununn 35’inci maddesinden gelen, ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı refleks geliştirme yetkisi olduğunu düşünmesi. 12 Eylül de buna dayandırılarak yapıldı. Ben, bu faaliyetlerin halen devam ettiğine eminim. Bunu engelleyebilecek yasal zemin ile yasal engeller ortaya konmadan ve ordunun siyasetle ilişikisini kesecek bir tutum belirlemeden bunları engellemek mümkün değil.
Her adımda uzlaşmaların yaşandığını söylediniz. Sürecin sonunda tüm farklı güçlerin genel bir anlaşmaya varabileceğini öngörebilir miyiz?
Bu, çelişkiler yumağı olarak devam edecek. Şuna dikkat edilmeli, son bir yıl içerisinde şahit olduğumuz başdöndürücü psikolojik savaş, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç bu kadar yoğun bir şekilde yaşanmamıştı. Bir deyim vardır; Osmanlı’da oyun bitmez. Bugün yaşadıklarımız da bunun bir tezahürüdür. İletişim araçlarının yoğun olarak kullanıldığı, psikolojik savaşın her tür aracıının devreye sokulduğu bir süreci yaşyoruz. Medya üzerinde yaşanan karşılıklı adımlar da sadece kafa karışıklığını arttırmakla kalmıyor, süreçten bıkma eğilimini de destekliyor.
Sürecin sonundan ümitli misiniz? Sadece AKP döneminde darbe girişimleri mi yargılanacak yoksa daha da büyüyüp Türkiye’nin geçmişiyle tam anlamda bir hesaplaşması halini mi alacak?
Silah depolarının bulunması, bir takım kontrgerilla unsurlarının gözaltına alınması ve bunların davaya dahil edilmesi toplumun demokrasi isteyen kesimlerinde çok ciddi bir beklenti oluşturmuştu. Ama ortaya çıktı ki bu isimler bu suçlarından dolayı yargılanmıyorlar. Yani faili mechul cinayetler konusunda ciddi rol sahibi olduğunu bildiğimiz, bunun olduğuna dair kamuoyunun kanaat getirdiği isimler şu anda yargılanıyor ama bu suçlarından ötürü değil.
Çünkü Ergenekon faaliyetlerini yürütenler bunların zaten devletin asli faaliyeti olduğunu düşünüyorlar. Tuhaf bir demokrasi anlayışı var bu anlamda. Halka yöneltilmiş olan saldırılarla genel olarak ilgilenen savcı yok ortalıkta. Ortalıkta olanlar Ergenekon soruşturmasının yönünü de tayin ettiler ve soruşturmayı darbe girişimi kapsamına hapsettiler.
Şu soruyu sormak gerekiyor; Nasıl oluyor da darbe girişiminde bulunanlar yargılanıyor da darbe yapmış, Türkiye’nin anatomisini değiştirenler yargılanmıyor? Başarılı darbe iktidar getirir, başarısız darbeler yargılanır.
URL: http://www.ntvmsnbc.com/id/25020165/
http://www.ntvmsnbc.com/ - 12.11.2009
11 Kasım 2009 Çarşamba
Graham Fuller'den Çarpıcı Analizler: 'Türkiye artık Batı'nın sadık müttefiki değil'
Türkiye'nin son zamanlarda dış politikasında ardarda attığı adımlar, dünyada da ilgi uyandırmaya başladı.
Suriye ile vizelerin kalkmasına, Irak'la ortak kabine toplantılarına, Ermenistan'la imzalanan protokollere, İran'la karşılıklı davetlere, İsrail'le gerginliğe ve Orta Doğu'dan Balkanlar'a dek uzanan arabuluculuk girişimlerine, acaba Türkiye dışında nasıl bakılıyor?
Değerlendirmelerimize ABD'den Graham Fuller ile başlıyoruz.
Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA'in bünyesindeki Ulusal İstihbarat Konseyi'nin eski başkan yardımcısı olan Graham Fuller, Türkiye hakkında birkaç kitabın da yazarı.
ED: Türkiye'nin son zamanlarda dış politikasında birkaç cephede birden, Ermenistan'da, Suriye'de, Irak'ta attığı adımları ve tüm arabuluculuk çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Graham Fuller: Yeni birşey yok burada. Neredeyse 10 yıldır aynı ana hatlar ve siyaset vizyonları geçerli. Türk dış politikasının pekçok ileri geleni ve aydınlar, daha AKP iktidara gelmeden tüm komşularla ilişkileri geliştirmeyi, yani "sıfır düşman" politikasını düşünüyordu. Belki Ermeni ve İsrail boyutları Batı kamuoyunda daha fazla dikkat çekti. Suriye ve Irak boyutu ise daha az konuşuldu.
ED: Peki temelleri dediğiniz gibi 10 yıl önceye de dayansa, Türk dış politikasındaki bu değişimin sebebi ne sizce? Soğuk Savaş'ın bitmesi mi örneğin?
GF: Bence Türkiye'nin, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde modern cumhuriyet kurulduğundan beri doğal olmayan bir dünya görüşü vardı. Mustafa Kemal Atatürk'ün 1. Dünya Savaşı'nın sonunda Türkiye'yi Avrupalı emperyal güçlerin emellerinden kurtarmak ve modernleştirmek için yaptıklarına büyük saygı duyuyorum.
Ama aynı zamanda Türkiye'nin, Asyalı ya da Orta Doğulu geçmişi ile ilişkisini tamamen kesmesi, yalnızca Avrupa ile ilişkiler kurması konusunda ısrarcı oldu.
"Türkiye artık eski deyişle "Batı'nın sadık müttefiki" değil. Ama Batı'nın reçetelerini uygulamasa bile, yaptıklarından Batı da faydalanacak."
Eski CIA yöneticisi Graham Fuller
Tabii Atatürk'ten sonra, Soğuk Savaş başladı. Yüzyıllardır Türk İmparatorluğu'nun düşmanı olan Rusya, yine sahneye çıktı.
Sonra Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla, Türkiye'nin saldırıya uğrama korkusu epey azaldı. İkincisi Kafkaslar'ı, İran'ı, Orta Asya'yı, Orta Doğu'yu, Arap dünyasını kapsayan, içinde yaşadığı ve yıllardır kendisinden uzakta tuttuğu bölgeye daha normal bir bakış açısıyla bakabilmeye başladı.
Şunu da eklemeliyim ki Batı da Türkiye'nin bu bölgelerle ilişki kurmasını istememişti. Onlar Türkiye'nin sadık bir NATO müttefiki olarak kalmasını istedi. Türkiye'nin, doğusu ve güneyindeki çıkarlarını gözardı etti.
ED: Sonra ne oldu? Batı fikrini değiştirdiği için mi Türkiye bu bölgelere yönelebildi?
GF: Bence Batı, Türkiye'nin dış politika ufkunun genişlediği gerçeğini kabul etmek zorunda kaldı. Örneğin Bush yönetimi, Türkiye'nin İran ve Suriye ile iyi ilişkiler kurmasından son derece mutsuzdu. Washington o dönemde her iki yönetimin de dışlanmasını istiyordu. Washington Türkiye'nin, Rusya'yla, Çin'le ilişkilerini geliştirmesini istemiyordu. Bunun kendi işini zorlaştırdığına inanıyordu. Zorlaştırıyordu da; ters düşüyordu.
Ancak bence Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye devam etti. Ve benim gibi pekçok dış gözlemci, Türkiye'nin Suriye, İran ve diğer sorunlu ülkelerle bağlarını güçlendirmesinin, Amerikan yönetimi bunu anlamasa ve kabul etmese bile, Amerikan çıkarlarına da hizmet ettiği görüşündeydi.
Yeni politikanın meyveleri
ED: Bir de bu politikanın elde ettiği sonuçlara bakalım o zaman. Türkiye'nin oynamaya çalıştığı roller arasında son zamanlarda arabuluculuk çabaları öne çıkıyor. Suriye ile İsrail arasında, İran ile Batı arasında, Sırbistan ile Bosna-Hersek arasında, Pakistan ile Afganistan arasında... Ama bazı çevreler de diyor ki, "Bunların hiçbirinden somut bir sonuç alınamadı." Siz katılıyor musunuz?
GF: Somut sonucu nasıl ölçtüğünüze bağlı. Ben yıllarca Türk dış politikası üzerinde çalıştığım dönemde, hemen hemen her komşusuyla düşmanca ilişkileri olduğunu hatırlıyorum. Sonra 2000 senesi civarında bu birdenbire değişti; komşularıyla iyi geçinmeye karar verdi. Bu başlıbaşına büyük bir değişim.
"(Türkiye) tarihinde ilk defa Irak'ı "Kürtlerin yaşadığı bir sınır" olarak değil de, bir ülke olarak görüyor. "
Graham Fuller
Artık bölgesinde yalnız değil, sadece NATO üzerinden dile getirilen Amerikan çıkarlarını temsil eden bir ülke olarak görülmüyor. Artık Türkiye'nin tüm bölgede çıkarları var. Bunları akıllıca; tarihi, jeopolitiği ve çıkarlarda karşılıklılığı gözönünde bulundurarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu sayede de yıllardır süregiden bazı gerginlikleri gevşetmeye, çözmeye yardımcı oluyor. Son derece olumlu.
Zaman alacak tabii, bir gecede olacak işler değil bunlar. Ama bence Türkiye, bölgede hemen herkesin faydalanabileceği bir şekilde, son derece akıllıca hareket ediyor.
ED: 2000'de "birdenbire" bir değişimden söz ettiniz az önce ama, ben bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Birdenbire olur mu bu işler?
GF: Birdenbire dememeliyim... Bence uzun zamandır Türk dış politikasının ileri gelenleri içinde bazı çevreler, yalnızca ABD'nin ve NATO'nun bölgedeki uzantısı olma konusunda kuşku duymaya, bunun Türkiye'nin çıkarlarına tamamen hizmet etmediğine inanmaya başlamıştı. Bunu sadece İslamcılar düşünmüyordu; asla böyle olmadı. Kemalistler de, ordu da, sol da, başka çevreler de Türkiye'nin çıkarlarının "ABD ile sıkı fıkı dost" olmaktan öteye geçtiği görüşündeydi.
Yani bence bu hareket AKP iktidara gelmeden önce de büyüyordu ama AKP, özellikle de Ahmet Davutoğlu dışişleri bakanı olduktan sonra daha ciddi adımlar atmaya başladı. Dışişleri bakanlığı da bunu, yani ABD ve Avrupa ile birlikte çalışan, AB üyesi olmayı hedefleyen ama aynı zamanda Rusya ile, Çin ile, Arap dünyası ile, Kafkaslarla, Orta Asya ile, Akdeniz'le, Afrika ile çalışan bir dış politika vizyonunu büyük ölçüde destekliyor bana kalırsa. Türkiye'de dışişleri bakanlığının, sayıları giderek azalan Amerikan yanlısı kuşağı dışında buna karşı çıkan olduğunu sanmıyorum.
Tabii gereksiz yere Amerika'yı, Avrupa'yı ya da başka bir ülkeyi kendinden soğutmamak lazım. Ama Türkiye'nin, Amerikan çıkarlarına birebir paralel olmayan çıkarları olabileceğini kabul etmekte, hatta işin doğrusunu söylemek gerekirse kendi bölgesinde son 10 yılda Amerika'nın izlediği politikalardan daha akıllıca davrandığını kabul etmekte bir sorun görmüyorum. Türkiye artık eski deyişle "Batı'nın sadık müttefiki" değil. Ama Batı'nın reçetelerini uygulamasa bile, yaptıklarından Batı da faydalanacak.
Bence AKP'den sonra iktidara gelecek hükümet döneminde de bu politika genel hatlarıyla devam edecek. Belki ufak tefek değişiklikler olabilir ama çıkarları için çevresine 360 derecelik bir açıyla bakmaya devam edecek.
Sıfır sorun
ED: Peki bir başka dış politika amacına geçelim öyleyse, Davutoğlu'nun sık sık sözünü ettiği "sıfır sorun" politikası. Yani bölgede herkesle iyi geçinme, örneğin Irak'ta hem Sünniler hem Şiiler ile yakın temasta olma amacı. Bu mümkün mü sizce?
GF: Doğru, daha zor. Ama eğer Türkiye'nin öıkarları, Irak'ın uzun erimli istikrarını gerektiriyorsa, o zaman Türkiye'nin "Biz Sünni bir ülkeyiz, o yüzden Irak'ta Sünnilerle çalışır, Şiileri görmezden geliriz" demesi büyük miyopluk olur.
"Obama yönetimi ne yazık ki bazı açılardan Bush yönetiminin yalnızca bakış açısını değil, hem Bush hem de ondan önce Clinton yönetimleriyle çalışmış dış politika uzmanlarını da miras aldı. Amerikan hegemonyası, Amerikan hakimiyeti vizyonu sürüyor."
Graham Fuller
Türkiye bence bu konuda gayet gerçekçi ve nesnel davranıyor. Tarihinde ilk defa Irak'ı "Kürtlerin yaşadığı bir sınır" olarak değil de, bir ülke olarak görüyor. Tabii herkesi memnun edemezsiniz; örneğin şu anda Azerbaycan şikayetçi. Bazı bedeller ödeniyor tabii ve hemen her ülke, Türk dış politikasının bir unsurundan rahatsız ama bu yine de, bu ülkelerin iç sorunlarını kaşıma stratejisinden daha iyidir. Özellikle de kendi politikaları çok miyopça olan Washington ya da NATO'nun isteğiyle kaşımaktan..
ED: AKP yönetiminin bir de "bölgesel güç" olma hedefi var. Az önce sözünü ettiğimiz şeyleri yapmak, bölgesel güç olmaya yeterli midir? Yoksa başka şartları mı vardır bunun? Sonuçta bölgesel güç olmak isteyen başka ülkeler de var bu coğrafyada: İran, Mısır, Pakistan...
GF: Tabii. Bence bölgesel güç olmanın birkaç şartı var: Ülkenin büyüklüğü, ekonomik önemi, askeri gücü ve diplomatik faaliyetlerin boyutu... Bence Türkiye büyük, nüfusu kalabalık, iyi bir sanayi temeli olan, Orta Doğu bölgesinin kuşkusuz en gelişmiş ülkesi. Güçlü bir ordusu, Batı ile iyi ilişkileri, imparatorluk döneminden beri var olan bir diplomasi geleneği, becerikli bir dışişleri bakanlığı, eğitimli bir ordusu var. Tabii Türkiye pekçok açıdan örneğin bir ABD, Çin ya da AB kadar önemli olamaz. Ama attığı adımlar sayesinde bölgesindeki ülkelerin katılımı ve yardımı başvurduğu bir önemli bir aktör olabilir. Özellikle de amaçlarının bilgece, akıllıca olduğuna inandırırsa.
Yeni-Osmanlıcılık
ED: Bu da bizi yeni-Osmanlıcılık tartışmasına getiriyor. O bölgeyi yıllardır bir imparatorluk olarak yönetmiş olmanın, bölgeyi tanımak açısından avantajları var kuşkusuz. Ama dezavantajları da yok mu? Örneğin kuşkulu yaklaşımlar, tarihin yükü...
GF: Bu ilginç bir soru. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Arap dünyasının tarihine bakacak olursanız Arapların, kendilerini Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçasıyken koruyan Türklerin onları 1. Dünya Savaşı'nın sonunda terk etmesine ve Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmelerine izin vermesine müthiş öfkelendiğini görürsünüz. Sonra da tüm sorumluluğuna, çıkarlarına, bağlantılarına ve hatta Orta Doğu'nun kültürüne sırt çevirdi.
Ve tabii Soğuk Savaş döneminde Türkiye %100 Batı'nın ve ABD'nin yanında yer aldı. Arap dünyasının da askeri yardıma ihtiyacı vardı ve bunu Sovyetler Birliği'nden aldı. Bu da gerginliği artırdı.
"Türkiye, İsrail'le çok kısa bir aşk yaşadı ve bu dönemde eğer İsrail'e yakın durur, Suriye'ye, İran'a, Filistinlilere ve başkalarına düşman olursa Amerikan Kongresi'nin, tüm Türk çıkarlarını destekleyeceğini umdu. O günler artık geçmişte kaldı."
Graham Fuller
Fakat bu şimdi sona erdi ve ben Arap dünyasında kötü anılar kaldığına inanmıyorum. Suriye, Türkiye'nin nihayet kendisiyle ilgilenmesini büyük coşkuyla karşıladı. Başka Arap ülkeler, Türkiye'nin "İslamcı partilere nasıl davranmalı?" meselesini çözmesini beğeniyle izliyor. Türkiye artık İslamcı bir partiyi, tabii ılımlı bir İslamcı partiyi sistemine entegre etmiştir. Bu süreçte bu parti de birşeyler öğrendi, olgunlaştı, genişledi. Ve bir noktada bu parti normal yollardan, seçimle iktidardan inecek. Türkiye de İslamcı partileri sisteme katma döngüsünü tamamlamış olacak.
O bölgede başka hiçbir ülke bunu başardığını söyleyemez. Onların İslamcı partilerle çok düşmanca, olumsuz, tehlikeli ilişkileri var. Bu yüzden Türkiye bölgede hem İslamcı partiler, hem de hükümetler tarafından merakla izleniyor.
ED: Siz de şimdi Suriye'den söz ettiniz. Türkiye'de bir Suriye-Irak-Türkiye üçgeninden, AB'den ilham alan bir "Mezopotamya Birliği'nden" bahsediliyor. Sizce bu, örneğin İran'ı kaygılandıracak bir gelişme olmaz mı?
GF: Evet, büyük olasılıkla bazı açılardan kaygılandıracak. Ama bu Türkiye'nin, İran'la çok iyi ilişkiler kurmaya çalışmasına engel değil. Irak, Suriye ve Türkiye arasındaki bir ortaklığın İran'a karşı bir hareket olduğunu aklımın ucundan bile geçirmem. İran kısmen böyle görebilir ama bence ilerde İran'ı buna dahil etmek bile mümkün. Çünkü bu ideolojik, etnik, dini ya da mezhepsel bir oluşum değil. Bu yüzden de bölge istikrarına doğru atılmış çok olumlu bir adım olarak görüyorum.
Obama'nın bakışı
ED: Sizce Obama yönetimi nasıl bakıyor bu gelişmelere?
GF: Bence birbirinden çok farklı değerlendirmeler yapılıyor. Obama yönetimi ne yazık ki bazı açılardan Bush yönetiminin yalnızca bakış açısını değil, hem Bush hem de ondan önce Clinton yönetimleriyle çalışmış dış politika uzmanlarını da miras aldı. Amerikan hegemonyası, Amerikan hakimiyeti vizyonu sürüyor. Bunu Obama biraz daha akıllıca ve düşünceli olarak yapmaya çalışıyor; Bush yönetimi daha kabaca, sertçe yapmaya çalıştı ve başarısız oldu.
ED: Biraz daha açar mısınız bu bakış açısını?
GF: Bölgeye ya da dünyaya Amerikan liderliğini kabul ettirmek. "Uluslararası sahnede olup bitenin başlıca belirleyicisi ABD olacak, istikrara ve barışa hizmet eden Amerika'nın çıkarları dünya ülkelerinden çoğunun çıkarlarını da temsil eder." görüşü. Bence bu son derece demode bir görüş.Başka ülkelerin iradesine nüfuz etme çabası, hatta herkesten önce Amerika'nın çıkarlarına hizmet eder görüntüsü veren yapılar oluşturmak, bunların modası geçiyor.
Washington'un Türkiye ile yaşadığı sorunların bir sebebi de bu: Türkiye, Amerika'yı çıkarlarının başlıca vasıtası olarak görmüyor artık. Amerika, Türkiye'nin çok önemli bir bölgesel rol oynadığını ne kadar çabuk kabul ederse, bu politikaların olgunluğunu, ılımlılığını takdir ederse - ve bunlar ideolojik, mezhepsel, etnik temele dayanmayan politikalar olursa o zaman bölgeyi güçlendirecek, Soğuk Savaş ya da Bush yönetiminin uygulamaya çalıştığı "Herkes bizim bayrağımız altında toplansın." siyaseti gibi kutuplaştırma yaratmayacaktır.
İdeolojik bakış
ED: İyi ama Türkiye'de bazı çevreler bu yeni dış politikanın tamamen ideolojik olduğunu düşünüyor. AKP'nin İslamcı kökenleri nedeniyle bu bölgeyle ilgilendiğini söylüyorlar.
GF: AKP, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgede oynadığı tarihi ve jeopolitik rolü takdir ediyor. Ama bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun da ötesinde. Siz Suriye ve Irak'tan söz ettimiz ama ben de İran'a muazzam bir ilgi olduğu görüşündeyim ki bu ülke, asla Osmanlı'nın parçası olmadı. Burada "İslamcı" diyebileceğimiz tek şey, Türkiye'nin Müslüman dünyasının bir parçası ve hatta uzunca bir süre lideri olduğunu ve hala bu bölgede doğal bir rol oynayabileceğini kabul etmesidir.
Bence bu, Batı'ya düşman bir tutum değil. Ama tabii kendini yalnızca Batı'nın gözüyle tanımlamayı da reddediyor.
ED: Dolayısıyla da siz, Amerikalı gazeteci Stephen Kinzer'ın "Türkiye, Amerika'nın giremediği yerlere girebilir, konuşamadığı insanlarla konuşabilir, yapamadığı anlaşmaları yapabilir. Belki de Amerika bundan faydalanmalı." saptamasına katılıyorsunuz.
GF: Kesinlikle katılıyorum. Türkiye yalnızca "yapabilir" değil, yapıyor da. Giderek de daha sık yapacak. Amerikan diplomasi çevrelerinde ve Beyaz Saray'da, Türkiye'nin o anki Amerikan stratejisine ya da yöntemlerine uygun davranmasını bekleyenler, buna çok bozulacak. Çünkü artık Türkiye'yi doğrudan kontrol edemeyecekler.
Ama eğer akıllıca davranabilirlerse, bu tür faaliyetlerin, kendi başlarına kalkınmaya çalışan samimi bölgesel gruplaşmalar kurulması için önemli olduğunu görürler. Bu gruplaşmaların Batı karşıtı olmaları gerekmez, ama aynı zamanda Batı yanlısı ya da Batı'nın maşası da değillerdir.
İsrail'e yaklaşım
ED: Sizce ABD, İsrail ile son zamanlarda yaşanan gerginliklere nasıl bakıyor? Türkiye'de iki görüş var: Bir grup "Washington kızacak." diyor, diğeri ise "Bu aslında, Filistinlilerle barış yapmalarını sağlamak için İsraillilerin bölgede kendilerini biraz daha yalnız hissetmeleri gerektiğini düşünen Obama yönetiminin planı." diyor.
GF: Bence sözünü ettiğiniz ikinci görüş, en az son 10 yıldır yaşanan gelişmeleri dikkate almıyor. Türkiye, İsrail'le çok kısa bir aşk yaşadı ve bu dönemde eğer İsrail'e yakın durur, Suriye'ye, İran'a, Filistinlilere ve başkalarına düşman olursa Amerikan Kongresi'nin, tüm Türk çıkarlarını destekleyeceğini umdu. O günler artık geçmişte kaldı.
Bence Washington rahatsız. Amerikan Kongresi'nin, İsrail'in tüm isteklerine müthiş olumlu yaklaştığı bir sır değil. Amerikan dış politikasının ileri gelenlerinde İsrail'den yana ciddi bir önyargı var; nesnel ve bağımsız değerlendirmeler yapmaktan, İsrail ile Arap dünyası arasında bir denge kurmaktan acizler.
Türkiye ise bunu yapıyor ve bu sayede, Amerika'nın çok taraflı, dengesiz tutumuna eleştirel yaklaşan pekçok ülkenin takdirini topluyor. Türkiye'nin politikasının kaynağını Washington'da aramak, çılgınlık olur. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu konuda uzun süredir yazıp çiziyor. Filistin ile İsrail arasında taraf tutmuyor. Ve o bölgede hiçbir ülkenin uğruna uğraşmadığı bir denge tutturmaya çalışıyor.
BOP
ED: Son sorum: Az önce Obama yönetiminin "hakimiyetçi dünya görüşünü" sürdürdüğünden söz ediyordunuz. Sizce Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), yani ABD'nin Fas'tan Pakistan'a uzanan bir bölgede demokratik müttefiklere gereksinim duyduğu ve bu ortamı gerekirse zorla sağlaması gerektiği görüşü de sürüyor mu sizce?
GF: Çok zor bir konuya girdiniz. Öncelikle bölgede demokratikleşmenin gereğine %100 inandığımı söyleyeyim. Arap dünyasının en büyük sorunlarından birinin bunun eksikliği olduğuna, Arapların öfkesinin ve hayalkırıklığının altında bunun yattığına inanıyorum.
Ama bence Amerika'nın bölgeye demokrasiyi getirme çabaları bence başarısızlıkla sonuçlandı. Washington demokrasiyi asla bir ilke olarak desteklemedi. Rejimlerini değiştirmek istediği düşmanlarını cezalandırmak için kullandı. İran'da, Irak'ta olduğu gibi. Asla dostlarına vereceği bir hediye olarak görmedi. Dolayısıyla da Ürdün'de, Fas'ta, Suudi Arabistan'da, Mısır'da otoriter rejimlerle işbirliği yaptı.
Kısacası ben, Amerika'nın bölgede başını kendisinin çektiği bir demokratikleşme hareketine girişmemesi gerektiğine inanıyorum.
--------------------------------------------------------------------------------
http://www.bbc.co.uk/turkce/ozeldosyalar/2009/11/091110_turkey_grahamfuller.shtml
BBC Türkçe - 10.11.2009
Suriye ile vizelerin kalkmasına, Irak'la ortak kabine toplantılarına, Ermenistan'la imzalanan protokollere, İran'la karşılıklı davetlere, İsrail'le gerginliğe ve Orta Doğu'dan Balkanlar'a dek uzanan arabuluculuk girişimlerine, acaba Türkiye dışında nasıl bakılıyor?
Değerlendirmelerimize ABD'den Graham Fuller ile başlıyoruz.
Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA'in bünyesindeki Ulusal İstihbarat Konseyi'nin eski başkan yardımcısı olan Graham Fuller, Türkiye hakkında birkaç kitabın da yazarı.
ED: Türkiye'nin son zamanlarda dış politikasında birkaç cephede birden, Ermenistan'da, Suriye'de, Irak'ta attığı adımları ve tüm arabuluculuk çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Graham Fuller: Yeni birşey yok burada. Neredeyse 10 yıldır aynı ana hatlar ve siyaset vizyonları geçerli. Türk dış politikasının pekçok ileri geleni ve aydınlar, daha AKP iktidara gelmeden tüm komşularla ilişkileri geliştirmeyi, yani "sıfır düşman" politikasını düşünüyordu. Belki Ermeni ve İsrail boyutları Batı kamuoyunda daha fazla dikkat çekti. Suriye ve Irak boyutu ise daha az konuşuldu.
ED: Peki temelleri dediğiniz gibi 10 yıl önceye de dayansa, Türk dış politikasındaki bu değişimin sebebi ne sizce? Soğuk Savaş'ın bitmesi mi örneğin?
GF: Bence Türkiye'nin, Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde modern cumhuriyet kurulduğundan beri doğal olmayan bir dünya görüşü vardı. Mustafa Kemal Atatürk'ün 1. Dünya Savaşı'nın sonunda Türkiye'yi Avrupalı emperyal güçlerin emellerinden kurtarmak ve modernleştirmek için yaptıklarına büyük saygı duyuyorum.
Ama aynı zamanda Türkiye'nin, Asyalı ya da Orta Doğulu geçmişi ile ilişkisini tamamen kesmesi, yalnızca Avrupa ile ilişkiler kurması konusunda ısrarcı oldu.
"Türkiye artık eski deyişle "Batı'nın sadık müttefiki" değil. Ama Batı'nın reçetelerini uygulamasa bile, yaptıklarından Batı da faydalanacak."
Eski CIA yöneticisi Graham Fuller
Tabii Atatürk'ten sonra, Soğuk Savaş başladı. Yüzyıllardır Türk İmparatorluğu'nun düşmanı olan Rusya, yine sahneye çıktı.
Sonra Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla, Türkiye'nin saldırıya uğrama korkusu epey azaldı. İkincisi Kafkaslar'ı, İran'ı, Orta Asya'yı, Orta Doğu'yu, Arap dünyasını kapsayan, içinde yaşadığı ve yıllardır kendisinden uzakta tuttuğu bölgeye daha normal bir bakış açısıyla bakabilmeye başladı.
Şunu da eklemeliyim ki Batı da Türkiye'nin bu bölgelerle ilişki kurmasını istememişti. Onlar Türkiye'nin sadık bir NATO müttefiki olarak kalmasını istedi. Türkiye'nin, doğusu ve güneyindeki çıkarlarını gözardı etti.
ED: Sonra ne oldu? Batı fikrini değiştirdiği için mi Türkiye bu bölgelere yönelebildi?
GF: Bence Batı, Türkiye'nin dış politika ufkunun genişlediği gerçeğini kabul etmek zorunda kaldı. Örneğin Bush yönetimi, Türkiye'nin İran ve Suriye ile iyi ilişkiler kurmasından son derece mutsuzdu. Washington o dönemde her iki yönetimin de dışlanmasını istiyordu. Washington Türkiye'nin, Rusya'yla, Çin'le ilişkilerini geliştirmesini istemiyordu. Bunun kendi işini zorlaştırdığına inanıyordu. Zorlaştırıyordu da; ters düşüyordu.
Ancak bence Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye devam etti. Ve benim gibi pekçok dış gözlemci, Türkiye'nin Suriye, İran ve diğer sorunlu ülkelerle bağlarını güçlendirmesinin, Amerikan yönetimi bunu anlamasa ve kabul etmese bile, Amerikan çıkarlarına da hizmet ettiği görüşündeydi.
Yeni politikanın meyveleri
ED: Bir de bu politikanın elde ettiği sonuçlara bakalım o zaman. Türkiye'nin oynamaya çalıştığı roller arasında son zamanlarda arabuluculuk çabaları öne çıkıyor. Suriye ile İsrail arasında, İran ile Batı arasında, Sırbistan ile Bosna-Hersek arasında, Pakistan ile Afganistan arasında... Ama bazı çevreler de diyor ki, "Bunların hiçbirinden somut bir sonuç alınamadı." Siz katılıyor musunuz?
GF: Somut sonucu nasıl ölçtüğünüze bağlı. Ben yıllarca Türk dış politikası üzerinde çalıştığım dönemde, hemen hemen her komşusuyla düşmanca ilişkileri olduğunu hatırlıyorum. Sonra 2000 senesi civarında bu birdenbire değişti; komşularıyla iyi geçinmeye karar verdi. Bu başlıbaşına büyük bir değişim.
"(Türkiye) tarihinde ilk defa Irak'ı "Kürtlerin yaşadığı bir sınır" olarak değil de, bir ülke olarak görüyor. "
Graham Fuller
Artık bölgesinde yalnız değil, sadece NATO üzerinden dile getirilen Amerikan çıkarlarını temsil eden bir ülke olarak görülmüyor. Artık Türkiye'nin tüm bölgede çıkarları var. Bunları akıllıca; tarihi, jeopolitiği ve çıkarlarda karşılıklılığı gözönünde bulundurarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu sayede de yıllardır süregiden bazı gerginlikleri gevşetmeye, çözmeye yardımcı oluyor. Son derece olumlu.
Zaman alacak tabii, bir gecede olacak işler değil bunlar. Ama bence Türkiye, bölgede hemen herkesin faydalanabileceği bir şekilde, son derece akıllıca hareket ediyor.
ED: 2000'de "birdenbire" bir değişimden söz ettiniz az önce ama, ben bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Birdenbire olur mu bu işler?
GF: Birdenbire dememeliyim... Bence uzun zamandır Türk dış politikasının ileri gelenleri içinde bazı çevreler, yalnızca ABD'nin ve NATO'nun bölgedeki uzantısı olma konusunda kuşku duymaya, bunun Türkiye'nin çıkarlarına tamamen hizmet etmediğine inanmaya başlamıştı. Bunu sadece İslamcılar düşünmüyordu; asla böyle olmadı. Kemalistler de, ordu da, sol da, başka çevreler de Türkiye'nin çıkarlarının "ABD ile sıkı fıkı dost" olmaktan öteye geçtiği görüşündeydi.
Yani bence bu hareket AKP iktidara gelmeden önce de büyüyordu ama AKP, özellikle de Ahmet Davutoğlu dışişleri bakanı olduktan sonra daha ciddi adımlar atmaya başladı. Dışişleri bakanlığı da bunu, yani ABD ve Avrupa ile birlikte çalışan, AB üyesi olmayı hedefleyen ama aynı zamanda Rusya ile, Çin ile, Arap dünyası ile, Kafkaslarla, Orta Asya ile, Akdeniz'le, Afrika ile çalışan bir dış politika vizyonunu büyük ölçüde destekliyor bana kalırsa. Türkiye'de dışişleri bakanlığının, sayıları giderek azalan Amerikan yanlısı kuşağı dışında buna karşı çıkan olduğunu sanmıyorum.
Tabii gereksiz yere Amerika'yı, Avrupa'yı ya da başka bir ülkeyi kendinden soğutmamak lazım. Ama Türkiye'nin, Amerikan çıkarlarına birebir paralel olmayan çıkarları olabileceğini kabul etmekte, hatta işin doğrusunu söylemek gerekirse kendi bölgesinde son 10 yılda Amerika'nın izlediği politikalardan daha akıllıca davrandığını kabul etmekte bir sorun görmüyorum. Türkiye artık eski deyişle "Batı'nın sadık müttefiki" değil. Ama Batı'nın reçetelerini uygulamasa bile, yaptıklarından Batı da faydalanacak.
Bence AKP'den sonra iktidara gelecek hükümet döneminde de bu politika genel hatlarıyla devam edecek. Belki ufak tefek değişiklikler olabilir ama çıkarları için çevresine 360 derecelik bir açıyla bakmaya devam edecek.
Sıfır sorun
ED: Peki bir başka dış politika amacına geçelim öyleyse, Davutoğlu'nun sık sık sözünü ettiği "sıfır sorun" politikası. Yani bölgede herkesle iyi geçinme, örneğin Irak'ta hem Sünniler hem Şiiler ile yakın temasta olma amacı. Bu mümkün mü sizce?
GF: Doğru, daha zor. Ama eğer Türkiye'nin öıkarları, Irak'ın uzun erimli istikrarını gerektiriyorsa, o zaman Türkiye'nin "Biz Sünni bir ülkeyiz, o yüzden Irak'ta Sünnilerle çalışır, Şiileri görmezden geliriz" demesi büyük miyopluk olur.
"Obama yönetimi ne yazık ki bazı açılardan Bush yönetiminin yalnızca bakış açısını değil, hem Bush hem de ondan önce Clinton yönetimleriyle çalışmış dış politika uzmanlarını da miras aldı. Amerikan hegemonyası, Amerikan hakimiyeti vizyonu sürüyor."
Graham Fuller
Türkiye bence bu konuda gayet gerçekçi ve nesnel davranıyor. Tarihinde ilk defa Irak'ı "Kürtlerin yaşadığı bir sınır" olarak değil de, bir ülke olarak görüyor. Tabii herkesi memnun edemezsiniz; örneğin şu anda Azerbaycan şikayetçi. Bazı bedeller ödeniyor tabii ve hemen her ülke, Türk dış politikasının bir unsurundan rahatsız ama bu yine de, bu ülkelerin iç sorunlarını kaşıma stratejisinden daha iyidir. Özellikle de kendi politikaları çok miyopça olan Washington ya da NATO'nun isteğiyle kaşımaktan..
ED: AKP yönetiminin bir de "bölgesel güç" olma hedefi var. Az önce sözünü ettiğimiz şeyleri yapmak, bölgesel güç olmaya yeterli midir? Yoksa başka şartları mı vardır bunun? Sonuçta bölgesel güç olmak isteyen başka ülkeler de var bu coğrafyada: İran, Mısır, Pakistan...
GF: Tabii. Bence bölgesel güç olmanın birkaç şartı var: Ülkenin büyüklüğü, ekonomik önemi, askeri gücü ve diplomatik faaliyetlerin boyutu... Bence Türkiye büyük, nüfusu kalabalık, iyi bir sanayi temeli olan, Orta Doğu bölgesinin kuşkusuz en gelişmiş ülkesi. Güçlü bir ordusu, Batı ile iyi ilişkileri, imparatorluk döneminden beri var olan bir diplomasi geleneği, becerikli bir dışişleri bakanlığı, eğitimli bir ordusu var. Tabii Türkiye pekçok açıdan örneğin bir ABD, Çin ya da AB kadar önemli olamaz. Ama attığı adımlar sayesinde bölgesindeki ülkelerin katılımı ve yardımı başvurduğu bir önemli bir aktör olabilir. Özellikle de amaçlarının bilgece, akıllıca olduğuna inandırırsa.
Yeni-Osmanlıcılık
ED: Bu da bizi yeni-Osmanlıcılık tartışmasına getiriyor. O bölgeyi yıllardır bir imparatorluk olarak yönetmiş olmanın, bölgeyi tanımak açısından avantajları var kuşkusuz. Ama dezavantajları da yok mu? Örneğin kuşkulu yaklaşımlar, tarihin yükü...
GF: Bu ilginç bir soru. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Arap dünyasının tarihine bakacak olursanız Arapların, kendilerini Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçasıyken koruyan Türklerin onları 1. Dünya Savaşı'nın sonunda terk etmesine ve Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilmelerine izin vermesine müthiş öfkelendiğini görürsünüz. Sonra da tüm sorumluluğuna, çıkarlarına, bağlantılarına ve hatta Orta Doğu'nun kültürüne sırt çevirdi.
Ve tabii Soğuk Savaş döneminde Türkiye %100 Batı'nın ve ABD'nin yanında yer aldı. Arap dünyasının da askeri yardıma ihtiyacı vardı ve bunu Sovyetler Birliği'nden aldı. Bu da gerginliği artırdı.
"Türkiye, İsrail'le çok kısa bir aşk yaşadı ve bu dönemde eğer İsrail'e yakın durur, Suriye'ye, İran'a, Filistinlilere ve başkalarına düşman olursa Amerikan Kongresi'nin, tüm Türk çıkarlarını destekleyeceğini umdu. O günler artık geçmişte kaldı."
Graham Fuller
Fakat bu şimdi sona erdi ve ben Arap dünyasında kötü anılar kaldığına inanmıyorum. Suriye, Türkiye'nin nihayet kendisiyle ilgilenmesini büyük coşkuyla karşıladı. Başka Arap ülkeler, Türkiye'nin "İslamcı partilere nasıl davranmalı?" meselesini çözmesini beğeniyle izliyor. Türkiye artık İslamcı bir partiyi, tabii ılımlı bir İslamcı partiyi sistemine entegre etmiştir. Bu süreçte bu parti de birşeyler öğrendi, olgunlaştı, genişledi. Ve bir noktada bu parti normal yollardan, seçimle iktidardan inecek. Türkiye de İslamcı partileri sisteme katma döngüsünü tamamlamış olacak.
O bölgede başka hiçbir ülke bunu başardığını söyleyemez. Onların İslamcı partilerle çok düşmanca, olumsuz, tehlikeli ilişkileri var. Bu yüzden Türkiye bölgede hem İslamcı partiler, hem de hükümetler tarafından merakla izleniyor.
ED: Siz de şimdi Suriye'den söz ettiniz. Türkiye'de bir Suriye-Irak-Türkiye üçgeninden, AB'den ilham alan bir "Mezopotamya Birliği'nden" bahsediliyor. Sizce bu, örneğin İran'ı kaygılandıracak bir gelişme olmaz mı?
GF: Evet, büyük olasılıkla bazı açılardan kaygılandıracak. Ama bu Türkiye'nin, İran'la çok iyi ilişkiler kurmaya çalışmasına engel değil. Irak, Suriye ve Türkiye arasındaki bir ortaklığın İran'a karşı bir hareket olduğunu aklımın ucundan bile geçirmem. İran kısmen böyle görebilir ama bence ilerde İran'ı buna dahil etmek bile mümkün. Çünkü bu ideolojik, etnik, dini ya da mezhepsel bir oluşum değil. Bu yüzden de bölge istikrarına doğru atılmış çok olumlu bir adım olarak görüyorum.
Obama'nın bakışı
ED: Sizce Obama yönetimi nasıl bakıyor bu gelişmelere?
GF: Bence birbirinden çok farklı değerlendirmeler yapılıyor. Obama yönetimi ne yazık ki bazı açılardan Bush yönetiminin yalnızca bakış açısını değil, hem Bush hem de ondan önce Clinton yönetimleriyle çalışmış dış politika uzmanlarını da miras aldı. Amerikan hegemonyası, Amerikan hakimiyeti vizyonu sürüyor. Bunu Obama biraz daha akıllıca ve düşünceli olarak yapmaya çalışıyor; Bush yönetimi daha kabaca, sertçe yapmaya çalıştı ve başarısız oldu.
ED: Biraz daha açar mısınız bu bakış açısını?
GF: Bölgeye ya da dünyaya Amerikan liderliğini kabul ettirmek. "Uluslararası sahnede olup bitenin başlıca belirleyicisi ABD olacak, istikrara ve barışa hizmet eden Amerika'nın çıkarları dünya ülkelerinden çoğunun çıkarlarını da temsil eder." görüşü. Bence bu son derece demode bir görüş.Başka ülkelerin iradesine nüfuz etme çabası, hatta herkesten önce Amerika'nın çıkarlarına hizmet eder görüntüsü veren yapılar oluşturmak, bunların modası geçiyor.
Washington'un Türkiye ile yaşadığı sorunların bir sebebi de bu: Türkiye, Amerika'yı çıkarlarının başlıca vasıtası olarak görmüyor artık. Amerika, Türkiye'nin çok önemli bir bölgesel rol oynadığını ne kadar çabuk kabul ederse, bu politikaların olgunluğunu, ılımlılığını takdir ederse - ve bunlar ideolojik, mezhepsel, etnik temele dayanmayan politikalar olursa o zaman bölgeyi güçlendirecek, Soğuk Savaş ya da Bush yönetiminin uygulamaya çalıştığı "Herkes bizim bayrağımız altında toplansın." siyaseti gibi kutuplaştırma yaratmayacaktır.
İdeolojik bakış
ED: İyi ama Türkiye'de bazı çevreler bu yeni dış politikanın tamamen ideolojik olduğunu düşünüyor. AKP'nin İslamcı kökenleri nedeniyle bu bölgeyle ilgilendiğini söylüyorlar.
GF: AKP, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgede oynadığı tarihi ve jeopolitik rolü takdir ediyor. Ama bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun da ötesinde. Siz Suriye ve Irak'tan söz ettimiz ama ben de İran'a muazzam bir ilgi olduğu görüşündeyim ki bu ülke, asla Osmanlı'nın parçası olmadı. Burada "İslamcı" diyebileceğimiz tek şey, Türkiye'nin Müslüman dünyasının bir parçası ve hatta uzunca bir süre lideri olduğunu ve hala bu bölgede doğal bir rol oynayabileceğini kabul etmesidir.
Bence bu, Batı'ya düşman bir tutum değil. Ama tabii kendini yalnızca Batı'nın gözüyle tanımlamayı da reddediyor.
ED: Dolayısıyla da siz, Amerikalı gazeteci Stephen Kinzer'ın "Türkiye, Amerika'nın giremediği yerlere girebilir, konuşamadığı insanlarla konuşabilir, yapamadığı anlaşmaları yapabilir. Belki de Amerika bundan faydalanmalı." saptamasına katılıyorsunuz.
GF: Kesinlikle katılıyorum. Türkiye yalnızca "yapabilir" değil, yapıyor da. Giderek de daha sık yapacak. Amerikan diplomasi çevrelerinde ve Beyaz Saray'da, Türkiye'nin o anki Amerikan stratejisine ya da yöntemlerine uygun davranmasını bekleyenler, buna çok bozulacak. Çünkü artık Türkiye'yi doğrudan kontrol edemeyecekler.
Ama eğer akıllıca davranabilirlerse, bu tür faaliyetlerin, kendi başlarına kalkınmaya çalışan samimi bölgesel gruplaşmalar kurulması için önemli olduğunu görürler. Bu gruplaşmaların Batı karşıtı olmaları gerekmez, ama aynı zamanda Batı yanlısı ya da Batı'nın maşası da değillerdir.
İsrail'e yaklaşım
ED: Sizce ABD, İsrail ile son zamanlarda yaşanan gerginliklere nasıl bakıyor? Türkiye'de iki görüş var: Bir grup "Washington kızacak." diyor, diğeri ise "Bu aslında, Filistinlilerle barış yapmalarını sağlamak için İsraillilerin bölgede kendilerini biraz daha yalnız hissetmeleri gerektiğini düşünen Obama yönetiminin planı." diyor.
GF: Bence sözünü ettiğiniz ikinci görüş, en az son 10 yıldır yaşanan gelişmeleri dikkate almıyor. Türkiye, İsrail'le çok kısa bir aşk yaşadı ve bu dönemde eğer İsrail'e yakın durur, Suriye'ye, İran'a, Filistinlilere ve başkalarına düşman olursa Amerikan Kongresi'nin, tüm Türk çıkarlarını destekleyeceğini umdu. O günler artık geçmişte kaldı.
Bence Washington rahatsız. Amerikan Kongresi'nin, İsrail'in tüm isteklerine müthiş olumlu yaklaştığı bir sır değil. Amerikan dış politikasının ileri gelenlerinde İsrail'den yana ciddi bir önyargı var; nesnel ve bağımsız değerlendirmeler yapmaktan, İsrail ile Arap dünyası arasında bir denge kurmaktan acizler.
Türkiye ise bunu yapıyor ve bu sayede, Amerika'nın çok taraflı, dengesiz tutumuna eleştirel yaklaşan pekçok ülkenin takdirini topluyor. Türkiye'nin politikasının kaynağını Washington'da aramak, çılgınlık olur. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu konuda uzun süredir yazıp çiziyor. Filistin ile İsrail arasında taraf tutmuyor. Ve o bölgede hiçbir ülkenin uğruna uğraşmadığı bir denge tutturmaya çalışıyor.
BOP
ED: Son sorum: Az önce Obama yönetiminin "hakimiyetçi dünya görüşünü" sürdürdüğünden söz ediyordunuz. Sizce Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), yani ABD'nin Fas'tan Pakistan'a uzanan bir bölgede demokratik müttefiklere gereksinim duyduğu ve bu ortamı gerekirse zorla sağlaması gerektiği görüşü de sürüyor mu sizce?
GF: Çok zor bir konuya girdiniz. Öncelikle bölgede demokratikleşmenin gereğine %100 inandığımı söyleyeyim. Arap dünyasının en büyük sorunlarından birinin bunun eksikliği olduğuna, Arapların öfkesinin ve hayalkırıklığının altında bunun yattığına inanıyorum.
Ama bence Amerika'nın bölgeye demokrasiyi getirme çabaları bence başarısızlıkla sonuçlandı. Washington demokrasiyi asla bir ilke olarak desteklemedi. Rejimlerini değiştirmek istediği düşmanlarını cezalandırmak için kullandı. İran'da, Irak'ta olduğu gibi. Asla dostlarına vereceği bir hediye olarak görmedi. Dolayısıyla da Ürdün'de, Fas'ta, Suudi Arabistan'da, Mısır'da otoriter rejimlerle işbirliği yaptı.
Kısacası ben, Amerika'nın bölgede başını kendisinin çektiği bir demokratikleşme hareketine girişmemesi gerektiğine inanıyorum.
--------------------------------------------------------------------------------
http://www.bbc.co.uk/turkce/ozeldosyalar/2009/11/091110_turkey_grahamfuller.shtml
BBC Türkçe - 10.11.2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

