Günün Sözü

"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss

9 Kasım 2009 Pazartesi

Berlin Duvarı ve Türkiye

9 Kasım 2009, Berlin Duvarının, Batı ve Doğu Berlinlilerin ortak iradesi sonucu yıkılmasının ve tarihin derinliklerine gömülmesinin tarihidir. Bu yıkılış, ABD ile Sovyetler Birliği arasında, Mart 1946’da Winston Churchill’in ifade ettiği Baltıklardan Adriyatiğe uzanan “Demir Perde”nin sonu anlamına geliyordu. Bu tarihten itibaren, birer Sovyet uydusu konumundaki Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de hayata geçirecekleri devrimler ile başlarındaki komünist yönetimleri devirecekler, açık piyasa ekonomisinin ve liberal demokrasinin faziletleri! ile kucaklaşacaklardı. Demir Perde’nin sona erişi aynı zamanda Avrupa’nın yüzyıllar süren ayrılığının, AB şemsiyesi altında sona erecek süreci başlatması ve belki de en önemlisi Türkiye ile Batı arasındaki psikolojik ve maddi sınırların sona ermesi anlamına geliyordu.


Berlin Duvarı’nın yıkılışı bir süreçtir ve Sovyetler Birliği’nin 1991’deki dağılışı ile nihayete ermiştir. 1946’dan beri küresel düzende devam eden ideolojik ayrımlar sona ermiş ve dünya, tek küresel güç konumuna yükselen ABD ve onun temsil ettiği değerler için “düz”leşmiştir. Francis Fukuyama, bu durumu “tarihin sonu” olarak nitelerken, Samuel Huntington gibi muhafazakârlar için “Medeniyetler Çatışması”na giden sürecin başlangıç işareti verilmekteydi. ABD’nin dönemin çiçeği burnundaki Başkanı George W. Bush’a göre ise “yeni bir dünya” düzeninin kapıları sonuna kadar açılmaktaydı. Bush için “yeni dünya düzeni” ABD’nin tek hegemon güç olduğu bir çerçeve anlamına geliyordu ki Charles Krauthammer’de ünlü Foreign Policy dergisinde yayımladığı makalesinde bu durumu, “Amerika’nın üstünlüğü, onun askeri, diplomatik ve ekonomik varlıkları ile dünyanın herhangi bir bölgesindeki çatışmaya kendisini dâhil etmeye karar verdiğinde nihai sonuca ulaştıracak aktör olacak ülke olmasına dayanmaktadır” diyerek, desteklemekteydi. Ne var ki görünen gerçek çok daha farklıydı ve tüm bu tahminler son 20 yılda meydana gelen gelişmeler ile yanlışlanacaktır. Belki de sadece birisi, dünya için tam bir felaket anlamına gelecek “Medeniyetler Çatışması” tezi, 11 Eylül 2001’de gerçekleşen saldılar ile gerçekleşmeye en yakın noktaya ulaşmıştı. Ne var ki küreselleşme ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, küresel bir kamuoyunu harekete geçirerek ve organize ederek, söz konusu tezi de sona erdirmese de, önemini kaybettirecektir. Evet, Berlin Duvarı’nın yıkılması, dünya düzeninin, küreselleşme ve iletişim teknolojilerindeki olağanüstü gelişim sayesinde, henüz tam anlamıyla kavrayamadığımız ama ipuçlarını gördüğümüz yeni bir küresel sisteme geçiş sürecinin başlangıcını oluşturmaktaydı. Bir ironi olarak ya da tarihin bir cilvesi, Roma’dan sonra bugüne gördüğü en güçlü hegemon devletinin siyasi ve ekonomik olarak solmaya yüz tutacak gücünün de başlangıç fişeği atılmıştı. Bugün gelinen nokta hepimizin malumu, kürenin farklı bölgelerinde yükselen ve küresel güç olmaya namzet Çin, Hindistan, Brezilya gibi güçler, bununla birlikte tarihin hiçbir döneminde olgunlaşamayan bir küresel kamuoyundan söz edebiliyoruz. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile liberal demokrasinin taşıdığı değerler artık sadece Batı’ya ait olan bir kavram olmaktan çıkarak, tüm kürenin sahiplendiği bir niteliğe dönüştü.

Bu noktada Türkiye’ye dönecek olursak, Soli Özel dün, HaberTürk gazetesindeki yazısında Berlin Duvarı’nın yıkılışının “simgesel” olduğu ama “Soğuk Savaş’ın bitmesinin çok ötesinde anlamlarla yüklü olduğunu” ifade etmektedir. Bu tespiti Türkiye’ye uyarlayacak olursak iki tarih verilebilir. Bunlardan birincisi, 3 Kasım 2002 Genel seçimleri ve AK Parti’nin tek başına iktidara gelişi, ikincisi ise 3 Ekim 2005 tarihinde Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlama tarihinin alınmasıdır. 3 Kasım, milletin ortak iradesinin son 50 yıl içinde ilk kez bu kadar kuvvetli bir şekilde sandığa yansıdığı ve Soğuk Savaş dönemi siyaset temsilcilerinin, parlamento dışı bırakıldığı ya da muhalefete mahkûm edildiği, psikolojik bir bariyerin aşıldığı tarihi, 3 Ekim 2005 tarihi ise Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürleşme arayışında iç ve dış engelleri yıkan maddi eşik anlamına gelmekteydi. Bu çift taraflı mekanizma, AK Parti iktidarı ile Türkiye’nin, Berlin Duvarı’nın açtığı yolda yürüyen “Mavi Küre” ile bütünleşmesinin de önünü açmıştır. Soğuk Savaş döneminin “kanat” ülkesi Türkiye, Berlin Duvarı’nın düzleştirdiği bir dünyada “eksen” ülke konumuna yükselmiştir. Evrilmekte olan yeni küresel sistemde, bilgi, iletişim ve enerji ağlarının kesişme noktasında bulunan Türkiye için “muasır medeniyetler seviyesini yakalama hedefi” ilk defa bu kadar gerçekliğe dönüşme imkanı bulmaktaydı.

Türkiye, son 7 yıl içinde darbe planlarına, gizli yapılanmalara, e-bildirilere, Danıştay saldırısı gibi kanlı ve Hrant Dink cinayeti gibi sansasyonel eylemler ile kendisine yaşatılmak istenen “11 Eylül”lere prim vermemiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, birlikte ve ortak yaşamaya yönelik iradesinden vazgeçmemiş, kendisine yönelik tertip edilmek istenen psikolojik harekatları boşa çıkarmış; ekonomik refah ve demokrasiyi önceleyen yeni bir toplumsal iradeyi meydana getirmiştir. Bu gelişmeler bir tesadüf eseri değildir. Türkiye’de kitleler, şehirleşme ve eğitim kalitesinin yükselmesi, iletişim teknolojilerindeki gelişim sonucu çok daha hızlı ve etkin şekilde örgütlenmekte ve bilinçlenmektedir. Aynı zamanda kamusal alanın, hem dışsal hem de içsel gelişmeler neticesinde şeffaflaşması ve demokratikleşmesi de, kitlelerin mobilizasyonunu artırmaktadır. Bu gelişmeler sayesindedir ki, Berlin Duvarı’nın yıkılışını siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak ıskalayan Türkiye, yeniden doğal yatağına geri dönüyor. Bu dönüşe, Soğuk Savaşın yapıları, hukuk düzeni ve çerçevesi artık dar gelmektedir. Türkiye, konuşamadığı, tabu haline gelmiş birçok konuyu, çok sesli olarak tartışabilmektedir. Dış politikada, geliştirilen kavramsal çerçeve, küresel sistemin oluşturduğu elverişli şartlar ile birlikte, Türkiye’yi bölgesinin “düzen kurucu” bir bölgesel güç konumuna yükseltirken, küresel güç olma yoluna giden taşlarını da döşemektedir. Bu noktada Türkiye’nin toplumsal barışını temin etmesi kritik eşiği oluşturacaktır. Son dönemde Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere, AK Parti hükümetinin 7 yıllık iktidar döneminde siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda attığı adımlar ve son dönemde başlattığı “Demokratik Açılım Süreci” bu anlamda oldukça anlamlı ve destek olunması gereken bir aşamayı temsil etmektedir. Türkiye birçok uzman ve yazarın ifade ettiği gibi bundan 5-10 yıl öncesinde konuşulamayacak hatta hayal edilemeyecek hususları tartışabiliyorsa, zihinlerdeki Berlin Duvarları da yıkılıyor demektir. Bu süreç toplumun tüm taraflarınca ve kurumlarınca sorumlu bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Ne yazık ki siyasal kanatta CHP ve MHP temsilcilerin de bu sorumluluğu gözlemlemek mümkün değildir. Son derece sığ bir demagoji, popülizm ve vizyonsuzluk gözlemlediğimiz söz konusu siyaset kurumları, temsil ettikleri kitleleri yanlış yönlendirmekte ve Türkiye’nin önüne yeni setler oluşturma çabasına girişmekteler. CHP ve MHP, Soğuk Savaş’tan arta kalan bir toplum ve dünya tasavvurunun sözcülüğünü yapmakta ve bekçiliğini yürütmektedirler. Bu siyasal kurumlarımızın siyaset alanında yaşattığı boşluğu, sivil toplum kuruluşlarının ve iş dünyasının doldurması bir zorunluluktur. Bu yönde de olumlu işaretler gelmektedir. CHP ve MHP gibi siyasal yapılar mevcut düzeni sürdürme hususunda ısrarcı olurlarsa belki kısa dönemde başarılı olabilirler ama uzun dönemde kaybeden kendileri olacaktır.

Türkiye, 3 Kasım 2002’de çıktığı ve 3 Ekim 2005’te perçinlediği, duvarlarını 1989 yılında yıkan dünya ile bütünleşme yolunda hızla yol almaktadır. Bu yolda, Türkiye bıçak sırtında giden bir ülkeyi de andırmaktadır. Türkiye’nin Berlin Duvarı çöktükten sonraki dönemin Rusya’sına mı benzeyeceği yoksa kendisini yeniden inşa eden Almanya mı olacağı da yapacağı tercihlere bağlı olarak değişecektir. İkinci seçenek için zamanın ruhuna uygun olarak düzenlenecek ve şu an toplumun büyük kesiminin de üzerinde mutabık olduğu “Yeni Anayasa”nın oluşturulması bir zorunluluktur. Bu yönde atılacak bir adım, Türkiye’nin önündeki gerçek “Berlin Duvarı”nın yıkılışına sebep olacak ve 21. yüzyıla giden yolu somutlaştıracaktır.

Sernur Yassıkaya
09.11.2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder