Günün Sözü

"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss

19 Kasım 2009 Perşembe

Türkiye; Eksen Kuran Ülke

Türkiye ve çevre coğrafyası ile ilgili herhangi bir ideolojik ve kavramsal bagaj taşımayan bir birey düşünelim. Bu bireyin önüne Türkiye’yi ve çevre coğrafyasını gösteren bir harita konuyor, sonrasında ise harita dahilindeki ülkelerle ilgili ekonomik, siyasi, tarihi ve kültürel bilgiler yorumsuz olarak sunuluyor ve Türkiye’nin söz konusu ülkelerle nasıl bir ilişkiler bütünü yürütmesi gerektiği kendisine soruluyor; cevap ne olurdu? Aşağı yukarı bugünkü dış politika çerçevesini anlatacağını iddia edebiliriz. Çünkü Türkiye gibi kaderini coğrafyasının çizdiği bir ülkenin vasatı dahi bunu gerektirmektir. Bu vasatın gelişmesi, ekonomi, askeri ve siyasi standartların işleyişine göre düşer veya yükselir. Türkiye, son yıllardaki atılımları ile bu vasatı aşarak yükseliş dönemine girmiştir. Son birkaç haftadır yaşadığımız eksen tartışmalarının kökeni de burada saklıdır. Açıktır ki ekonomik, siyasal ve askeri olarak küresel standartlara yaklaşan bir Türkiye’nin “Kuzey Kore” veya “İzlanda” olmasını beklemek haksızlık olacaktır.


Küreselleşmenin, Berlin duvarının yıkılmasından sonra kürenin her noktasına etkin nüfuzu ve oluşturduğu yeni denklemler, Türkiye için yeni fırsat kapılarının açılmasına sebep olmuştur. Türkiye’nin bu fırsatlardan özellikle Deniz Zeyrek’in 17 Kasım tarihli Radikal gazetesindeki yazısında ifade ettiği gibi doksanlı yıllarda TSK’nın öncelikli belirleyici olduğu “güvenlik eksenli” dış politikalar nedeniyle tam anlamıyla faydalanamadığını görmekteyiz. Ama söz konusu yıllarda, temelini Özallı yıllarda atılan liberal eksenli ekonomik ve siyasal politikaların açtığı yolda, Türkiye’de gelişen sivil toplum ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden yükselen yeni sermaye akımının oluşturduğu dalga, bir noktada küreselleşen dünya ile bütünleşecekti. Başbakanlık Başdanışmanı Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın da ifade ettiği gibi Türkiye toplumu “Hz. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir nokta belirledi”, “ayağını oraya sağlam bastı” ve sonrasında “bütün dünya benimdir” diyerek, ilgisini büyük resme yöneltti. Ayrıca küreselleşmenin getirdikleri ile beraber “güç” tanımında kritik değişimin yaşanması ve “askeri” gücün sabit değişken olmaktan çıkarak, liberal ekonomi ve insan hakları gibi moral değerlerin belirleyiciliğinin artması, ülkeler arası güçler dengesinde değişimi de beraberinde getirdi. Yumuşak Güç kavramının yaratıcısı Joseph S. Nye’ın da ifade ettiği gibi küresel düzenin en güçlü askeri gücü ABD’nin dahi yeni dünya’da etkinliği sınırlı olacaktı. Nye, günümüz dünyasında “bağlar ve bağlantıda olma durumu, amaca uygun gücün önemli bir kaynağı haline geliyor” diyerek, ülkeler arasında artan işbirliği ihtiyacını da ortaya koymaktadır.

Tüm bu değişim ortamında Türkiye’nin kendisini sadece ABD’ye veya Batı eksenli bir dış politika tercihine mahkûm etmesinin “gerçekçi” bir dış politika seçeneği olamazdı. Yeni dış politika tercihinin ilk sonuçlarından birisi, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca sadece “güvenlik” merkezli parametreler ile yaklaştığı, güney ve kuzeyine “barış havzası” metaforu çerçevesinde yeni bir siyasal dille yaklaşması olmuştur. Bu noktada vasat asılmıştır. Enerji’nin uluslararası politikada artan gücü ve etkisi, bu vasatın aşılmasında etkin bir manivela olurken, esas özü Türkiye’nin yükselen ekonomik gücü, sosyal dinamizmi ve artan siyasal etkinliği oluşturmuştur. Bu çerçevede Türkiye yalnızca bir “köprü ülke” olmaktan çıkarak, önce bir “eksen” ülke olmuş ve giderek “eksen değiştiren ülke” konumuna da yükselmiştir. Türkiye bir çekim merkezi haline dönüşmüştür. Avrupa’nın yavaş yavaş da olsa etkisini daha önemlisi inandırıcılığını yitirdiği, değişen dünya ile uyumunun sorgulandığı bir dönemde Türkiye, diğer devletler için “öncelikli duraklardan birisi” konumuna yükselmiştir. Bu durum ister istemez kimi ülkelerin mevcut konumlarının sarsılmasına ve Graham Fuller’in deyimiyle bir dönem “Batı’nın sadık müttefiki” Türkiye’nin uyguladığı dış politika Batı’dan giderek bağımsızlaşmaktadır. Sadece Cumhurbaşkanı ve diğer ilgili hükümet yetkililerinin Ekim 2009’da Türkiye içi ve dışında gerçekleştirdikleri temasları dahi eksen tartışmalarını boşa çıkartırken, Türkiye’nin “eksen kuran ülke” konumunu da belirlemektedir. Türkiye’nin Çin sınırından, Orta Avrupa’ya ve Afrika’ya kadar uzanan yeni etkinlik coğrafyası, Westfalya düzeninin kimi kurucu ülkelerini giderek rahatsız ettiği giderek daha fazla görülmektedir. Türkiye’nin düzen kurucu hamleleri, kimi kurulu düzenlerdeki fay hatlarını harekete geçirmiştir. Türkiye’nin oluşturduğu yeni eksen bir anlamda Westfalya düzeninin de sonu anlamına gelmektedir. Bu çerçevede son Fransa örneğinde görüleceği gibi, İsrail’deki aşırı sağ iktidar ile el ele vererek, Türkiye’den rol çalma ya da Fransa ile Almanya arasında son dönemde çok daha sıcaklaşan ve AB içinde yeni bir eksene! dönüşen ilişkilerini görerek “eksen değişimi” tartışmalarını yeniden okumak gerekmektedir.



Sernur Yassıkaya
19.11.2009

Ulus-Devlet Topluma Dar Geliyor, Ali Aslan, Anlayış, Kasım 2009

“Güçlü Devlet” Kavramı Kökten Değişti, Joseph S. Nye, Radikal, 15 Eylül 2009
Türkiye Artık Batının Sadık Bir Müttefiki Değil, Ebru Doğan, BBC Türkçe, 10 Kasım 2009
Dört Koldan Diplomasi, İbrahim Doğan Mesut Çevikalp, Aksiyon, 9-15 Kasım 2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder