Adalet Bakanı Sadullah Ergin, “Mahkeme yanlış bir uygulama yapmakla beraber bu akşam itibarıyla bu süreç de tamamlandı. Paket halen reform özelliğini korumaktadır. 12 Eylül’de herkes sandık başına daveti yapıyorum” diye konuştu. CHP’nin seçim çağrısına da yanıt veren Ergin, “Şu anda neferandum var, seçim yok” dedi.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, AK Parti Genel Merkezine girişinde gazetecilere parti adına gerekli açıklamaların yapıldığını ve söyleyeceklerinin kendi değerlendirmeleri olduğunu belirtti. ''İşin özüne girmesi Anayasa Mahkemesi'nin görevi değildir. Anayasa Mahkemesi yine bunu yapmıştır'' diyen Atalay, bunu onaylamanın mümkün olmadığını söyledi.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa Değişikliğine ilişkin aldığı kararı değerlendirirken, ''Anayasa Mahkemesi, Türkiye'de ikinci kez maalesef yetkisini aşmıştır. Anayasa ve yasalardan almadığı bir yetki kullanmıştır'' dedi.
AK Parti Grup Başkanvekili Suat Kılıç, Anayasa Mahkemesinin, Anayasa değişikliğiyle ilgili kararına ilişkin, ''Mahkemenin başvuruyu kabulü ve esasa ilişkin inceleme yapmasını Anayasa'nın, Anayasa değişikliklerine ilişkin hükümleri bakımından aykırılık olarak görüyorum'' dedi.
AK Parti Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ da "Bu hayırlı bir karar değildir. Anayasa Mahkemesi, koruduğunu iddia ettiği hukuk devleti ilkesini ihlal etmiştir. Anayasa Mahkemesi siyasi denetim yapmıştır. Hukuk devletini, anayasayı tanımamıştır. Üyeler de verdikleri oyun anayasaya uymadıklarını kendileri de biliyordur. Ben bir hukukçu olarak böyle bir karardan hicap duyuyorum." şeklinde konuştu.
Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Anayasa Mahkemesinin Anayasa değişikliği paketine ilişkin kısmi iptal kararı ile ilgili olarak, ''Kurallara herkes uyacak. Herkes kuralların içinde olacak. Bazıları üstünde, bazıları altında olmaz. 'Anayasa kuralları herkesi bağlar' derken, Anayasa Mahkemesi üyelerini de bağlar'' dedi.
TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, ''Anayasa Mahkemesi'nin bu yetki gasbı, siyaset kurumunun ve parlamentonun itibarını zedeleyecek ve demokraside zafiyet sorunu yaratacaktır'' dedi.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kısmi iptal kararının kendilerini tatmin etmediğini söyledi. Kılıçdaroğlu, 12 Eylül’deki referanduma ret oyu vereceklerini belirterek “Hayırda hayır vardır” dedi.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Anayasa paketinde kısmen iptal edilen maddelerin, demokratik hukuk devleti ilkelerine aykırı bulduklarını söyledi.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa değişikliği paketine ilişkin kısmi iptal kararını 'fevkalade olumlu bulduğunu'' belirtti.
HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, Anayasa paketinin kısmi iptal etmesinin hükümeti memnun ettiğini savundu. Özbek, “Timsah gözyaşları döküyorlar. Gözlerinin içi gülüyordu” dedi.
CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, Anayasa Mahkemesinin, anayasa değişikliği paketine ilişkin kararına ilişkin, "Sorunumuz o 2 maddeyle ilgilidir, 2 madde referanduma gitmeyecekse, hayırlı uğurlu olsun" dedi.
CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek ise "Kılıç’ın açıklamasına göre iki madde referandum dışı kalacak. CHP’nin esas itirazı, hukuk devletini ihlal eden düzenlemeler şeklinde olduğu için bu iki maddeyeydi. Bu durumda CHP’nin itirazları dikkate alınmış oluyor. Diğer maddelerin referanduma gitmesi halinde evet oyu vereceğimizi söylemiştik" dedi.
CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin de "Anayasa Mahkemesi, bir orta yol bulmaya çalışmış. Pratikte çok sağlıklı bir sonuç çıkaracağını zannetmiyorum. Karar beni tatmin etmedi. Biz de üyelerin seçim şekline itiraz ediyorduk, seçim şekli bizim istediğimiz şekilde oldu" şeklinde konuştu.
CHP Afyonkarahisar Milletvekili Halil Ünlütepe ise "Sayın Cumhurbaşkanı’nın referanduma sunduğu madde metni, Anayasa Mahkemesince müdahale edilerek, değişiklik yapılıyor. Dolayısıyla iki madde referanduma gitmiyor. CHP’nin dediği gibi iki maddenin dışında halk oylaması yapılıyor. Bu iki maddenin dışında referanduma gidilmesi halinde destek olacağımızı, başından beri söyledik. İstediğimiz oldu. Bu iki maddedeki kısmen iptaller, maddenin tümünün oylanmasını engeller" değerlendirmesinde bulundu.
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural: Duruşumuz açık ve net. Herkesin uzlaştığı Anayasa’yı yapmak gerekir. İnşallah millet tamamını iptal eder. Uzlaşmayla çıkmadığı için bu Anayasa değişikliğine karşıyız.
MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır: İş millete kalmıştır. Gereğini millet yapacaktır, hiç endişe etmeye gerek yok.
BDP Grup Başkanvekili Ayla Akat Ata: Anayasa Mahkemesi’nin Meclis’in iradesini hiçe sayan, yasama organı yerine geçebilecek bir kararının söz konusu olmaması gerektiğini beklerdik. Kararla ilgili şaibeler var, tartışılıyor. Siyasi parti olarak bu karar bizi tatmin etmedi.
BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan: Referandum sürecini etkileyici bir karar olmamıştır. Ancak gerekçeli karar okunduktan sonra üyelerin seçilme biçiminin Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın ne kadar hassas bir dengeyi etkilediği anlaşıldığı takdirde hükümet istediği değişikliğe gidebilmiş mi gidememiş mi ortaya çıkacak. Hukuki bir değerlendirmeye tabi değil. Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar yasamanın aldığı kararı bir noktada by pass etti. Yargı yasamanın alanına girdi. Yüksek Mahkeme, yasamaya istediğin gibi kanun, Anayasa yapamazsın diyor.
Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, ''Anayasa Mahkemesi, bir kere daha kendisinin TBMM üzerinde, senato gibi görev yaptığını tescilledi. Teklif içinden cımbızla ifade çekerek yeni bir yasa yaptı'' görüşünü dile getiren Kurtulmuş, Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can'ın medyada yer alan ''Anayasa Mahkemesi'nin kararını yok sayın'' yönündeki görüşlerinin uygulanamayacağını ve daha büyük bir karmaşa ortaya çıkaracağını da sözlerine ekledi.
BBP Genel Başkanı Yalçın Topçu, Mahkemenin adeta evli olmayan iki insanı boşamak gibi karar verdiğini'' ifade ederek, CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal'ın, TBMM'deki grup konuşmasında, değişiklik teklifinin iki maddesinin iptal edilmesini geri kalanları da referanduma götürmeden hep birlikte yasalaştırmayı önerdiğini ifade ederek, ''CHP'nin istediği neyse adeta o yerine getirildi'' diye konuştu.
Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, ANKA’ya yaptığı açıklamada Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa değişikliği paketine ilişkin verdiği kararla, paketin Meclisten geçen “ana çatısının” koruduğunu söyledi.
Demokratik Yargı Eşbaşkanı Osman Can, "Bu kararın olumlu ve olumsuz yönleri var." dedi. Referandum paketinin, kabul edilmesi durumunda Türkiye açısından tarihi bir adım olacağını belirten Osman Can, yargı mercilerinin politika üzerindeki vesayetinin giderek zayıflamaya başladığını belirtti. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararın olumsuz yönlerine de değinen Osman Can, Anayasa Mahkemesi'nin esasa giren, anayasayı çiğneyen tutumunun devam ettiğini belirterek "Bunu sineye çekmek mümkün değil. Bu çok ciddi bir anayasa ihlalidir. Anayasa Mahkemesi esasa giremez." diye konuştu.
Hukuki Araştırmalar Derneği Genel Başkanı Avukat Mustafa Karaman ise paketin esasını etkilemeyecek bir karar verildiğini, paketin küçük rötuşlarla halkın önüne gitmesinin önünün açıldığını kaydetti. "Bu karar hukuka güven ilkesine önemli bir katkı vermiştir. Anayasa Mahkemesi, toplumda oluşmuş olan huzursuzluğu gidermiş oldu."
Tarhan Erdem, Anayasa Mahkemesi'nin kendisini Meclis'in yerine koyduğunu belirterek "Millet Meclisi'ni halk seçiyorsa başka bir durumdur, Anayasa Mahkemesi onu tayin ediyorsa o başka bir durumdur. Anayasa Mahkemesi şu anda Yasama Meclisi'ni kendisi tayin ettiği pozuna giriyor" dedi.
Günün Sözü
"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss
Claude Lévi Strauss
8 Temmuz 2010 Perşembe
ANAYASA MAHKEMESİ AK PARTİ'YE CAN SİMİDİ ATTI
Neden AYM AK Parti'ye can simidi attı?
Çünkü AYM biliyordu ki dengeli bir karar veremezse halkın önemli bir bölümünün gözünde hem kendisinin hem de sistemin meşruiyeti tamamen kaybolacak ve adeta bir partinin organı gibi görülmeye başlanacaktı. Bu durumda belki AYM'nin kaldırılması dahi gündeme gelebilirdi...anck bir kısım tarafından çkça telaffuz edildiği gibi kararda AK Parti'ye seçim kazandırma ihtimalini düşünmeleri çok düşük ihtimal.
Bu noktada AYM'nin kararı AK Parti için bir can simidi oldu...aksi halde hiç de istemeye istemeye; terörün en gaddar yüzünü gösterdiği bir mevsimde, ekonomi henüz tam düzlüğe çıkmamışken seçime gitmek zorunda kalacaktı AK Parti, ki bu seçimde bir 27 Nisan rüzgarı ( gerçi 27 Nisan'ın seçimlere etkisi % 2-3 civarında hesaplanıyor) beklemek çok büyük iyimserlik olurdu. Bir taraftan terör rüzgarı bir tarafta henüz hızını kaybetmemiş Kemal bey rüzgarı, koalisyona varacak bir meclis yapısına sebep olabilirdi ki, CHP'de zaten seçimin erken yapılmasını istiyordu.
Çünkü statükocu sistem daha önce kullandığı klasik yöntemlerle AK Parti ile mücadele etmenin çok uzun erimli olacağının farkında. Bu nedenle hem dışarıda PKK ve Neo-Con, İsrail ittifakı; içeride ise malum aktörlerin gün geçtikçe daha da gürleşen sesleri ile CHP'e güç vererek hiç olmazsa sandıkta AK Parti'nin gücünü kırmanın peşindeydi. Ancak CHP'nin vd. statükocuların güvendiği AYM dağına kar yağdı...
AYM'nin kararı söz konusu tayfa için büyük hayal kırıklığı. Zaten karar sonrası yaşadıkları şaşkınlık da bunun bir göstergesi. Çünkü gün geçtikçe Kemal beyin yaldızlı boyası dökülüyor, Deniz Baykal hafif hafif ocağı ısıtıyor. Bunun bir diğer önemli sebebi, AK Parti'ye karşı açılması muhtemel bir kapatma davasının en önemli dayanaklarından birisinin AYM tarafından etkisizleştirilmiş olması...Zaten Adalet Bakanı Sadullah Ergin, istemem yan cebime koy mealli açıklaması da, AK Parti'nin birkaç mırın kırın sonrası AYM kararının reformun ruhuna zarar vermediğinin belirtilmesi de, kararın sahiplenildiğini ve memnun kalındığını gösteriyor.
Bununla birlikte AYM CHP'ye yukarı tükürse bıyık aşağı tükürse sakal misali bir kararı kor niyetine eline bıraktı. CHP AYM'nin dahi onayladığı bir reform paketine de hayır derse, demokrasi sınavından bir kez daha kalacak ve bu Kemal beyin meşruiyetine büyük zarar verecek. Referandumda "evet" derse bu sefer statükoculara darbe indirmiş olacaklar...Bu sebeple CHP büyük ihtimalle referandumda nötr kalacak ve evet oyları çıkarsa sahiplenmeye çalışacak.
Tabii burada AK Parti merkezde mi değil mi tartışması da önemli.
AYM'nin son kararı AK Parti ile ucundan köşesinden gelişmeye başlayan millet eksenli demokrasi mücadelesinin mevzi kazanmaya başladığının da bir göstergesi. Sonuçta hala değişim meşalesini elinde tutanlar AK Parti ve onunla beraber olan demokrasi ve sivil haklar platformu...karşıda ise geniş bir koalisyon mevcut ve bunlar halen statükoculuğu terk etmeye yanaşmıyorlar; BDP de dahil...
Türkiye'de tam demokrasi esaslarına dayalı yeni bir Anayasa yapılmadıkça da, ne AK Parti tam merkeze oturmuş, ne de CHP vd. statükocu mevzilerini terk etmiş sayılırlar. Sorun da zaten burada düğümleniyor.
AYM'nin bu kararından sonra 12 Eylül Anayasası'nın ömrünün de artık sayılı kaldığını söyleyebiliriz.
CHP ve diğerleri hala kuzu postunda kurt...
Çünkü AYM biliyordu ki dengeli bir karar veremezse halkın önemli bir bölümünün gözünde hem kendisinin hem de sistemin meşruiyeti tamamen kaybolacak ve adeta bir partinin organı gibi görülmeye başlanacaktı. Bu durumda belki AYM'nin kaldırılması dahi gündeme gelebilirdi...anck bir kısım tarafından çkça telaffuz edildiği gibi kararda AK Parti'ye seçim kazandırma ihtimalini düşünmeleri çok düşük ihtimal.
Bu noktada AYM'nin kararı AK Parti için bir can simidi oldu...aksi halde hiç de istemeye istemeye; terörün en gaddar yüzünü gösterdiği bir mevsimde, ekonomi henüz tam düzlüğe çıkmamışken seçime gitmek zorunda kalacaktı AK Parti, ki bu seçimde bir 27 Nisan rüzgarı ( gerçi 27 Nisan'ın seçimlere etkisi % 2-3 civarında hesaplanıyor) beklemek çok büyük iyimserlik olurdu. Bir taraftan terör rüzgarı bir tarafta henüz hızını kaybetmemiş Kemal bey rüzgarı, koalisyona varacak bir meclis yapısına sebep olabilirdi ki, CHP'de zaten seçimin erken yapılmasını istiyordu.
Çünkü statükocu sistem daha önce kullandığı klasik yöntemlerle AK Parti ile mücadele etmenin çok uzun erimli olacağının farkında. Bu nedenle hem dışarıda PKK ve Neo-Con, İsrail ittifakı; içeride ise malum aktörlerin gün geçtikçe daha da gürleşen sesleri ile CHP'e güç vererek hiç olmazsa sandıkta AK Parti'nin gücünü kırmanın peşindeydi. Ancak CHP'nin vd. statükocuların güvendiği AYM dağına kar yağdı...
AYM'nin kararı söz konusu tayfa için büyük hayal kırıklığı. Zaten karar sonrası yaşadıkları şaşkınlık da bunun bir göstergesi. Çünkü gün geçtikçe Kemal beyin yaldızlı boyası dökülüyor, Deniz Baykal hafif hafif ocağı ısıtıyor. Bunun bir diğer önemli sebebi, AK Parti'ye karşı açılması muhtemel bir kapatma davasının en önemli dayanaklarından birisinin AYM tarafından etkisizleştirilmiş olması...Zaten Adalet Bakanı Sadullah Ergin, istemem yan cebime koy mealli açıklaması da, AK Parti'nin birkaç mırın kırın sonrası AYM kararının reformun ruhuna zarar vermediğinin belirtilmesi de, kararın sahiplenildiğini ve memnun kalındığını gösteriyor.
Bununla birlikte AYM CHP'ye yukarı tükürse bıyık aşağı tükürse sakal misali bir kararı kor niyetine eline bıraktı. CHP AYM'nin dahi onayladığı bir reform paketine de hayır derse, demokrasi sınavından bir kez daha kalacak ve bu Kemal beyin meşruiyetine büyük zarar verecek. Referandumda "evet" derse bu sefer statükoculara darbe indirmiş olacaklar...Bu sebeple CHP büyük ihtimalle referandumda nötr kalacak ve evet oyları çıkarsa sahiplenmeye çalışacak.
Tabii burada AK Parti merkezde mi değil mi tartışması da önemli.
AYM'nin son kararı AK Parti ile ucundan köşesinden gelişmeye başlayan millet eksenli demokrasi mücadelesinin mevzi kazanmaya başladığının da bir göstergesi. Sonuçta hala değişim meşalesini elinde tutanlar AK Parti ve onunla beraber olan demokrasi ve sivil haklar platformu...karşıda ise geniş bir koalisyon mevcut ve bunlar halen statükoculuğu terk etmeye yanaşmıyorlar; BDP de dahil...
Türkiye'de tam demokrasi esaslarına dayalı yeni bir Anayasa yapılmadıkça da, ne AK Parti tam merkeze oturmuş, ne de CHP vd. statükocu mevzilerini terk etmiş sayılırlar. Sorun da zaten burada düğümleniyor.
AYM'nin bu kararından sonra 12 Eylül Anayasası'nın ömrünün de artık sayılı kaldığını söyleyebiliriz.
CHP ve diğerleri hala kuzu postunda kurt...
Etiketler:
12 eylül,
AK Parti,
Anayasa Mahkemesi,
CHP,
demokrasi,
referandum
19 Ocak 2010 Salı
Güvecin Tedirginliği (Hrant Dink'in Katlinin 3. yılı)
İçimizdeki güvercin tedirginliği devam ediyor...
30 yıl önce Ağcalar şimdi Samastlar; birbirlerinin karbon kopyaları...
Ağcayı kimler koruyup kollamışsa bugün Samastları, Malatya katliamını yapanları, Danıştay saldırganlarını aynı güçler koruyor ve kolluyor...
30 yıldır aynı vesayet devam ediyor...
30 yıllık vesayeti korumak için yapay "sivil vesayet" tartışmasını alevlendirenler, kimlerin gündemini uyguluyor ya da alet oluyorlar; bugün kendilerini dinlesinler ve cevap versinler...
Timsah gözyaşları dökmek yerine; 30 yıllık vesayetin değişmesi için ellerini taşın altına koysunlar;
Adalet için, özgürlük için, demokrasi için, Türkiye için...
Sernur Yassıkaya
19.01.2010
30 yıl önce Ağcalar şimdi Samastlar; birbirlerinin karbon kopyaları...
Ağcayı kimler koruyup kollamışsa bugün Samastları, Malatya katliamını yapanları, Danıştay saldırganlarını aynı güçler koruyor ve kolluyor...
30 yıldır aynı vesayet devam ediyor...
30 yıllık vesayeti korumak için yapay "sivil vesayet" tartışmasını alevlendirenler, kimlerin gündemini uyguluyor ya da alet oluyorlar; bugün kendilerini dinlesinler ve cevap versinler...
Timsah gözyaşları dökmek yerine; 30 yıllık vesayetin değişmesi için ellerini taşın altına koysunlar;
Adalet için, özgürlük için, demokrasi için, Türkiye için...
Sernur Yassıkaya
19.01.2010
12 Ocak 2010 Salı
Türkiye ile İsrail’in Yollarını ABD Ayırdı!
Nasıl mı? ABD’leri son on yılda siyasal ve ekonomik düzlemde küresel olarak yaşadığı başarısızlıklar neticesinde, Berlin Duvarının yıkılmasından yaklaşık 20 yıl sonra gerçek anlamda Soğuk Savaşın oluşturduğu düzenin saç ayaklarının yıkılmasına sebep olmuştur. Bu noktada bir ironi ise ABD’nin son 20 yıldaki tek başarısının aynı zamanda kendi kurduğu sistemin sonu anlamına gelmesidir. ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu düzen doksanlı yıllara girerken rakipsiz kalmıştı, ne var ki yine ABD’nin öncülüğünde gelişen küreselleşme dalgası aynı zamanda ABD’nin siyasal, sosyal ve ekonomik anlamda yeni rakibi de olmaktaydı. Bir anlamda “besle kargayı oysun gözün” sözü doğrulanmaktaydı. Küreselleşmenin dil, din ve ırk gözetmeksizin bir tsunami gibi “mavi küremizi” hakimiyetine alması ve bu tsunaminin küresel anlamda, Çin gibi bir Benjamin Button, yeni güç odakları oluşturması, ABD’nin “yeni dünya düzenini” 20 yıl geçmeden eskitmiş ve açığa düşürmüştür. ABD’nin açığa düşmesinde Bush ve neo-con ekibinin fazlaca idealize edilmiş realizmlerinin olağanüstü katkısını da yok sayamayız.
Elbette ABD’nin kurduğu sistemin içine girdiği kriz durumunun bir yansıması olacaktı. İşte bu krizi en derinden hisseden ülke ve grup, İsrail ile ABD’deki Yahudi lobisi ve Neo-Con'lar olmuştur. Mevcut gücünü ve konumunu ABD’nin kurduğu uluslararası ve bölgesel düzenden alan söz konusu iki uç, Obama ile birlikte ABD’nin ve dünyanın girdiği değişim ve dönüşüm sürecinde, mevcut statükoyu korumayı ve değişime ayak sürümeyi tercih etmiştir. Türkiye ise aynı dönemde mevcut değişim ve dönüşüm sürecinin rüzgârından da yararlanarak, bölgesel ve küresel etkinliğini, ekonomik ve siyasal olarak artırma mücadelesine girişmiştir. Türkiye’nin statükoyu bozucu; eksen kuran ve “belirsizlik alanlarının azaltılmasını ve barış havzalarının çoğaltılmasını” amaçlayan, güvenlik merkezli iç ve dış politika algılamasını kıran yeni misyonu, çevre bölgelerdeki kimi ülkelerin mevcut statükodan yararlanarak “sürüyü gütme” çabalarını açığa çıkarmıştır. Türkiye’nin içeride ve dışarıda girdiği yüzleşme süreci, kimi bazı ülkelere de aynı zamanda kendileriyle yüzleşme çağrısı olmuştur ki, bu durum İsrail, Mısır ve İran için bir paradigma kırılması anlamına gelmektedir. Söz konusu üç ülkede de statükonun varlık nedeni, “güvenlik eksenli” algılamanın yaşam alanı bulmasıdır. Bu çerçevede, bölgede oluşan her gerilim alanı, söz konusu ülkelerdeki statükonun yaşam alanını genişleten bir nitelik oluşturmaktadır.
Konuya Türkiye İsrail özelinden devam edecek olursak, şu kısa örnek bile aslında olan biteni anlatmaktadır: Türkiye, en son Lübnan ile vizeleri kaldırarak, Kızıldeniz’e kadar uzanan “Yeşil Hat-Green Line” oluştururken; İsrail, Batı Şeria’dan sonra Gazze/Mısır sınırına da “Mısır’ın desteğiyle” bir duvar daha örmektedir. İki ülke arasındaki söz konusu paradigma ve zamanın ruhunu okuma farklılığı, artan stresin en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Unutulmamalı ki iki ülkenin doksanlı yıllarda yaşadığı bahar havasında, iki ülkenin terörizm ve İslamcı tehdit gibi olguların yönlendirdiği “ortak güvenlik algısı” etkili olmuştur. Ne var ki o dönemden bugüne Türkiye, özellikle 21. Yüzyılın ilk on yılında özgürlük ve demokrasi alanlarının genişletilmesi yolunda önemli adımlar atarken, İsrail’de ise zaten kuruluşundan beri mevcut olan “güvenlik psikozunun” gün geçtikçe derinleştiğini ve İsrail toplumunun hiç değilse bir kısmının bu durumu içselleştirmeye başladığına şahit olmaktayız. İkibin yılından bugüne yapılan her seçimde İsrail seçmeninin daha muhafazakâr ve (aşırı) sağcı partilere meyletmesi bu noktada ilginç bir örnektir. Halbuki söz konusu dönemde Filistin direnişi oldukça zayıflamış, ikiye bölünmüş ve iktidar mücadelesine düşmüş, Irak ABD tarafından işgal edilmiş, Suriye Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmiş ve dünya ile bütünleşme isteğini göstermiştir. Haaretz gazetesinden Gideon Levy’nin, “İsrail’i ancak psikiyatrlar anlar” başlıklı yazısı mevcut İsrail yönetiminin ruh haline ayna tutması açısından anlamlıdır.
Kısaca Türkiye ile İsrail arasında yaşanan kriz sadece Gazze ile sınırlı olmayan ve 21. yüzyılı okuma hususundaki ayrışmadan doğan bir sürecin neticesidir. Türkiye ile İsrail arasındaki paradigma değişimi, mevcut durumda İsrail’in, Türkiye’nin böyle bir niyeti olmamasına rağmen, Türkiye’yi bölgedeki varlığına karşı bir rakip olarak görmesi durumuna da yol açmış olabilir. Elbette bu noktada değişmesini umduğumuz İsrail hükümetlerinin mevcut dünya ve bölge algılamalarıdır ki bu noktada en önemli güvencemiz, İsrail’deki sağduyu sahiplerinin varlığıdır. Aksi halde Türkiye İsrail ilişkilerinde, İsrail 1960-1994 arasını dahi mumla arayabilir.
Sernur Yassıkaya
12.01.2010
Not: İsrail Dışişleri Bakanlığında, Tel-Aviv Büyükelçimiz Oğuz Çelikkol’un maruz kaldığı davranış, en hafif tabirle kabul edilemez çirkin(likte)dir. Ancak büyükelçimizin mevcut durumdaki soğukkanlı ve kendine güvenen duruşu dahi iki ülke arasındaki farklılaşmanın en önemli örneği olarak tarihe kayıt düşecektir.
Elbette ABD’nin kurduğu sistemin içine girdiği kriz durumunun bir yansıması olacaktı. İşte bu krizi en derinden hisseden ülke ve grup, İsrail ile ABD’deki Yahudi lobisi ve Neo-Con'lar olmuştur. Mevcut gücünü ve konumunu ABD’nin kurduğu uluslararası ve bölgesel düzenden alan söz konusu iki uç, Obama ile birlikte ABD’nin ve dünyanın girdiği değişim ve dönüşüm sürecinde, mevcut statükoyu korumayı ve değişime ayak sürümeyi tercih etmiştir. Türkiye ise aynı dönemde mevcut değişim ve dönüşüm sürecinin rüzgârından da yararlanarak, bölgesel ve küresel etkinliğini, ekonomik ve siyasal olarak artırma mücadelesine girişmiştir. Türkiye’nin statükoyu bozucu; eksen kuran ve “belirsizlik alanlarının azaltılmasını ve barış havzalarının çoğaltılmasını” amaçlayan, güvenlik merkezli iç ve dış politika algılamasını kıran yeni misyonu, çevre bölgelerdeki kimi ülkelerin mevcut statükodan yararlanarak “sürüyü gütme” çabalarını açığa çıkarmıştır. Türkiye’nin içeride ve dışarıda girdiği yüzleşme süreci, kimi bazı ülkelere de aynı zamanda kendileriyle yüzleşme çağrısı olmuştur ki, bu durum İsrail, Mısır ve İran için bir paradigma kırılması anlamına gelmektedir. Söz konusu üç ülkede de statükonun varlık nedeni, “güvenlik eksenli” algılamanın yaşam alanı bulmasıdır. Bu çerçevede, bölgede oluşan her gerilim alanı, söz konusu ülkelerdeki statükonun yaşam alanını genişleten bir nitelik oluşturmaktadır.
Konuya Türkiye İsrail özelinden devam edecek olursak, şu kısa örnek bile aslında olan biteni anlatmaktadır: Türkiye, en son Lübnan ile vizeleri kaldırarak, Kızıldeniz’e kadar uzanan “Yeşil Hat-Green Line” oluştururken; İsrail, Batı Şeria’dan sonra Gazze/Mısır sınırına da “Mısır’ın desteğiyle” bir duvar daha örmektedir. İki ülke arasındaki söz konusu paradigma ve zamanın ruhunu okuma farklılığı, artan stresin en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Unutulmamalı ki iki ülkenin doksanlı yıllarda yaşadığı bahar havasında, iki ülkenin terörizm ve İslamcı tehdit gibi olguların yönlendirdiği “ortak güvenlik algısı” etkili olmuştur. Ne var ki o dönemden bugüne Türkiye, özellikle 21. Yüzyılın ilk on yılında özgürlük ve demokrasi alanlarının genişletilmesi yolunda önemli adımlar atarken, İsrail’de ise zaten kuruluşundan beri mevcut olan “güvenlik psikozunun” gün geçtikçe derinleştiğini ve İsrail toplumunun hiç değilse bir kısmının bu durumu içselleştirmeye başladığına şahit olmaktayız. İkibin yılından bugüne yapılan her seçimde İsrail seçmeninin daha muhafazakâr ve (aşırı) sağcı partilere meyletmesi bu noktada ilginç bir örnektir. Halbuki söz konusu dönemde Filistin direnişi oldukça zayıflamış, ikiye bölünmüş ve iktidar mücadelesine düşmüş, Irak ABD tarafından işgal edilmiş, Suriye Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmiş ve dünya ile bütünleşme isteğini göstermiştir. Haaretz gazetesinden Gideon Levy’nin, “İsrail’i ancak psikiyatrlar anlar” başlıklı yazısı mevcut İsrail yönetiminin ruh haline ayna tutması açısından anlamlıdır.
Kısaca Türkiye ile İsrail arasında yaşanan kriz sadece Gazze ile sınırlı olmayan ve 21. yüzyılı okuma hususundaki ayrışmadan doğan bir sürecin neticesidir. Türkiye ile İsrail arasındaki paradigma değişimi, mevcut durumda İsrail’in, Türkiye’nin böyle bir niyeti olmamasına rağmen, Türkiye’yi bölgedeki varlığına karşı bir rakip olarak görmesi durumuna da yol açmış olabilir. Elbette bu noktada değişmesini umduğumuz İsrail hükümetlerinin mevcut dünya ve bölge algılamalarıdır ki bu noktada en önemli güvencemiz, İsrail’deki sağduyu sahiplerinin varlığıdır. Aksi halde Türkiye İsrail ilişkilerinde, İsrail 1960-1994 arasını dahi mumla arayabilir.
Sernur Yassıkaya
12.01.2010
Not: İsrail Dışişleri Bakanlığında, Tel-Aviv Büyükelçimiz Oğuz Çelikkol’un maruz kaldığı davranış, en hafif tabirle kabul edilemez çirkin(likte)dir. Ancak büyükelçimizin mevcut durumdaki soğukkanlı ve kendine güvenen duruşu dahi iki ülke arasındaki farklılaşmanın en önemli örneği olarak tarihe kayıt düşecektir.
6 Ocak 2010 Çarşamba
Sadece Türkiye'de değil Dünya'da Statüko Değişiyor
Son birkaç gündür kimi medya organlarında, FT'de yayınlanmış bir yazı "Amerika Türkiye'yi KAybediyor" başlığı altında yayımlanmaktadır. Öncelikle Gideon Rachman'ın yazdığı yazının başlığı orjinal olarak "Amerika Özgür Dünyayı Kaybediyor" ama Türkiye'de eksen kayması tartışmalarına güzel bir katkı olsun diye "Amerika Türkiye'yi Kaybediyor" diye yeni bir başlık üretilmiş. Evet, Amerika 1945'ten beri liderliğini sürdürdüğü "özgür" dünyanın liderliğini kaybediyor, çünkü dünya üzerinde yükselen yeni güç merkezleri Amerika'nın oluşturduğu düzen ile gidebilecekelri fazla alan olmadığının farkındalar ve bu nedenle kendi ajandalarını uygulamak konusunda ısrarcılar, Türkiye bu ısrarda sıraya giren son ülkedir. kısacası Baba Bush'un ilan ettiği "Yeni Dünya Düzeni"nin ki, soğuk savaş alanının ABD lehine genişletilmesinden başka birşey değildi, 20 yıl geçmeden çöküşünü izlemekteyiz; bir anlamda gerçek "soğuk savaş düzeni" çöküyor. Elbette bu soğuk savaş düzeninin çökmesinden rahatsızlık duyanlar bulunmaktadır. Bunların başında da ABD gölgesinden beslenerek küresel sömürüye devam eden ülkeler ve lobiler geliyor. Meşhur "eksen kayması" tartışmalarına da bu çerçeveden bakmak lazım, Türkiye mevcut gölgeden ne kadar uzaklaşırsa ve güneşe çıkarsa, söz konusu lobiler tarafından suçlanacaktır. Rachman,yazısında Türkiye'yi bölgesinde en önemli demokratik ülke olduğunu ifade ediyor, bu bile başlı başına önemli bir saptamadır. Ancak Rachman Türkiye'nin son dönemde "ABD Düşmanları -İran, Hizbullah, Hamas vb.-" ile girdiği ilişkilere atıf yapıyor ve İsrail'e karşı artan düşmanca tavrı da vurgulamaktan kaçınmıyor. bu söylemin ABD'deki neo-con ve yahudi lobilerinin bakış açısıyla birebir uyuştuğunu görmek mümkün. Türkiye'nin inisiyatif alma bölgesel statükoyu değiştirme girişimlerinin, mevcut lobinin planlarıyla uyuşmadığı açık; en son Mısır'ın Gazze'ye Yardım Girişiminin, Gazzeye girişini engellemesi bile, bölgedeki İsrail yanlısı statükonun ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koymaktadır. Arap Dünyasının ünlü entelektüellerinden Rami Huri'nin bir yazısında ifade ettiği gibi "Türkiye Ortadoğu'daki Tek Gerçek Ülke" ve etkisi arttıkça, bölgedeki rejimlerin temeli gerçekten sarsılacaktır...
Bu noktada eklemek isterim ki, Türkiye'deki mevcut hükümetin dış politika yaklaşımı, Obamanın bölgemizde uygulamak istediği dış politikaya en çok yardımcı olan argüman, mevcut İsrail yönetimi, neo-conlar ve onların desteklediği rejimler söz konusu dış politikanın akamate uğraması için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Türkiye'nin içinde (ergenekon, kürt meselesi vb.) ve dışındaki tartışmaları/mücadeleyi ve aşağıdaki gibi haberleri bu gözlüklerle okumakta fayda bulunmaktadır. Bu çerçevede şu yazıların okunmasının elzem olduğunu düşünmekteyim:
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1182422&AuthorID=58&Date=06.01.2010&b=Dis%20politikada%20Davutoglu%20doktrini&a=Sami%20Kohen
http://taraf.com.tr/makale/9364.htm
Yükselen yeni güçlerin, soğuk savaş düzeninin gölgesinden çıkma girişimleri ve yeni bir sistem oluşturmak konusundaki faaliyetlerinde Çinle yakınlaşmalarından daha doğal birşey olamaz bunu da belirtmem gerekiyor, 11 eylül sonrası ABD'nin küresel kamuoyunda gözden düşmesi ve sonrasında yaşanan ekonomik kriz, bu anlamda birçok fırsat kapısını açmış bulunuyor; Cumhurbaşkanı Gül'ün demokratik açılım süreci öncesi sarfettiği sözleri de bu bağlamda okumanın anlamlı olacağını düşünüyorum...
Sernur Yassıkaya
06.01.2010
Bu noktada eklemek isterim ki, Türkiye'deki mevcut hükümetin dış politika yaklaşımı, Obamanın bölgemizde uygulamak istediği dış politikaya en çok yardımcı olan argüman, mevcut İsrail yönetimi, neo-conlar ve onların desteklediği rejimler söz konusu dış politikanın akamate uğraması için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Türkiye'nin içinde (ergenekon, kürt meselesi vb.) ve dışındaki tartışmaları/mücadeleyi ve aşağıdaki gibi haberleri bu gözlüklerle okumakta fayda bulunmaktadır. Bu çerçevede şu yazıların okunmasının elzem olduğunu düşünmekteyim:
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1182422&AuthorID=58&Date=06.01.2010&b=Dis%20politikada%20Davutoglu%20doktrini&a=Sami%20Kohen
http://taraf.com.tr/makale/9364.htm
Yükselen yeni güçlerin, soğuk savaş düzeninin gölgesinden çıkma girişimleri ve yeni bir sistem oluşturmak konusundaki faaliyetlerinde Çinle yakınlaşmalarından daha doğal birşey olamaz bunu da belirtmem gerekiyor, 11 eylül sonrası ABD'nin küresel kamuoyunda gözden düşmesi ve sonrasında yaşanan ekonomik kriz, bu anlamda birçok fırsat kapısını açmış bulunuyor; Cumhurbaşkanı Gül'ün demokratik açılım süreci öncesi sarfettiği sözleri de bu bağlamda okumanın anlamlı olacağını düşünüyorum...
Sernur Yassıkaya
06.01.2010
5 Ocak 2010 Salı
Türkiye ve ABD: Tam Yol Devam
Türkiye ile ABD arasında gerçekleşen 7 Aralık 2009 zirvesi ve sonuçlarını değerlendirmeden önce genel bir küresel sistem, Türkiye ve ABD fotoğrafını sunmanın, iki ülke ilişkilerinde artan ivmeyi anlamayı kolaylaştıracağına inanmaktayım. Açıktır ki bugün iki ülke arasındaki “model ortaklığa” giden süreç tek taraflı olmaktan öte iki taraftaki siyasal, ekonomik yapısal dönüşümlerin bir sonucudur.
Küreselleşmenin, Berlin duvarının yıkılmasından sonra kürenin her noktasına etkin nüfuzu ve oluşturduğu yeni denklemler, Türkiye için yeni fırsat kapılarının açılmasına sebep olmuştur. Ayrıca küreselleşmenin getirdikleri ile beraber “güç” tanımında kritik değişimin yaşanması ve “askeri” gücün sabit değişken olmaktan çıkarak, liberal ekonomi ve insan hakları gibi moral değerlerin belirleyiciliğinin artması, ülkeler arası güçler dengesinde değişimi de beraberinde getirdi. Tabii bu noktada ABD eski Başkanı George W. Bush’un Neo-Con eksenli dış ve iç politikada meydana getirdiği yıkımın ve iktidarının son dönemlerinde meydana gelen küresel finans krizinin, küresel sistemdeki çok boyutlu yapılanmayı hızlandırdığını vurgulamak yanlış olmayacaktır. Prof. Dr. Fuat Keyman’ın TRT-1’de katıldığı bir programda ifade ettiği gibi Bush sonrası küresel sistemin mevcut durumu “Çalkantı, Risk ve Belirsizlik”ten ibaretti. “Yumuşak Güç” kavramının yaratıcısı Joseph S. Nye’ın da ifade ettiği gibi mevcut küresel düzenin en güçlü askeri gücü ABD’nin dahi yeni küresel sistemin sorunlarına çözüm bulmada etkinliği sınırlı olacaktır. Nye, günümüz dünyasında “bağlar ve bağlantıda olma durumu, amaca uygun gücün önemli bir kaynağı haline geliyor” diyerek, ülkeler arasında artan işbirliği ihtiyacını da ortaya koymaktadır. Nye’e göre ABD, 21. Yüzyılın soruları için “ortak tehditleri ve sorunları göğüsleyecek uluslararası kurumların ve koalisyonların inşasına yardım etmek zorunda. Bu bağlamda güç artı toplamlı bir oyun (positive sum game) haline geliyor. Bu çerçevede Nye, ABD’nin 21. Yüzyıldaki gücünü ve etkinliğini koruması ve hedeflerine ulaşması için “diğerlerinin güçlenmesi”ni sağlamanın yardımcı olacağını ifade etmektedir.
Newsweek dergisi editörü Fareed Zakaria ise ABD’nin 8 yıllık Bush yönetimi döneminde odağını kaybeden ABD dış politikası ve beraberinde meydana gelen finansal kriz neticesinde, Obama yönetiminin çevre problemlerle uğraşmayı bırakarak, daha merkezi ve kendisi için daha hayati olan, ülke içi ekonomik ve sosyal problemlerin çözülmesi, teknolojide inovasyonun sağlanması ve merkezi güçlerle ilişkilerdeki gerilim alanların giderilmesini gibi asli meselelere odaklanmayı amaçladığını ifade etmektedir. Bu çerçevede Obama yönetiminin dış ve iç politikada teraziyi dengelemek amacıyla, Bush döneminin özelikle ilk dört yılındaki “askeri güç merkezli idealizm”in yerine “Amerikan Realizmi” olarak ifade edilen ve ABD’nin dış politikada enerjisini gereğinden fazla harcamasına sebep olacak maceralara atılmasını engelleyecek, daha seçici bir dış politikayı tercih edeceğini ifade etmektedir. Zakaria, Obama’nın vizyonunu şu şekilde ifade ediyor, “Bush döneminin hesapsızca verilmiş vaatlerinin ve ucu açık müdahalelerini azaltırken, belki Bill Clinton’un dünyaya yaklaşımından bile daha disiplinli, daha şeffaf ve fark gözeten bir politika istiyor”. Zakaria’ya göre, Obama’nın, her liderin hayalinde olan bir Winston Churchill olmayı tercih etmek yerine daha realist bir çerçeveyi tercih etmektedir: “Obama, Amerikan çıkarlarına çok daha iyi odaklanıp, bu çıkarlara ulaşmak için çareler üretiyor ve gözlerini ödülden ayırmıyor.” Obama’nın, “Amerikan dış politikasını aşırı ve saldırgan olmaktan çıkararak ılımlı bir zemine oturtmak gibi iddialı bir işe giriştiğini” ifade eden Zakaria, böyle bir yönelim aynı zamanda “tek taraflı bir yaklaşımın bir tarafa bırakılması anlamına geldiğini” vurgulayarak, özü itibariyle Nye ile ortak noktada buluşuyor. Zakaria, ABD’nin geçmişteki süper güçlerden ders alması gerektiğini ifade ederek, mevcut konumunu korumasının yolunun ekonomik büyümeye ve teknolojik yeniliklere odaklanmak, olduğunu ifade ediyor. Bu çerçevede Obama yönetimi için bir neo-Monroe doktrininin hayata geçirilmesini ve küresel iktidar merkezlerine odaklanmak gereği ifade ederek, ABD’nin 21. Yüzyılda merkezi rolünün Pasifikteki dengeleyici gücü olacağını ifade ediyor. Esas olarak Obama’nın geçtiğimiz günlerde “Nobel Barış Ödülü”nü alırken yaptığı hayli geniş kapsamlı ve savaşın kimi zaman gerekliliğini vurgulayan konuşmasının, bir anlamda, ABD dış politikası ve tabii dünyanın diğer geri kalan kısmı için bir anlamda “Rules of Engagement – Oyunun Kuralları”nı çizdiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Kısacası, Obama, adeta 21. Yüzyılda ABD’nin küresel gücünün devam etmesini sağlayacak bir “Lincoln ve Monroe karışımı bir Restorasyon dönemi Başkanı” olduğunu ifade edebiliriz. Elbette Obama’nın söz konusu restorasyonu başarıp başarmamasında uluslararası alanda uygun ortaklar bulmasına ve ne derecede bir yetki devrine izin vereceğine bağlı bulunmaktadır.
Ortadoğu’daki tek Gerçek Ülke
Türkiye ve çevre coğrafyası ile ilgili herhangi bir ideolojik ve kavramsal bagaj taşımayan bir birey düşünelim. Bu bireyin önüne Türkiye’yi ve çevre coğrafyasını gösteren bir harita konuyor, sonrasında ise harita dahilindeki ülkelerle ilgili ekonomik, siyasi, tarihi ve kültürel bilgiler yorumsuz olarak sunuluyor ve Türkiye’nin söz konusu ülkelerle nasıl bir ilişkiler bütünü yürütmesi gerektiği kendisine soruluyor; cevap ne olurdu? Aşağı yukarı bugünkü dış politika çerçevesini anlatacağını iddia edebiliriz. Çünkü Türkiye gibi kaderini coğrafyasının çizdiği bir ülkenin vasatı dahi bunu gerektirmektir. Bu vasatın gelişmesi, ekonomi, askeri ve siyasi standartların işleyişine göre düşer veya yükselir. Türkiye, son yıllardaki atılımları ile bu vasatı aşarak yükseliş dönemine girmiştir. Türkiye’nin bu fırsatlardan özellikle Deniz Zeyrek’in 17 Kasım tarihli Radikal gazetesindeki yazısında ifade ettiği gibi doksanlı yıllarda TSK’nın öncelikli belirleyici olduğu “güvenlik eksenli” dış politikalar nedeniyle tam anlamıyla faydalanamadığını görmekteyiz. Ama söz konusu yıllarda, temelini Turgut Özal’ın attığı liberal eksenli ekonomik ve siyasal politikaların açtığı yolda, Türkiye’de gelişen sivil toplum ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden yükselen yeni sermaye akımının oluşturduğu dalga, bir noktada küreselleşen dünya ile bütünleşecekti.
Bu çerçevede ABD Başkanı Obama’nın Nisan ayındaki Türkiye ziyareti ve kullandığı “model ortaklık” kavramı çok daha anlam kazanmaktadır. Obama yönetimi, “Geniş Ortadoğu” gibi 21. Yüzyılın önemli ama yeni dünyanın küresel iktidar merkezinin çevresinde kalan sorunlu bir alanda Türkiye gibi “yapıcı ve güçlü” bir bölgesel güçle geliştireceği ilişkilere ihtiyaç duyduğu açıktır. Ortadoğu’nun önemli düşünürlerinden Rami G. Huri’nin, Türkiye ile ilgili tespitleri, Türkiye-ABD ilişkilerinde, esas olarak Obama yönetimi için Türkiye’nin neden “model ortak” olduğu sorusuna da yanıt olmaktadır. Huri, “Ortadoğu’daki tek gerçek ülke Türkiye” başlıklı yazısında şu önemli tespitlerde bulunuyor:
1) Türkiye’nin, canlı iç politikaya, dinamik sosyal-kültürel hayata ve güçlü ekonomisine sahip olması,
2) İnisiyatif alarak liderlik yapan fakat aynı zamanda düzenli seçimlerle vatandaşlara hesap veren bir hükümet kurumunun varlığı,
3) Türkiye, Ortadoğu’da hem demokratik bir iç sisteme, hem de faal bir dış politikaya sahip tek ülke,
4) İç politikanın vatandaşlarının çoğunluğunun tanımladığı yönde ilerlemesine imkan veren ifade ve toplanma özgürlüğü,
5) Ordu ve güvenlik kurumları üzerindeki sivil otorite,
6) Azınlıkların çoğunluk tarafından tanınması gereken haklar talep ettiği çoğulcu bir toplumun gerçekleriyle uzlaşmak yönünde pragmatik ve alçakgönüllü bir realizm.
Huri’nin çizdiği çerçeve, Türkiye’nin mevcut, siyasal, ekonomik ve sosyal yapısı ile adeta hem Amerikan idealizmin salık verdiği demokrasi ve özgürlükler hususunda önemli bir ortak olacağı hem de pragmatik ve realist düşünce eksenli yumuşak gücü ile Amerikan Realizminin kuvvetli bir ortağı olduğunu ifade etmektedir. Bilgi üniversitesi öğretim üyesi Soli Özel bu durumu, “ülkenin etrafında istikrar bölgeleri yaratmak, ihtilaftan kaçınmak ve ekonomik genişlemenin şartlarını hazırlamak için tasarlanmış olan komşularla sıfır sorun ilkesine dayalı bir politika” olarak ifade ediyor. Böyle bir politikanın önceliği elbette çevre coğrafyada kapsamlı bir barışı önceleyen, çatışma alanlarını mümkün olduğunca sınırlayan, Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun ifadesiyle “düzen kurucu” bir dış politikayı üretmek anlamına gelmektedir. Başbakanlık Başdanışmanı Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın da ifade ettiği gibi son 10 yılda Türkiye toplumu “Hz. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir nokta belirledi”, “ayağını oraya sağlam bastı” ve sonrasında “bütün dünya benimdir” diyerek, ilgisini büyük resme yöneltti. Bu çerçevede Türkiye, İsrail dahil bölgedeki statükolarını korumak isteyen ülkelerden farklılık oluşturmaktadır. Aynı zamanda Huri’nin vurgulamaları, Türkiye’nin AK Parti döneminde özellikle Arap ülkeleri ve diğer çevre coğrafyalarda oluşturduğu etkinin retorik düzeyde olmaktan çok yapısal nedenlere dayandığını ve çekim merkezi oluşturduğunu vurgulamaktadır. Türkiye gibi nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin ekonomiden, sosyal düzeye yakaladığı başarı, Cebelitarık’tan, Kabil’e kadar demokrasi ve özgürlük talebi olan halklar için önemli bir model oluşturmuş ve bu çerçevede de İran’dan daha etkin ve derin bir etkiye bölgede sahip olmuştur. 7 Aralık 2009 Washington zirvesinde ABD Başkanı Obama’nın Türkiye için kullanmış olduğu “Türkiye büyük bir ülke, Dünyadaki nüfuzu artıyor” sözlerin zeminini de yukarıdaki olgular oluşturmaktadır.
“Z” Raporu Alındı
Yukarıda çizdiğim küresel sistem, ABD ve Türkiye merkezli analizin ardından Erdoğan ile Obama arasında gerçekleşen 7 Aralık zirvesini değerlendirmek kolaylaşacaktır. Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sembolik anlamı yoğun bir nitelik de taşımaktadır. Bu yönüyle de Türkiye ABD ilişkilerindeki değişimle ilgili ipucu da sunmuştur. İlk kez bir Türk Başbakanı, yeni seçilmiş bir ABD Başkanının Türkiye ziyareti ertesinde (yaklaşık 8 ay) Washington’a resmi bir ziyaret etmiştir. Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretini şu şekilde özetleyebiliriz: "Model ortaklık" gözden geçirilmiş; eksiler ve artılar teraziye konmuş, hasar tespiti yapılmış ve yola devam denmiştir! Kısaca ikili ilişkilerde bir “Z” raporu alınmıştır.
Bilindiği üzere, söz konusu ziyaretin normalde 29 Ekim’de yapılması planlanmış ama bu tarihin Cumhuriyet Bayramına denk gelmesi nedeniyle, 7 Aralık tarihi iki liderin ajandası açısından en uygun tarih olarak belirlenmişti. Tabii 29 Ekim dönemindeki dünya ve Türkiye gündeminin 7 Aralık 2009 tarihine kadar oldukça sıcaklaştığını görmekteyiz. ABD Başkanı Barack H. Obama’nın geçtiğimiz günlerde açıkladığı Afganistan stratejisi, İran’la ABD ve Batılı ülkeler arasında giderek tırmanan gerilim, Türkiye’de Kürt/Demokratik Açılımının, DTP ve PKK tarafından suni bir krizle sabote edilmek istenerek çıkmaza sürüklenmesi gibi unsurlar, Türkiye’nin dış politikasında eksen değişimi tartışmaları zirvenin yükünü artırır ve gölgelemeye çalışırken; Türkiye İsrail ilişkilerinde artan gerilimin geçtiğimiz haftalarda giderek soğuması belki de son derece sıcak gündemin üzerindeki bir ağırlığın alınması neticesini doğurmuştur. Ayrıca Obama yönetimi nezdinde ultra radikal ve muhafazakar nitelikli bir İsrail hükümetinin oluşturduğu rahatsızlığın da İsrail konusunun ana gündem maddelerinden birisi olmasını engellemiştir. Bununla beraber Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Yahudi lobi kuruluşları ile direk temasta bulunmaması ve Başbakan Erdoğan’ın İsrail’le ilgili Washington’daki sözleri Türk tarafında hala daha İsrail’e karşı bir tepkinin varolduğunu ve kısa dönemde bu tutumun devam edeceğini göstermiştir.
Büyük resme Odaklanmak
Tüm bu çerçevede gündemin sıcaklığının, iki lider arasındaki görüşmelere damga vurmuştur: Bunlar sırasıyla, Afganistan, İran, Ermenistan’la ilişkiler ve Kürt meselesi olacak gibi duruyor. Obama’nın ek 30 bin asker gönderimini içerdiği Afganistan paketi ve NATO üyelerinden de muharip güç beklentisi, Türkiye’den benzer beklentilerin olabileceği yorumlarını doğurmuştu. Ne var ki Türkiye’nin Afganistan’da muharip güçten çok, alt yapı ve askeri eğitim faaliyetlerine ağırlık verilmesi ve Afgan halkının sosyal-ekonomik problemlerine melhem olacak, adeta bir devlet inşa sürecinin, ABD’nin Afganistan’daki en önemli eksiliğini kapatan bir işlev görmesinin son derece önemli nitelik taşıdığı açıktır. Çünkü Obama’nın son açıkladığı Afganistan planı, Afgan halkı için neredeyse hiçbir şey vaat etmemekte ve sadece askeri mücadeleyi ön plana çıkarmaktaydı. İki liderin görüşmesi sonrasında Afganistan’la ilgili iki ülkenin konumu korumasının bu çerçevede daha anlaşılır olduğu açıktır. Ayrıca, Ahmed Davutoğlu’nun Mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı görevine gelmesinden itibaren Türk dış politikasında artan ivmenin de Washington’daki muhataplara bizzat ilk elden ve şeffaf bir şekilde anlatılmasının da mümkün olması, son haftalarda “Yeni Osmanlılık” terimi etrafında oluşturulmak istenen spekülatif havanın dağıtılması yolunda önemli bir işlevin yerine getirilmesini de sağlamıştır. Zaman gazetesi ABD temsilcisi Ali H. Aslan’ın aktarmış olduğu ABD Dışişleri Bakan yardımcısı, Philip Gordon’un düşünce kuruluşu CFR’de verdiği mesajların bu noktada önemli olduğu açıktır. Gordon’un, “İran’da farklarımız taktiksel”, “Afganistan’da işbirliğimiz mükemmel”, “Karabağ, Türkiye-Ermenistan normalleşmesine ön şart olmasın” ve “Türkiye Batı’ya yüz çevirmiyor” ifadeleri, ABD-Türkiye ilişkilerinin küçük meseleleri krize çevirmektense, büyük resme odaklandığını göstermektedir.
Sivil Siyasetin Ana Belirleyiciliği Kabul Edildi
Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin yukarıda belirlenen hususlar dışında, Türk Dış politikasındaki yapısal değişikliğinde vurgulanması açısından önem arz edecektir. 7 Aralık’ta gerçekleşecek zirve ile sivil iradenin/siyaset dış politika üzerindeki ana belirleyici rolü kabul edilmiş ve desteklenmiş olacaktır. Bu değişimin geçtiğimiz bir ay içinde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’ten, ABD’deki Neo-Con ekibin etkin isimlerinden David Wurmser’e, siyaset bilimci Eric Jan Zürcher’e kadar, Türk Dış Politikasında askeri bürokrasinin solan etkisine dikkat çekildiği ve sivil iradenin yükselişinin vurgulandığı görülmektedir. Bu rol değişiminin, 5 Kasım 2007’de, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice’ın ABD dış politikasına, neo-con ekibi ekarte ederek yerleştirdiği “Amerikan Realizmi” anlayışı sonucu kabul gördüğü, Wurmser’in 29 Kasım tarihli HaberTürk gazetesinden Tülin Daloğlu’na verdiği demeçle görülmektedir. 5 Kasım’da kabul gören bu rol değişimi 7 Aralık 2009 zirvesi ile onay aldığı anlaşılmaktadır, ki aslında Obama yönetiminin ABD çıkarları açısından bu değişimi onaylamak zorunda olduğu da iddia edilebilir. Bu noktada Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun SETA Vakfının Washingtodaki bürosunun açılış programında yapmış olduğu konuşmada, “Türkiye vizyona, yumuşak güce, tutarlı dış politikaya, evrensel bir dili temel alan ve hem doğu, hem batı, hem kuzey hem güneyde küresel barış ekseni yaratmaya çalışan bir anlayışı geliştirme çabası içinde. Eksen nerede? Eksen Ankara’da” ifadelerini içeren konuşmasının hem “eksen değişimi” eleştirilerine bir cevap niteliği taşıdığı hem de Türk dış politikasının yeni genel çerçevesini çizdiği vurgulanmalıdır. ABD’nin Türk hükümetinin dış politika üstündeki “sivil” iradesini kabulü sadece dış politikaya değil Türkiye’nin iç politikasına kadar yansıyan zor bir süreci içeren ama derin etkileri de beraberinde getirecektir.
Daha Reel bir Zemin
Sonuç olarak 7 Aralık Zirvesi, Türk medyasında maddeler halinde sıralanan güncel sonuçları, terörle mücadelede destek (PKK ve El-Kaide), Irak, Afganistan, Ortadoğu Barış Süreçleri ve İran meselesinde işbirliği, dışında belki de önümüzdeki yüzyıla yayılacak ilişkilerin doğasına etki eden bir sonuç oluşturmuştur. İkili ilişkilerde başlamış olan “model ortaklık” döneminde, yeni bir safhaya bu ziyaret sonucunda girilmiştir. Bu zirve Türkiye’nin 21. Yüzyılın küresel aktörlerinden birisi olmasını da beraberinde getirebilecektir. Türkiye’nin Orta Avrupa’dan, Avrasya’ya artan etkinliği, enerjiden, nükleer silahlanmaya, ekonomiye ve Ortadoğu sorununa kadar çetrefilli konularda majör aktörlerden birisi konumuna yükselmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede kendi eksenini oluşturmak isteyen Türkiye’nin, her ne kadar kimi sarsıntılar geçirse de küresel düzenin süper gücü ABD ile benzer dalga boylarını taşıması, politikaların uygulanmasını da kolaylaştıracaktır. 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır. Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun iki ülke arasındaki ilişkilerin doğasında değişimi ifade eden, “Türk Amerikan ilişkileri normalleşiyor”, Türkiye artık Amerika’nın masaya koyduğu taleplere cevap vermeye çalışan bir “özne” değil, iki müttefik taraftan biri. Yıllarca Amerika talep eder, Türkiye kabul etmezse bedel öder gibi bir psikoloji vardı. Şimdi farklı olabileceğimizi herkes kabul ediyor” çerçevesi ve “tabii ki ABD bir süper güç. Eşit demem. Ama daha stratejik ve daha ahlaki bir ilişki” şeklindeki realist yaklaşımı, iki ülke arasındaki temel değişimi ve kazancı da ifade etmektedir. 7 Aralık zirvesi ile Türkiye Amerika ilişkileri ortak çıkar noktalarının çoğaldığı daha reel bir zemine oturmuştur. Türkiye, ABD’nin Geniş Ortadoğu’da sığınacağı güvenli bir limandır. Ne var ki Türkiye’nin Washington’la ilişkilerinde zafiyete ve boşluğa izin vermemesi, ilişkilerin geleceği açısından önem taşımaktadır. 7 Aralık zirvesi öncesinde görüldüğü gibi hem küresel sistemde hem de Türkiye içinde statükonun sürmesini amaçlayanların Washington’da faaliyetlerine devam etmek isteyecekleri açıktır. Türkiye’nin çok boyutlu dış politikasını sürdürürken, ABD’nin hassasiyetlerine de mümkün olduğunca riayet etmesi gerekmektedir. Ali H. Aslan’ın da ifade ettiği gibi “Washington boş bırakmaya gelmez.”
Sernur Yassıkaya
Sernur'un Notu: Ocak ayında yayınlanacak bir dergi için kaleme almış olduğum değerlendirme yazısıdır.
Küreselleşmenin, Berlin duvarının yıkılmasından sonra kürenin her noktasına etkin nüfuzu ve oluşturduğu yeni denklemler, Türkiye için yeni fırsat kapılarının açılmasına sebep olmuştur. Ayrıca küreselleşmenin getirdikleri ile beraber “güç” tanımında kritik değişimin yaşanması ve “askeri” gücün sabit değişken olmaktan çıkarak, liberal ekonomi ve insan hakları gibi moral değerlerin belirleyiciliğinin artması, ülkeler arası güçler dengesinde değişimi de beraberinde getirdi. Tabii bu noktada ABD eski Başkanı George W. Bush’un Neo-Con eksenli dış ve iç politikada meydana getirdiği yıkımın ve iktidarının son dönemlerinde meydana gelen küresel finans krizinin, küresel sistemdeki çok boyutlu yapılanmayı hızlandırdığını vurgulamak yanlış olmayacaktır. Prof. Dr. Fuat Keyman’ın TRT-1’de katıldığı bir programda ifade ettiği gibi Bush sonrası küresel sistemin mevcut durumu “Çalkantı, Risk ve Belirsizlik”ten ibaretti. “Yumuşak Güç” kavramının yaratıcısı Joseph S. Nye’ın da ifade ettiği gibi mevcut küresel düzenin en güçlü askeri gücü ABD’nin dahi yeni küresel sistemin sorunlarına çözüm bulmada etkinliği sınırlı olacaktır. Nye, günümüz dünyasında “bağlar ve bağlantıda olma durumu, amaca uygun gücün önemli bir kaynağı haline geliyor” diyerek, ülkeler arasında artan işbirliği ihtiyacını da ortaya koymaktadır. Nye’e göre ABD, 21. Yüzyılın soruları için “ortak tehditleri ve sorunları göğüsleyecek uluslararası kurumların ve koalisyonların inşasına yardım etmek zorunda. Bu bağlamda güç artı toplamlı bir oyun (positive sum game) haline geliyor. Bu çerçevede Nye, ABD’nin 21. Yüzyıldaki gücünü ve etkinliğini koruması ve hedeflerine ulaşması için “diğerlerinin güçlenmesi”ni sağlamanın yardımcı olacağını ifade etmektedir.
Newsweek dergisi editörü Fareed Zakaria ise ABD’nin 8 yıllık Bush yönetimi döneminde odağını kaybeden ABD dış politikası ve beraberinde meydana gelen finansal kriz neticesinde, Obama yönetiminin çevre problemlerle uğraşmayı bırakarak, daha merkezi ve kendisi için daha hayati olan, ülke içi ekonomik ve sosyal problemlerin çözülmesi, teknolojide inovasyonun sağlanması ve merkezi güçlerle ilişkilerdeki gerilim alanların giderilmesini gibi asli meselelere odaklanmayı amaçladığını ifade etmektedir. Bu çerçevede Obama yönetiminin dış ve iç politikada teraziyi dengelemek amacıyla, Bush döneminin özelikle ilk dört yılındaki “askeri güç merkezli idealizm”in yerine “Amerikan Realizmi” olarak ifade edilen ve ABD’nin dış politikada enerjisini gereğinden fazla harcamasına sebep olacak maceralara atılmasını engelleyecek, daha seçici bir dış politikayı tercih edeceğini ifade etmektedir. Zakaria, Obama’nın vizyonunu şu şekilde ifade ediyor, “Bush döneminin hesapsızca verilmiş vaatlerinin ve ucu açık müdahalelerini azaltırken, belki Bill Clinton’un dünyaya yaklaşımından bile daha disiplinli, daha şeffaf ve fark gözeten bir politika istiyor”. Zakaria’ya göre, Obama’nın, her liderin hayalinde olan bir Winston Churchill olmayı tercih etmek yerine daha realist bir çerçeveyi tercih etmektedir: “Obama, Amerikan çıkarlarına çok daha iyi odaklanıp, bu çıkarlara ulaşmak için çareler üretiyor ve gözlerini ödülden ayırmıyor.” Obama’nın, “Amerikan dış politikasını aşırı ve saldırgan olmaktan çıkararak ılımlı bir zemine oturtmak gibi iddialı bir işe giriştiğini” ifade eden Zakaria, böyle bir yönelim aynı zamanda “tek taraflı bir yaklaşımın bir tarafa bırakılması anlamına geldiğini” vurgulayarak, özü itibariyle Nye ile ortak noktada buluşuyor. Zakaria, ABD’nin geçmişteki süper güçlerden ders alması gerektiğini ifade ederek, mevcut konumunu korumasının yolunun ekonomik büyümeye ve teknolojik yeniliklere odaklanmak, olduğunu ifade ediyor. Bu çerçevede Obama yönetimi için bir neo-Monroe doktrininin hayata geçirilmesini ve küresel iktidar merkezlerine odaklanmak gereği ifade ederek, ABD’nin 21. Yüzyılda merkezi rolünün Pasifikteki dengeleyici gücü olacağını ifade ediyor. Esas olarak Obama’nın geçtiğimiz günlerde “Nobel Barış Ödülü”nü alırken yaptığı hayli geniş kapsamlı ve savaşın kimi zaman gerekliliğini vurgulayan konuşmasının, bir anlamda, ABD dış politikası ve tabii dünyanın diğer geri kalan kısmı için bir anlamda “Rules of Engagement – Oyunun Kuralları”nı çizdiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Kısacası, Obama, adeta 21. Yüzyılda ABD’nin küresel gücünün devam etmesini sağlayacak bir “Lincoln ve Monroe karışımı bir Restorasyon dönemi Başkanı” olduğunu ifade edebiliriz. Elbette Obama’nın söz konusu restorasyonu başarıp başarmamasında uluslararası alanda uygun ortaklar bulmasına ve ne derecede bir yetki devrine izin vereceğine bağlı bulunmaktadır.
Ortadoğu’daki tek Gerçek Ülke
Türkiye ve çevre coğrafyası ile ilgili herhangi bir ideolojik ve kavramsal bagaj taşımayan bir birey düşünelim. Bu bireyin önüne Türkiye’yi ve çevre coğrafyasını gösteren bir harita konuyor, sonrasında ise harita dahilindeki ülkelerle ilgili ekonomik, siyasi, tarihi ve kültürel bilgiler yorumsuz olarak sunuluyor ve Türkiye’nin söz konusu ülkelerle nasıl bir ilişkiler bütünü yürütmesi gerektiği kendisine soruluyor; cevap ne olurdu? Aşağı yukarı bugünkü dış politika çerçevesini anlatacağını iddia edebiliriz. Çünkü Türkiye gibi kaderini coğrafyasının çizdiği bir ülkenin vasatı dahi bunu gerektirmektir. Bu vasatın gelişmesi, ekonomi, askeri ve siyasi standartların işleyişine göre düşer veya yükselir. Türkiye, son yıllardaki atılımları ile bu vasatı aşarak yükseliş dönemine girmiştir. Türkiye’nin bu fırsatlardan özellikle Deniz Zeyrek’in 17 Kasım tarihli Radikal gazetesindeki yazısında ifade ettiği gibi doksanlı yıllarda TSK’nın öncelikli belirleyici olduğu “güvenlik eksenli” dış politikalar nedeniyle tam anlamıyla faydalanamadığını görmekteyiz. Ama söz konusu yıllarda, temelini Turgut Özal’ın attığı liberal eksenli ekonomik ve siyasal politikaların açtığı yolda, Türkiye’de gelişen sivil toplum ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden yükselen yeni sermaye akımının oluşturduğu dalga, bir noktada küreselleşen dünya ile bütünleşecekti.
Bu çerçevede ABD Başkanı Obama’nın Nisan ayındaki Türkiye ziyareti ve kullandığı “model ortaklık” kavramı çok daha anlam kazanmaktadır. Obama yönetimi, “Geniş Ortadoğu” gibi 21. Yüzyılın önemli ama yeni dünyanın küresel iktidar merkezinin çevresinde kalan sorunlu bir alanda Türkiye gibi “yapıcı ve güçlü” bir bölgesel güçle geliştireceği ilişkilere ihtiyaç duyduğu açıktır. Ortadoğu’nun önemli düşünürlerinden Rami G. Huri’nin, Türkiye ile ilgili tespitleri, Türkiye-ABD ilişkilerinde, esas olarak Obama yönetimi için Türkiye’nin neden “model ortak” olduğu sorusuna da yanıt olmaktadır. Huri, “Ortadoğu’daki tek gerçek ülke Türkiye” başlıklı yazısında şu önemli tespitlerde bulunuyor:
1) Türkiye’nin, canlı iç politikaya, dinamik sosyal-kültürel hayata ve güçlü ekonomisine sahip olması,
2) İnisiyatif alarak liderlik yapan fakat aynı zamanda düzenli seçimlerle vatandaşlara hesap veren bir hükümet kurumunun varlığı,
3) Türkiye, Ortadoğu’da hem demokratik bir iç sisteme, hem de faal bir dış politikaya sahip tek ülke,
4) İç politikanın vatandaşlarının çoğunluğunun tanımladığı yönde ilerlemesine imkan veren ifade ve toplanma özgürlüğü,
5) Ordu ve güvenlik kurumları üzerindeki sivil otorite,
6) Azınlıkların çoğunluk tarafından tanınması gereken haklar talep ettiği çoğulcu bir toplumun gerçekleriyle uzlaşmak yönünde pragmatik ve alçakgönüllü bir realizm.
Huri’nin çizdiği çerçeve, Türkiye’nin mevcut, siyasal, ekonomik ve sosyal yapısı ile adeta hem Amerikan idealizmin salık verdiği demokrasi ve özgürlükler hususunda önemli bir ortak olacağı hem de pragmatik ve realist düşünce eksenli yumuşak gücü ile Amerikan Realizminin kuvvetli bir ortağı olduğunu ifade etmektedir. Bilgi üniversitesi öğretim üyesi Soli Özel bu durumu, “ülkenin etrafında istikrar bölgeleri yaratmak, ihtilaftan kaçınmak ve ekonomik genişlemenin şartlarını hazırlamak için tasarlanmış olan komşularla sıfır sorun ilkesine dayalı bir politika” olarak ifade ediyor. Böyle bir politikanın önceliği elbette çevre coğrafyada kapsamlı bir barışı önceleyen, çatışma alanlarını mümkün olduğunca sınırlayan, Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun ifadesiyle “düzen kurucu” bir dış politikayı üretmek anlamına gelmektedir. Başbakanlık Başdanışmanı Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın da ifade ettiği gibi son 10 yılda Türkiye toplumu “Hz. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir nokta belirledi”, “ayağını oraya sağlam bastı” ve sonrasında “bütün dünya benimdir” diyerek, ilgisini büyük resme yöneltti. Bu çerçevede Türkiye, İsrail dahil bölgedeki statükolarını korumak isteyen ülkelerden farklılık oluşturmaktadır. Aynı zamanda Huri’nin vurgulamaları, Türkiye’nin AK Parti döneminde özellikle Arap ülkeleri ve diğer çevre coğrafyalarda oluşturduğu etkinin retorik düzeyde olmaktan çok yapısal nedenlere dayandığını ve çekim merkezi oluşturduğunu vurgulamaktadır. Türkiye gibi nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin ekonomiden, sosyal düzeye yakaladığı başarı, Cebelitarık’tan, Kabil’e kadar demokrasi ve özgürlük talebi olan halklar için önemli bir model oluşturmuş ve bu çerçevede de İran’dan daha etkin ve derin bir etkiye bölgede sahip olmuştur. 7 Aralık 2009 Washington zirvesinde ABD Başkanı Obama’nın Türkiye için kullanmış olduğu “Türkiye büyük bir ülke, Dünyadaki nüfuzu artıyor” sözlerin zeminini de yukarıdaki olgular oluşturmaktadır.
“Z” Raporu Alındı
Yukarıda çizdiğim küresel sistem, ABD ve Türkiye merkezli analizin ardından Erdoğan ile Obama arasında gerçekleşen 7 Aralık zirvesini değerlendirmek kolaylaşacaktır. Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sembolik anlamı yoğun bir nitelik de taşımaktadır. Bu yönüyle de Türkiye ABD ilişkilerindeki değişimle ilgili ipucu da sunmuştur. İlk kez bir Türk Başbakanı, yeni seçilmiş bir ABD Başkanının Türkiye ziyareti ertesinde (yaklaşık 8 ay) Washington’a resmi bir ziyaret etmiştir. Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretini şu şekilde özetleyebiliriz: "Model ortaklık" gözden geçirilmiş; eksiler ve artılar teraziye konmuş, hasar tespiti yapılmış ve yola devam denmiştir! Kısaca ikili ilişkilerde bir “Z” raporu alınmıştır.
Bilindiği üzere, söz konusu ziyaretin normalde 29 Ekim’de yapılması planlanmış ama bu tarihin Cumhuriyet Bayramına denk gelmesi nedeniyle, 7 Aralık tarihi iki liderin ajandası açısından en uygun tarih olarak belirlenmişti. Tabii 29 Ekim dönemindeki dünya ve Türkiye gündeminin 7 Aralık 2009 tarihine kadar oldukça sıcaklaştığını görmekteyiz. ABD Başkanı Barack H. Obama’nın geçtiğimiz günlerde açıkladığı Afganistan stratejisi, İran’la ABD ve Batılı ülkeler arasında giderek tırmanan gerilim, Türkiye’de Kürt/Demokratik Açılımının, DTP ve PKK tarafından suni bir krizle sabote edilmek istenerek çıkmaza sürüklenmesi gibi unsurlar, Türkiye’nin dış politikasında eksen değişimi tartışmaları zirvenin yükünü artırır ve gölgelemeye çalışırken; Türkiye İsrail ilişkilerinde artan gerilimin geçtiğimiz haftalarda giderek soğuması belki de son derece sıcak gündemin üzerindeki bir ağırlığın alınması neticesini doğurmuştur. Ayrıca Obama yönetimi nezdinde ultra radikal ve muhafazakar nitelikli bir İsrail hükümetinin oluşturduğu rahatsızlığın da İsrail konusunun ana gündem maddelerinden birisi olmasını engellemiştir. Bununla beraber Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Yahudi lobi kuruluşları ile direk temasta bulunmaması ve Başbakan Erdoğan’ın İsrail’le ilgili Washington’daki sözleri Türk tarafında hala daha İsrail’e karşı bir tepkinin varolduğunu ve kısa dönemde bu tutumun devam edeceğini göstermiştir.
Büyük resme Odaklanmak
Tüm bu çerçevede gündemin sıcaklığının, iki lider arasındaki görüşmelere damga vurmuştur: Bunlar sırasıyla, Afganistan, İran, Ermenistan’la ilişkiler ve Kürt meselesi olacak gibi duruyor. Obama’nın ek 30 bin asker gönderimini içerdiği Afganistan paketi ve NATO üyelerinden de muharip güç beklentisi, Türkiye’den benzer beklentilerin olabileceği yorumlarını doğurmuştu. Ne var ki Türkiye’nin Afganistan’da muharip güçten çok, alt yapı ve askeri eğitim faaliyetlerine ağırlık verilmesi ve Afgan halkının sosyal-ekonomik problemlerine melhem olacak, adeta bir devlet inşa sürecinin, ABD’nin Afganistan’daki en önemli eksiliğini kapatan bir işlev görmesinin son derece önemli nitelik taşıdığı açıktır. Çünkü Obama’nın son açıkladığı Afganistan planı, Afgan halkı için neredeyse hiçbir şey vaat etmemekte ve sadece askeri mücadeleyi ön plana çıkarmaktaydı. İki liderin görüşmesi sonrasında Afganistan’la ilgili iki ülkenin konumu korumasının bu çerçevede daha anlaşılır olduğu açıktır. Ayrıca, Ahmed Davutoğlu’nun Mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı görevine gelmesinden itibaren Türk dış politikasında artan ivmenin de Washington’daki muhataplara bizzat ilk elden ve şeffaf bir şekilde anlatılmasının da mümkün olması, son haftalarda “Yeni Osmanlılık” terimi etrafında oluşturulmak istenen spekülatif havanın dağıtılması yolunda önemli bir işlevin yerine getirilmesini de sağlamıştır. Zaman gazetesi ABD temsilcisi Ali H. Aslan’ın aktarmış olduğu ABD Dışişleri Bakan yardımcısı, Philip Gordon’un düşünce kuruluşu CFR’de verdiği mesajların bu noktada önemli olduğu açıktır. Gordon’un, “İran’da farklarımız taktiksel”, “Afganistan’da işbirliğimiz mükemmel”, “Karabağ, Türkiye-Ermenistan normalleşmesine ön şart olmasın” ve “Türkiye Batı’ya yüz çevirmiyor” ifadeleri, ABD-Türkiye ilişkilerinin küçük meseleleri krize çevirmektense, büyük resme odaklandığını göstermektedir.
Sivil Siyasetin Ana Belirleyiciliği Kabul Edildi
Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin yukarıda belirlenen hususlar dışında, Türk Dış politikasındaki yapısal değişikliğinde vurgulanması açısından önem arz edecektir. 7 Aralık’ta gerçekleşecek zirve ile sivil iradenin/siyaset dış politika üzerindeki ana belirleyici rolü kabul edilmiş ve desteklenmiş olacaktır. Bu değişimin geçtiğimiz bir ay içinde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’ten, ABD’deki Neo-Con ekibin etkin isimlerinden David Wurmser’e, siyaset bilimci Eric Jan Zürcher’e kadar, Türk Dış Politikasında askeri bürokrasinin solan etkisine dikkat çekildiği ve sivil iradenin yükselişinin vurgulandığı görülmektedir. Bu rol değişiminin, 5 Kasım 2007’de, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice’ın ABD dış politikasına, neo-con ekibi ekarte ederek yerleştirdiği “Amerikan Realizmi” anlayışı sonucu kabul gördüğü, Wurmser’in 29 Kasım tarihli HaberTürk gazetesinden Tülin Daloğlu’na verdiği demeçle görülmektedir. 5 Kasım’da kabul gören bu rol değişimi 7 Aralık 2009 zirvesi ile onay aldığı anlaşılmaktadır, ki aslında Obama yönetiminin ABD çıkarları açısından bu değişimi onaylamak zorunda olduğu da iddia edilebilir. Bu noktada Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun SETA Vakfının Washingtodaki bürosunun açılış programında yapmış olduğu konuşmada, “Türkiye vizyona, yumuşak güce, tutarlı dış politikaya, evrensel bir dili temel alan ve hem doğu, hem batı, hem kuzey hem güneyde küresel barış ekseni yaratmaya çalışan bir anlayışı geliştirme çabası içinde. Eksen nerede? Eksen Ankara’da” ifadelerini içeren konuşmasının hem “eksen değişimi” eleştirilerine bir cevap niteliği taşıdığı hem de Türk dış politikasının yeni genel çerçevesini çizdiği vurgulanmalıdır. ABD’nin Türk hükümetinin dış politika üstündeki “sivil” iradesini kabulü sadece dış politikaya değil Türkiye’nin iç politikasına kadar yansıyan zor bir süreci içeren ama derin etkileri de beraberinde getirecektir.
Daha Reel bir Zemin
Sonuç olarak 7 Aralık Zirvesi, Türk medyasında maddeler halinde sıralanan güncel sonuçları, terörle mücadelede destek (PKK ve El-Kaide), Irak, Afganistan, Ortadoğu Barış Süreçleri ve İran meselesinde işbirliği, dışında belki de önümüzdeki yüzyıla yayılacak ilişkilerin doğasına etki eden bir sonuç oluşturmuştur. İkili ilişkilerde başlamış olan “model ortaklık” döneminde, yeni bir safhaya bu ziyaret sonucunda girilmiştir. Bu zirve Türkiye’nin 21. Yüzyılın küresel aktörlerinden birisi olmasını da beraberinde getirebilecektir. Türkiye’nin Orta Avrupa’dan, Avrasya’ya artan etkinliği, enerjiden, nükleer silahlanmaya, ekonomiye ve Ortadoğu sorununa kadar çetrefilli konularda majör aktörlerden birisi konumuna yükselmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede kendi eksenini oluşturmak isteyen Türkiye’nin, her ne kadar kimi sarsıntılar geçirse de küresel düzenin süper gücü ABD ile benzer dalga boylarını taşıması, politikaların uygulanmasını da kolaylaştıracaktır. 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır. Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu’nun iki ülke arasındaki ilişkilerin doğasında değişimi ifade eden, “Türk Amerikan ilişkileri normalleşiyor”, Türkiye artık Amerika’nın masaya koyduğu taleplere cevap vermeye çalışan bir “özne” değil, iki müttefik taraftan biri. Yıllarca Amerika talep eder, Türkiye kabul etmezse bedel öder gibi bir psikoloji vardı. Şimdi farklı olabileceğimizi herkes kabul ediyor” çerçevesi ve “tabii ki ABD bir süper güç. Eşit demem. Ama daha stratejik ve daha ahlaki bir ilişki” şeklindeki realist yaklaşımı, iki ülke arasındaki temel değişimi ve kazancı da ifade etmektedir. 7 Aralık zirvesi ile Türkiye Amerika ilişkileri ortak çıkar noktalarının çoğaldığı daha reel bir zemine oturmuştur. Türkiye, ABD’nin Geniş Ortadoğu’da sığınacağı güvenli bir limandır. Ne var ki Türkiye’nin Washington’la ilişkilerinde zafiyete ve boşluğa izin vermemesi, ilişkilerin geleceği açısından önem taşımaktadır. 7 Aralık zirvesi öncesinde görüldüğü gibi hem küresel sistemde hem de Türkiye içinde statükonun sürmesini amaçlayanların Washington’da faaliyetlerine devam etmek isteyecekleri açıktır. Türkiye’nin çok boyutlu dış politikasını sürdürürken, ABD’nin hassasiyetlerine de mümkün olduğunca riayet etmesi gerekmektedir. Ali H. Aslan’ın da ifade ettiği gibi “Washington boş bırakmaya gelmez.”
Sernur Yassıkaya
Sernur'un Notu: Ocak ayında yayınlanacak bir dergi için kaleme almış olduğum değerlendirme yazısıdır.
22 Aralık 2009 Salı
En çok işsizlik Şırnak'ta
En çok işsizlik Şırnak'ta
Türkiye genelinde 2008 sonu itibariyle işsizlik oranı yüde 11 olurken, en yüksek işsizlik oranı yüzde 22.1'le Şırnak'ta gerçekleşti.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) il bazında işsizlik rakamlarını ilk kez açıkladı.
2008 yılında Türkiye genelinde işsizlik oranı yüzde 11 olarak belirlendi.
TÜİK'in çalışmasının sonucuna göre, işsizlik oranının en yüksek olduğu iller sırasıyla, Şırnak (yüzde 22.1), Adana (yüzde 20.5) ve Hakkari (yüzde 18.3) olarak tahmin edildi.
İşsizlik oranının en düşük olduğu iller ise sırasıyla, Ardahan (yüzde 3.7), Kars (yüzde 4.1) ve Bayburt (yüzde 4.7) olarak öngörüldü.
2008 yılında Türkiye genelinde istihdam oranı yüzde 41.7 olarak belirlenirken, istihdam oranının en yüksek olduğu il yüzde yüzde 62.8'le Rize oldu. Onu Gümüşhane (yüzde 62.2) ve Artvin (yüzde 58.9) izledi. İstihdam oranının en düşük olduğu iller ise sırasıyla, Siirt (yüzde 22.3), Diyarbakır (yüzde 22.7) ve Şırnak (yüzde 23.2) oldu.
İşgücünün önemli bir göstergesi olan işgücüne katılma oranı, 2008 hanehalkı işgücü araştırması yıllık sonuçlarına göre Türkiye genelinde yüzde 46.9 olarak tahmin edildi.
İşgücüne katılma oranının en yüksek olduğu iller sırasıyla, Rize (yüzde 66.3), Gümüşhane (yüzde 65.4) ve Artvin (yüzde 62.5) olarak tahmin edildi.. İşgücüne katılım oranının en düşük olduğu iller ise sırasıyla, Diyarbakır (yüzde 26.9), Siirt (yüzde 27.2) ve Şırnak (yüzde 29.8) oldu.
İSTANBUL'DA 660 BİN KİŞİ İŞSİZ
İstanbul'da işsizlik yüzde 11,2 olarak tahmin edildi. Buna göre Türkiye'nin en büyük kentinde 660 bin işsiz bulunuyor. Kentte istihdam oranı yüzde 41,3, işgücüne katılma oranı yüzde 46.5 oldu.
Başkent Ankara'da işsizlik yüzde 11,8 olarak hesaplandı. 4.6 milyon nüfuslu kentte istihdam oranı yüzde 39,7, işgücüne katılma oranı yüzde 45.
Büyük kentlerden İzmir'de işsizlik yüzde 11,8, istihdam oranı yüzde 39,9, işgücüne katılım yüzde 45,2 olarak hesaplandı.
URL: http://www.ntvmsnbc.com/id/25034755/İstanbul'da işsizlik yüzde 11,2 olarak tahmin edildi. Buna göre Türkiye'nin en büyük kentinde 660 bin işsiz bulunuyor. Kentte istihdam oranı yüzde 41,3, işgücüne katılma oranı yüzde 46.5 oldu.
Başkent Ankara'da işsizlik yüzde 11,8 olarak hesaplandı. 4.6 milyon nüfuslu kentte istihdam oranı yüzde 39,7, işgücüne katılma oranı yüzde 45.
Büyük kentlerden İzmir'de işsizlik yüzde 11,8, istihdam oranı yüzde 39,9, işgücüne katılım yüzde 45,2 olarak hesaplandı.
Neler oluyor bu subaylara?
Yarbay Ali Tatar evinde ölü bulundu. Hakkında yeniden yakalama kararı çıkarıldığını öğrenince, başına
bir kurşun sıktığı açıklandı.
Ergenekon davasının kilit isimlerinden emekli general Levent Ersöz’ün tedavi gördüğü hastanede, saat 22.00’de, belinde iki silah bulunan bir emekli uzman çavuş yakalandı. Öne sürüldüğüne göre, “Beni albay gönderdi” dedi.
Bunlar son iki günde yaşananlar. Son aylarda buna benzer çok sayıda olayla yüz yüze geldik.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda da, iki oramirale suikast hazırladıkları söylenen çok sayıda üst düzey subay gözaltına alındı, sorgulandı ve birçoğu tutuklandı.
Daha birkaç hafta önce, bir dönemin kuvvet komutanları, ‘darbe girişimi’ suçlamasıyla, şüpheli olarak Ergenekon davası kapsamında sorgulandılar. Diyarbakır’daysa, bir dönemin ünlü bir subayı, onlarca faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle yargılanıyor.
Değişik rütbelerden subaylar; ülkenin çeşitli yerlerine yasadışı şekilde silah, cephane gömdükleri, bazı siyasetçilere suikast hazırladıkları iddialarıyla mahkeme önündeler.
Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, (emekli kuvvet komutanları dahil olmak üzere) son
yıllarda çok sayıda yasadışı eylemle birlikte anılır hale geldiler. İntiharların, sabotaj iddialarının, darbe suçlamalarının, cinayet yargılamalarının arkası gelmiyor.
Bu tabloya baktığımız zaman, ister istemez sormak durumunda kalıyoruz: Ne oluyor bu subaylara? Ne oluyor Türk Silahlı Kuvvetleri’ne?
***
50 yıl içinde üç askeri darbe, bir postmodern darbe ve sayısız askeri müdahale yaşadık. Askerler, bütün bu süre boyunca siyasetin tam anlamıyla ortasında oldular. Türkiye’nin bütün önemli iç ve dış kararlarının merkezinde yer aldılar.
Siyasetçiler, askerlerin müdahalelerine o kadar alıştılar ki, ordunun siyaset yapmasını son derece olağan ve doğal bir durum olarak algıladılar. Medya da, iş dünyası da, askeri siyasetin baş aktörü olarak kabul etti...
Ordu, ülkemizde, iktidarın merkezi gücü olarak hareket etmeye alıştı. Bunu temel misyonu olarak gördü. 25 yıldır süren ‘düşük yoğunluklu savaş’ın ordunun müdahale kabiliyetini ve dokunulmazlığını artırması, ordu içindeki bu algı biçimini ve toplumun bu algı biçimini onaylama eğilimini perçinledi.
Bu ‘dokunulmazlık’, askerin denetlenemez bir güç olmasını da beraberinde getirdi. Askerler, siyasetin her alanına müdahale edebiliyorlardı ve kimse onlardan hesap soramıyordu. Kimseye hesap vermeleri gerekmiyordu. Hesap soran hep onlar oluyordu. Bağımsız bir bütçeleri, bağımsız bir yargı mekânizmaları vardı. Kimse onların bağımsız alanına müdahale edemiyordu, ama onlar istedikleri her alana müdahale edebiliyorlardı. YÖK üyeliğinden sinema sansür kuruluna kadar sivil hayatın her alanında etkili ve yetkiliydiler.
***
Bu kadar büyük bir iktidar gücüne sahip olmanın, askeri ülkenin ‘tek ve gerçek yöneticisi’ psikolojisi içine sokmuş olması şaşırtıcı değil aslında. Asker, her zaman için, ‘siyasilerin ülkeyi iyi yönetemedikleri’ kanaatinde oldu. Halkın doğru tercihlerde bulunamadığı kanaatinde oldu. Asker, kendisini, her zaman için, bu ‘hatalı tercihler’e ve ‘ülkeyi yönetemeyen siyasetçiler’e karşı, ‘denge’ unsuru ve hatta ‘asıl iktidar gücü’ olarak gördü.
Eğer demokrasinin alanını genişletmeye çabalayan güçler olmasaydı, askerin bu ‘kontrol altına alınamayan’ gücü, sonsuza kadar sürebilirdi. Türkiye, çok partili rejim yoluyla demokrasisini geliştirmek ve Avrupa ölçülerine yakın bir demokrasi yaratmak yönündeki bütün girişimlerinde, karşısında askeri buldu. Siviller, çoğu kez askerin müdahalesine boyun eğdiler.
Şimdi yeni bir dönem içindeyiz. Türkiye, 60 yıllık çok partili rejim tecrübesi içinde demokratikleşme yolunda önemli mesafeler aldı. Ekonomisi büyüdü. İthalat ihracat kapasitesinde, kişi başına düşen ortalama gelir düzeyinde önemli sıçramalar gerçekleşti. Türkiye, bölge içinde, barışçı ve yapıcı bir ülke izlenimi bırakmaya ve etkisini artırmaya başladı.
Türkiye’deki siyasi yapı içinde askerin güç sahibi olması köklü bir alışkanlık haline gelmiş durumda. Bu alışkanlık nedeniyle, bu çaptaki ve standarttaki bir ülkede ordunun siyaset içindeki varlığını sürdürmesi gibi son derece sıradışı bir durum, bize normal görünebiliyor. Askerlerin iktidarın nimetlerinden yararlanmaya devam etmeleri ve bunu garantiye almaya yönelik müdahalelerde bulunmaları, bize normal görünebiliyor.
Türkiye’de askerler, demokrasiyi hiçbir zaman içselleştirmek istemediler. Demokrasiye karşı olmayı, bir anlamda ‘mesleklerinin içeriği’ olarak algıladılar. Bu algı biçiminin karşılığını, gerçekleştirdikleri askeri müdahaleler ve sonrasında elde ettikleri statülerle aldılar.
***
2010 yılına girmek üzere olduğumuz bu günlerde, tarihsel olarak bu gidişatın sonuna gelmekteyiz. Askerlerin eski yerlerinde durmaya, eski statülerini korumaya devam etmeleri artık mümkün değil.
Bazı askerler bunun farkındalar ve ülkenin yönetimine müdahale etmek isteyen arkadaşlarını ‘yapmayın’ diyerek uyarıyorlar. Bazıları, yeni döneme ayak uydurmakta zorluk çekiyorlar. Bazılarında yeni durumun yarattığı bir bunalım ve hayal kırıklığı gözleniyor. Bazıları da ‘iktidarımızı vermeyiz’ inadı ve öfkesi içindeler.
Yaşanmakta olan psikolojik çalkantılar, depresyonlar, intiharlar, sıradışı davranışlar, cinayetler ve bunalımları bu tablo içinde değerlendirmemiz gerekiyor.
Oral Çalışlar - 22.12.2009 - Radikal
bir kurşun sıktığı açıklandı.
Ergenekon davasının kilit isimlerinden emekli general Levent Ersöz’ün tedavi gördüğü hastanede, saat 22.00’de, belinde iki silah bulunan bir emekli uzman çavuş yakalandı. Öne sürüldüğüne göre, “Beni albay gönderdi” dedi.
Bunlar son iki günde yaşananlar. Son aylarda buna benzer çok sayıda olayla yüz yüze geldik.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda da, iki oramirale suikast hazırladıkları söylenen çok sayıda üst düzey subay gözaltına alındı, sorgulandı ve birçoğu tutuklandı.
Daha birkaç hafta önce, bir dönemin kuvvet komutanları, ‘darbe girişimi’ suçlamasıyla, şüpheli olarak Ergenekon davası kapsamında sorgulandılar. Diyarbakır’daysa, bir dönemin ünlü bir subayı, onlarca faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle yargılanıyor.
Değişik rütbelerden subaylar; ülkenin çeşitli yerlerine yasadışı şekilde silah, cephane gömdükleri, bazı siyasetçilere suikast hazırladıkları iddialarıyla mahkeme önündeler.
Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, (emekli kuvvet komutanları dahil olmak üzere) son
yıllarda çok sayıda yasadışı eylemle birlikte anılır hale geldiler. İntiharların, sabotaj iddialarının, darbe suçlamalarının, cinayet yargılamalarının arkası gelmiyor.
Bu tabloya baktığımız zaman, ister istemez sormak durumunda kalıyoruz: Ne oluyor bu subaylara? Ne oluyor Türk Silahlı Kuvvetleri’ne?
***
50 yıl içinde üç askeri darbe, bir postmodern darbe ve sayısız askeri müdahale yaşadık. Askerler, bütün bu süre boyunca siyasetin tam anlamıyla ortasında oldular. Türkiye’nin bütün önemli iç ve dış kararlarının merkezinde yer aldılar.
Siyasetçiler, askerlerin müdahalelerine o kadar alıştılar ki, ordunun siyaset yapmasını son derece olağan ve doğal bir durum olarak algıladılar. Medya da, iş dünyası da, askeri siyasetin baş aktörü olarak kabul etti...
Ordu, ülkemizde, iktidarın merkezi gücü olarak hareket etmeye alıştı. Bunu temel misyonu olarak gördü. 25 yıldır süren ‘düşük yoğunluklu savaş’ın ordunun müdahale kabiliyetini ve dokunulmazlığını artırması, ordu içindeki bu algı biçimini ve toplumun bu algı biçimini onaylama eğilimini perçinledi.
Bu ‘dokunulmazlık’, askerin denetlenemez bir güç olmasını da beraberinde getirdi. Askerler, siyasetin her alanına müdahale edebiliyorlardı ve kimse onlardan hesap soramıyordu. Kimseye hesap vermeleri gerekmiyordu. Hesap soran hep onlar oluyordu. Bağımsız bir bütçeleri, bağımsız bir yargı mekânizmaları vardı. Kimse onların bağımsız alanına müdahale edemiyordu, ama onlar istedikleri her alana müdahale edebiliyorlardı. YÖK üyeliğinden sinema sansür kuruluna kadar sivil hayatın her alanında etkili ve yetkiliydiler.
***
Bu kadar büyük bir iktidar gücüne sahip olmanın, askeri ülkenin ‘tek ve gerçek yöneticisi’ psikolojisi içine sokmuş olması şaşırtıcı değil aslında. Asker, her zaman için, ‘siyasilerin ülkeyi iyi yönetemedikleri’ kanaatinde oldu. Halkın doğru tercihlerde bulunamadığı kanaatinde oldu. Asker, kendisini, her zaman için, bu ‘hatalı tercihler’e ve ‘ülkeyi yönetemeyen siyasetçiler’e karşı, ‘denge’ unsuru ve hatta ‘asıl iktidar gücü’ olarak gördü.
Eğer demokrasinin alanını genişletmeye çabalayan güçler olmasaydı, askerin bu ‘kontrol altına alınamayan’ gücü, sonsuza kadar sürebilirdi. Türkiye, çok partili rejim yoluyla demokrasisini geliştirmek ve Avrupa ölçülerine yakın bir demokrasi yaratmak yönündeki bütün girişimlerinde, karşısında askeri buldu. Siviller, çoğu kez askerin müdahalesine boyun eğdiler.
Şimdi yeni bir dönem içindeyiz. Türkiye, 60 yıllık çok partili rejim tecrübesi içinde demokratikleşme yolunda önemli mesafeler aldı. Ekonomisi büyüdü. İthalat ihracat kapasitesinde, kişi başına düşen ortalama gelir düzeyinde önemli sıçramalar gerçekleşti. Türkiye, bölge içinde, barışçı ve yapıcı bir ülke izlenimi bırakmaya ve etkisini artırmaya başladı.
Türkiye’deki siyasi yapı içinde askerin güç sahibi olması köklü bir alışkanlık haline gelmiş durumda. Bu alışkanlık nedeniyle, bu çaptaki ve standarttaki bir ülkede ordunun siyaset içindeki varlığını sürdürmesi gibi son derece sıradışı bir durum, bize normal görünebiliyor. Askerlerin iktidarın nimetlerinden yararlanmaya devam etmeleri ve bunu garantiye almaya yönelik müdahalelerde bulunmaları, bize normal görünebiliyor.
Türkiye’de askerler, demokrasiyi hiçbir zaman içselleştirmek istemediler. Demokrasiye karşı olmayı, bir anlamda ‘mesleklerinin içeriği’ olarak algıladılar. Bu algı biçiminin karşılığını, gerçekleştirdikleri askeri müdahaleler ve sonrasında elde ettikleri statülerle aldılar.
***
2010 yılına girmek üzere olduğumuz bu günlerde, tarihsel olarak bu gidişatın sonuna gelmekteyiz. Askerlerin eski yerlerinde durmaya, eski statülerini korumaya devam etmeleri artık mümkün değil.
Bazı askerler bunun farkındalar ve ülkenin yönetimine müdahale etmek isteyen arkadaşlarını ‘yapmayın’ diyerek uyarıyorlar. Bazıları, yeni döneme ayak uydurmakta zorluk çekiyorlar. Bazılarında yeni durumun yarattığı bir bunalım ve hayal kırıklığı gözleniyor. Bazıları da ‘iktidarımızı vermeyiz’ inadı ve öfkesi içindeler.
Yaşanmakta olan psikolojik çalkantılar, depresyonlar, intiharlar, sıradışı davranışlar, cinayetler ve bunalımları bu tablo içinde değerlendirmemiz gerekiyor.
Oral Çalışlar - 22.12.2009 - Radikal
Yarbay’ın intiharıyla demokrasi ve istikrar!
Sernur'un Notu: Geçtiğimiz hafta gazeteciliğinin 40. yıldönümünü kutlayan usta kalem Hasan Cemal'den ne eksik ne bir fazlasıyla altına imza atacağımız bir yazı: Sedat Ergin ne zaman böyle bir yazı yazabilecek acaba? Şimdiden cevabı verelim, hiçbir zaman...
Türkiye kabuk değiştiriyor. Buna değişim süreci de diyebilirsiniz. Türkiye için gerçekten zahmetli, engebeli bir yolculuk bu.
Fena halde zorlanıyoruz.
Bugüne kadar değişimi kösteklemiş olan duvarlar orasından burasından çatlıyor, dökülüyor.
Türkiye’de bu duvarlar yıkılmadan demokrasiyle hukuk devletinin yerli yerine oturması olanaksız.
Eğer bu ülkede gerçek istikrar istiyorsak, özellikle siyasal istikrarın her şeyin başı olduğuna inanıyorsak, bu değişim sürecine mutlaka el vermek zorundayız.
Başka çıkış yolu yok.
Her şey istikrarın ucunda.
Gerçek istikrar kapımızı çalmadan aş ve iş sorunumuz da çözülmez, doğru dürüst kalkınma da olmaz, demokrasi ve hukuk devleti de tüm kural ve kurumlarıyla oturmaz.
Dağlarından ölüm haberleri gelmeye devam eden bir ülkede, gerçek istikrardan söz edilemez.
Milyarlarca doların silaha, savaşa yatırıldığı bir ülkede, ekonomi doğru dürüst büyüyemez, aş ve iş meselesi halledilemez.
Bir ülkede Kürt sorunu gibi bir sorunu, kültürel ve siyasal kimlikleri zorla, elde silah bastırmaya çalıştığınız sürece ne hukuk olur, ne de demokrasi.
Askerle demokrasi ilişkisi rayına girmeyen bir Türkiye’de de istikrar kesinlikle yakalanamaz. Çok uzun yılların deneyimleri bu gerçeği olanca çıplaklığıyla ortaya sermiştir.
Türkiye’nin temel sorunlarının üstüne, boğayı boynuzlarından yakalayarak gidemezsek, bu sorunlar istikrar ortamını zehirlemeye devam eder.
Yazın bir kenara:
Yıllar boyu Türkiye bu sorunları halının altına süpürmeye çalıştığı içindir ki, kalkınma yolculuğunu da, demokrasi ve hukuk yolculuğunu da bir türlü tamamlayamadı.
Her seferinde bu temel sorunlar gelip bir yerde Türkiye’nin yoluna taş koydular.
Darbeler yaşandı.
Başbakanlar asıldı.
Gençler asıldı.
Muhtıralar verildi.
Başbakanlar hapsedildi.
İşkence evleri kuruldu.
Partiler kapatıldı.
Kimlikler inkâr edildi.
Özgürlükler çiğnendi.
Siyasi cinayetler işlendi.
Hukuk hiçe sayıldı.
Sonuç?..
Çözebildik mi aş ve iş sorununu? İnsanlarımızın hayat standardını yükseltebildik mi? Kişi başına milli gelir mi patladı? Demokratikleştik mi? İnsanlar adalete inanır hale mi geldi?
Hiçbiri olmadı.
Ancak, bir süredir Türkiye’de bir şeyler değişmeye başladı. En sonunda kabuk değişimini bu ülkede engelleyen duvarların çatlamaya başladığı görülüyor.
Bunun izleri birçok yerde var.
Ergenekon’la ilgili gelişmelerde var. Kürt sorunu konusunda var. ‘Asker sorunu’yla ilgili olarak var.
Bunları önemsemek lazım.
Kararlı davranmak lazım.
Çünkü, bu konularda gerçek çözüm kapılarının aralanması Türkiye’de bin yıldır ilk kez oluyor.
Ve bu konularda çözüm kapıları ardına kadar açılmadan, demokrasi ve hukuk devletinin, gerçek istikrarın bu ülkeye gelmesi imkânsızdır.
Daha çok demokrasinin, daha çok hukukun bulunmadığı, siyaseten kimin eli kimin cebinde bilinmeyen bir ülkeye, hiç kuşkunuz olmasın, kimse gelip doğru dürüst yatırım yapmaz. Kısa süreli ekonomik büyüme dönemlerinin arkasından, geçmişte kaç sefer olduğu gibi, ayağımız kayıp gerisin geriye gideriz.
Bu nedenledir ki:
Devletin ‘kirler’inden temizlenmesi şarttır.
Devletin ‘daha çok hukuk’la tanıştırılması şarttır.
Kürt sorununun şiddet ve silahla bağının koparılması şarttır.
Askerin devlet içinde devlet konumundan kurtarılması şarttır.
Askerin eli silahlı bir siyasal parti gibi davranmasını önlemek şarttır.
Bunlar olmadan istikrar olmaz.
Hukuk devleti olmaz.
Demokrasi olmaz.
Lütfen söyleyin:
Komutanları savaş giysileriyle, bir savaş gemisinin güvertesinde, topların altında sıralanıp gürlemeleri hangi demokraside, hangi demokrasi ülkesinde görülmüştür?..
Komutanlar, bunu yapacakları yerde, önce kendi ocaklarının içinde olan bitene hâkim olmaları, orada demokrasi ve hukukun gereğini yapmaları gerekir.
Önce ‘kod adı Kafes’ gibi cuntalaşma faaliyetlerini açığa çıkarmaları gerekir.
Önce darbe planlarının, ‘suikast planları’nın, ‘andıç’ların ne kadar gerçek olduğunu kamuoyuna ikna edici biçimde anlatmaları gerekir.
Önce Poyrazköy intiharı diye gazete manşetlerine oturan Deniz Yarbay Ali Tatar’ın neden ölümü seçtiğini yerli yerine oturtmaları gerekir.
Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bugünkü halleriyle, demokratik hukuk devleti ve gerçek istikrarın Türkiye’ye gelmesi mümkün değildir.
Kimse hayal kurmasın!
Hasan Cemal - Milliyet - 22.12.2009
Türkiye kabuk değiştiriyor. Buna değişim süreci de diyebilirsiniz. Türkiye için gerçekten zahmetli, engebeli bir yolculuk bu.
Fena halde zorlanıyoruz.
Bugüne kadar değişimi kösteklemiş olan duvarlar orasından burasından çatlıyor, dökülüyor.
Türkiye’de bu duvarlar yıkılmadan demokrasiyle hukuk devletinin yerli yerine oturması olanaksız.
Eğer bu ülkede gerçek istikrar istiyorsak, özellikle siyasal istikrarın her şeyin başı olduğuna inanıyorsak, bu değişim sürecine mutlaka el vermek zorundayız.
Başka çıkış yolu yok.
Her şey istikrarın ucunda.
Gerçek istikrar kapımızı çalmadan aş ve iş sorunumuz da çözülmez, doğru dürüst kalkınma da olmaz, demokrasi ve hukuk devleti de tüm kural ve kurumlarıyla oturmaz.
Dağlarından ölüm haberleri gelmeye devam eden bir ülkede, gerçek istikrardan söz edilemez.
Milyarlarca doların silaha, savaşa yatırıldığı bir ülkede, ekonomi doğru dürüst büyüyemez, aş ve iş meselesi halledilemez.
Bir ülkede Kürt sorunu gibi bir sorunu, kültürel ve siyasal kimlikleri zorla, elde silah bastırmaya çalıştığınız sürece ne hukuk olur, ne de demokrasi.
Askerle demokrasi ilişkisi rayına girmeyen bir Türkiye’de de istikrar kesinlikle yakalanamaz. Çok uzun yılların deneyimleri bu gerçeği olanca çıplaklığıyla ortaya sermiştir.
Türkiye’nin temel sorunlarının üstüne, boğayı boynuzlarından yakalayarak gidemezsek, bu sorunlar istikrar ortamını zehirlemeye devam eder.
Yazın bir kenara:
Yıllar boyu Türkiye bu sorunları halının altına süpürmeye çalıştığı içindir ki, kalkınma yolculuğunu da, demokrasi ve hukuk yolculuğunu da bir türlü tamamlayamadı.
Her seferinde bu temel sorunlar gelip bir yerde Türkiye’nin yoluna taş koydular.
Darbeler yaşandı.
Başbakanlar asıldı.
Gençler asıldı.
Muhtıralar verildi.
Başbakanlar hapsedildi.
İşkence evleri kuruldu.
Partiler kapatıldı.
Kimlikler inkâr edildi.
Özgürlükler çiğnendi.
Siyasi cinayetler işlendi.
Hukuk hiçe sayıldı.
Sonuç?..
Çözebildik mi aş ve iş sorununu? İnsanlarımızın hayat standardını yükseltebildik mi? Kişi başına milli gelir mi patladı? Demokratikleştik mi? İnsanlar adalete inanır hale mi geldi?
Hiçbiri olmadı.
Ancak, bir süredir Türkiye’de bir şeyler değişmeye başladı. En sonunda kabuk değişimini bu ülkede engelleyen duvarların çatlamaya başladığı görülüyor.
Bunun izleri birçok yerde var.
Ergenekon’la ilgili gelişmelerde var. Kürt sorunu konusunda var. ‘Asker sorunu’yla ilgili olarak var.
Bunları önemsemek lazım.
Kararlı davranmak lazım.
Çünkü, bu konularda gerçek çözüm kapılarının aralanması Türkiye’de bin yıldır ilk kez oluyor.
Ve bu konularda çözüm kapıları ardına kadar açılmadan, demokrasi ve hukuk devletinin, gerçek istikrarın bu ülkeye gelmesi imkânsızdır.
Daha çok demokrasinin, daha çok hukukun bulunmadığı, siyaseten kimin eli kimin cebinde bilinmeyen bir ülkeye, hiç kuşkunuz olmasın, kimse gelip doğru dürüst yatırım yapmaz. Kısa süreli ekonomik büyüme dönemlerinin arkasından, geçmişte kaç sefer olduğu gibi, ayağımız kayıp gerisin geriye gideriz.
Bu nedenledir ki:
Devletin ‘kirler’inden temizlenmesi şarttır.
Devletin ‘daha çok hukuk’la tanıştırılması şarttır.
Kürt sorununun şiddet ve silahla bağının koparılması şarttır.
Askerin devlet içinde devlet konumundan kurtarılması şarttır.
Askerin eli silahlı bir siyasal parti gibi davranmasını önlemek şarttır.
Bunlar olmadan istikrar olmaz.
Hukuk devleti olmaz.
Demokrasi olmaz.
Lütfen söyleyin:
Komutanları savaş giysileriyle, bir savaş gemisinin güvertesinde, topların altında sıralanıp gürlemeleri hangi demokraside, hangi demokrasi ülkesinde görülmüştür?..
Komutanlar, bunu yapacakları yerde, önce kendi ocaklarının içinde olan bitene hâkim olmaları, orada demokrasi ve hukukun gereğini yapmaları gerekir.
Önce ‘kod adı Kafes’ gibi cuntalaşma faaliyetlerini açığa çıkarmaları gerekir.
Önce darbe planlarının, ‘suikast planları’nın, ‘andıç’ların ne kadar gerçek olduğunu kamuoyuna ikna edici biçimde anlatmaları gerekir.
Önce Poyrazköy intiharı diye gazete manşetlerine oturan Deniz Yarbay Ali Tatar’ın neden ölümü seçtiğini yerli yerine oturtmaları gerekir.
Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bugünkü halleriyle, demokratik hukuk devleti ve gerçek istikrarın Türkiye’ye gelmesi mümkün değildir.
Kimse hayal kurmasın!
Hasan Cemal - Milliyet - 22.12.2009
Çarmıha germek bizde olmaz, ama filistin askısı verebiliriz
Sernur'un Yorumu: Sedat Ergin, doksanlı yılların "bulanık sularının" usta Ankara temsilcisi ama Milliyet gazetesindeki başarısız genel yayın yönetmenliği sonrası Hürriyet'e tekrar geri dönen ama giderek etkisi azalan ve yorumları silikleşen bir yazar. Bugünkü yazısında bilmem tam olarak bunu mu kastetmek istedi ama "Türkiye'nin mevcut yapısıyla, ki bu yapı Ergin'e göre 40'lı yıllara hatta Alevi vatandaşlarımıza yapılan zulümler düşünüldüğünde örneğin "Dersim" daha da geriye götürülebilecektir, neden devam ettirilemez ve neden daha demokratik, özgürlükçü, sivil siyasetin temel hakim yapı olduğu, yargıç devletiyerine hukuk devletinin elbette yeni bir anayasa ile üstün tutulduğu bir sisteme ihtiyaç duyduğumuzu" veciz şekilde ifade etmiş! Ne var ki Ergin, Alevi vatandaşlarımızın yaralarını kaşımak için yazısında ne kadar uğraşmışsa nedense en sıcak konu olan Kürt meselesine ve Kürt vatandaşlarımızın sorunlarına yazısında yer vermemiş, herhalde unutmuş olsa gerek?!? Ancak yazının sonundaki "Viyana" cümlesini ve kurulmak istenen ilişkiyi anlamak da zorluk çektik! Sanırım Ergin biraz anakronizme düşmüş; Ergin de düşüş devam ediyor ama bozuk saat bile günde iki kez doğru vakti gösterir diyelim ve yazıya geçelim...
DIŞİŞLERİ Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, Fener Patriği Bartholomeos’un “Kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissediyorum” şeklindeki sözlerine tepki gösterdi ve yaptığı açıklamada şöyle dedi:
“Umarım dil sürçmesidir. Türkiye’nin inancı ve kültüründe çarmıha germek yoktur”.
Davutoğlu’nun bu açıklaması, “çarmıha germe”nin sözlük anlamıyla değerlendirildiğinde doğru bir kabul olarak alınabilir. Ancak çarmıha germenin mecazi anlamlarına baktığımızda, bunu aratacak nice yöntem ve uygulamanın, kültürümüzde azımsanmayacak bir yer tuttuğunu kabul etmemiz gerekiyor.
AŞKALE KAMPINDAN 6-7 EYLÜL’E
Doğrudur, azınlıkları çarmıha germek yoktur kültürümüzde; ama mübadele sonrasında 1920’lerin sonunda 120 bin dolayında tahmin edilen Rumların nüfusu, 2009 yılını geriye bırakmaya hazırlandığımız bugünlerde galiba 2 bin 500’ün bile altına inmiştir.
Evet çarmıha gerilmemişlerdir ama, tek parti döneminde 1942 yılında çıkartılan Varlık Vergisi uygulamasıyla vahim bir ayrımcılığa maruz kalarak servetlerinin önemli bir bölümü ellerinden alınmıştır. Müslümanlara ve azınlıklara farklı oranlarda (1’e 10 gibi) uygulanan bu vergiyi ödeyemeyenler de Erzurum Aşkale’ye bir yılı aşkın bir süreyle çalışma kamplarına gönderilmiştir.
Doğrudur, çarmıha germek yoktur kültürümüzde, ama sandıktan çıkmış olan Demokrat Parti’nin iktidarı döneminde hükümet tahriki ile patlak veren 6-7 Eylül olaylarında bütün azınlıkların ve bu arada Rumların dükkânları da yağmalanmış, daha başka da yüz kızartıcı pek çok şey yaşanmıştır. Ve Türkiye hâlâ bunun utancını üzerinden atamamıştır.
Evet, çarmıh olayı olmamıştır ama, 12 bin kadarı da 1964 yılında Kıbrıs’ta Türklerin uğradıkları zulme misillime olarak çıkartılan bir kararname ile Türkiye’den sınır dışı edilmiş, bu da yeni bir göç dalgasına yol açmıştır.
Ayrıca geride kalanların da taşınmazlarıyla ilgili hâlâ ciddi sorunları vardır ve durumları sıkça Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gündemini işgal etmekte, mahkemenin ihlal kararlarına konu olmaktadır.
İNSAN HAKLARI İHLALLERİNDEKİ REKORLAR
Kültürümüzde çarmıha germeye rastlanmadığı doğrudur ama onun yerine bir milli işkence yöntemi olarak filistinaskısında sallandırma yöntemi vardır. Bu yöntemde canı yakılmak istenen vatandaş elleri arkadan bağlanarak iple yükseğe asılır. Falaka ezeli olarak çok yaygın olmakla birlikte, elektrik verme yönteminin de bir dönem bayağı rağbet gördüğü gerçeği teslim edilmelidir.
Evet çarmıha germek yöntemine başvurulmasa da, bu ülke 12 Eylül döneminde dünyanın en ağır insan hakları ihlallerine sahne olan bir coğrafya parçasına dönüşmüştür. Yüzlerce insan işkencede ölmüş, yüz binlerce insan işkence ya da gayri insani muameleye maruz kalmıştır.
Evet, çarmıhlar dikilmese de meydanlara, dünyanın bütün saygın insan hakları kuruluşlarının raporlarında Türkiye hâlâ bu alandaki ihlallerinin devam ettiği bir ülke olarak anılmaktadır.
Çok yakınlarda, daha geçen hafta sonu hem de İstanbul Avcılar’da karakola düşen bir gencin cesedi çıkmıştır aynı karakoldan.
YA MADIMAK’TA YAKILANLAR?
Evet, kültürümüzde çarmıha germek yoktur, ama inancımızda Sünni öğretiyi Alevilere okullarda zorla öğretmek vardır.
Zaten onların kaderi de bu ülkede hep zulme maruz kalmak olmamış mıdır? Maraş’ta, Çorum’da evleri işaretlenerek katledilmemişler midir? Evet çarmıha gerilmemişlerdir ama çok uzak bir geçmişte değil, 1993 yılında sırf Alevi oldukları için yakılmamışlar mıdır Sivas’ta Madımak Oteli’nde diri diri?
Onlar şimdi devlet okullarında zorla iyi birer Sünni vatandaşlar olarak yetiştirilmektedirler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği bütün kararlara rağmen ve bu zoraki eğitimin masrafı da devlete verdikleri vergilerden karşılanarak.
Doğru, bizde zaten çarmıha germek geleneği hiçbir zaman olmamıştır. Zaten Viyana’ya da öylesine gitmiştik.
14 Aralık 2009 Pazartesi
Siyasetin Yükünü Anayasa Mahkemesine Yüklemek
Geçtiğimiz Cuma günü Anayasa Mahkemesi, kurulduğu günden bu yana 26. Parti kapama kararını aldı. DTP’nin Anayasa Mahkemesi üyelerince oybirliği ile kapatılması, özellikle söz konusu partinin kendisini, PKK terör örgütü ile söz ve eylem bazında ayrıştıramaması, Kürt vatandaşlarımızın demokrasi ve eşitlik taleplerini, iki halkın birliğine kasteden bir terörist liderin çıkarlarına ve kaderine bağlayarak sivil siyasetin alanını daraltmasının oluşturduğu provokatif söylem ve eylemlerin öncelikli sebep olduğu söylenebilir. Bu provokatif söylem ve eylemler, statüko duvarına çarptığında daha önce 25 kez tecrübe edilmiş bir durumun ortaya çıkacağı da DTP’lilerce bilinmekteydi. Ama bu demek değildir ki, Türkiye’de siyasal partilerin kapatılmasını engelleyecek tam anlamıyla bir demokrasi alanı mevcuttur ve karar eleştirilemeyecek kadar sarihtir. Bu noktada son üç gündür yeterince eleştirilen Anayasa Mahkemesinin kapatma kararına ek bir eleştiri getirmek yerine, bir başka sorunlu yaklaşıma dikkat çekmek istemekteyim.
Türkiye’de demokratik açılım sürecini önemseyen ve destekleyen kitlelerce “istenmeyen ama bir şekilde beklenen bir sonuç” olan kapatma kararında günahın bir kesiminin de Türkiye’deki siyaset kurumlarına özellikle iktidara ait olduğu da açıktır.
Kimi köşe yazılarında ve siyasilerin ifadelerinde görüldüğü gibi, siyaset son iki yılda atmadığı adımların hesabın tümü, Anayasa Mahkemesine kesilmek istenmekte, demokrasinin etrafından dolanarak, iyi niyetle de olsa, bir hukuki hüllenin Anayasa Mahkemesince gerçekleştirilmesi istenmektedir. Özellikle AK Parti’den ve demokratik açılım sürecini destekleyen ve yargının siyasallaşmasına karşı çıkan demeç sahiplerinin, haklı gerekçeleri olsa da, bir kısmından Anayasa Mahkemesinden bir siyasal rüşvet istenmesine varan talepler ironi oluşturmaktadır.
Bu noktada Anayasa Mahkemesinin mevcut anayasa ve yasalar çerçevesinde görev yaptığı unutularak ve görmezden gelinerek, DTP’ye 2 yıl önce açılmış bir kapatma davası süresince iktidar partisince atılmayan adımlar unutulmakta hatta halının altına süpürülmektedir.
Hâlbuki Mehmet Altan’ın bugünkü yazısında ifade ettiği gibi 12 Eylül Anayasası ve bağlantılı yasalar değişmeden Türkiye’de gerçek anlamda bir demokratikleşme ve özgürleşme ortamından söz etmek mümkün olamayacaktır.
AK Parti gibi kendisi de haksız bir kapatma davası ile karşı karşıya kalmış bir siyasal partinin ve iktidarın, iki yıl boyunca parti kapatmayı zorlaştıran, partilerin kurumsal yapısını demokratikleştirecek adımları atmaması oldukça düşündürücüdür. Bu durum bir taraftan AK Parti’de Kürt meselesine ve demokratikleşmeye dönük ikircikli bir yapının varlığını gösterirken, ki geçtiğimiz hafta kimi iktidar partisi mensuplarının ifadeleri bu yorumu güçlendirmektedir, diğer taraftan kurulmasının üzerinden 8 yıldan fazla zaman geçen AK Parti’nin günlük hareket eden ve uzun erimli siyasal reflekslere/vizyona sahip olmayan henüz emekleme devrinde bir siyasal yapı olduğunu da gözler önüne sermektedir.
Temmuz ayında başladığı bizzat Başbakan tarafından ilan edilen (ki Başbakan o gün sürecin Aralık sonuna kadar sonuca ulaşmasını savunmaktaydı) ama hala retorik seviyesinde seyreden Demokratik Açılım sürecine, hem muhalefetin hem de PKK çizgisinin engellemek için ellerinden geleni yaptıkları açıktır. Ne var ki AK Parti iktidarı söz konusu engelleri aşmak ve inisiyatifi ele almak için bilinenler ötesinde herhangi bir icraatta bulunmaması da düşündürücüdür.
Başbakan Erdoğan’ın kendisine her mikrofon uzatıldığında açılım sürecinin ne pahasına olursa olsun devam edeceğine yönelik beyanlarına rağmen, hala daha hangi adımların atılacağı ve uygulanacak takvimin açıklanmaması, siyasal alanda büyük bir boşluk ve belirsizlik ortamı oluşturmaktadır. Bu boşluk ve belirsizlik ortamı ise demokrasi karşıtı güçlere gündemlerini uygulayabilecekleri ve iki halkı birbirine kışkırtacak psikolojik ortamı hazırlama imkânı sunduğu görülmektedir. Bu çerçevede belirli bir iki isim dışında, AK Parti’nin adeta sessizliğe bürünmesi ve tepkilerin çoğunun Anayasa Mahkemesine yönelmesi oldukça sorunlu bir tavrı oluşturmakta ve demokratik açılım sürecini geleceğini kuşkuya düşürmektedir. Açıktır ki AK Parti’nin bir an önce inisiyatif alarak demokratik açılım sürecini ete kemiğe büründürmesi ve Kürt kökenli vatandaşlarımıza kaderlerinin DTP/PKK çizgisine bağlı olmadığını ifade etmesi gerekmektedir. Siyasetin ve demokrasinin yükünü Anayasa Mahkemesine yükleyerek sorumluluklarımızdan kurtulamayız. Son söz, “Lafla Peynir Gemisi Yürümez!”
Sernur Yassıkaya
14.12.2009
12 Aralık 2009 Cumartesi
Kürt halkı...
Sernur'un Notu: "Barıştan başka bir çaremiz, barıştan başka bir umudumuz yok çünkü." SayınAltan'ın bu sözüne katılmamak mümkün mü, hükümet yetkililerinin ve diğer ilgili kurum ve kişilerin duvarlarına asıp her gün okumaları gereken ve Anayasa Mahkemesinin DTP'yi kapatma kararının ardından, izlenecek yol haritasının çerçevesini çizen bir yazı. Kalemine sağlık Ahmet Altan.
Kürt Halkı...
Bir örgüt, kendi halkına böyle bir kalleşliği nasıl yapar?
İlk gelen tepkilere, açıklamalara, maillere bakılırsa “körü körüne PKK’yı destekleyen” bir kitlenin dışında kalan bütün Kürtler şaşkınlık içinde bu sorunun cevabını arıyor.
Sanırım şu anda Kürtlerin duyguları, “Kafes planını” yapanların, Koç Müzesi’nde “çocukları öldürmeye” hazırlandığını öğrenen Türklerin duygularına benziyor.
Onlar da böyle bir kalleşliğe ve çılgınlığa inanamamış, bunun nedenlerini anlamaya çalışmıştı.
Koç Müzesi’nde patlamayan “bombayı” PKK Tokat’ta patlattı ve darbecilerin amaçladığı o kaosu yaratabilmek için üstüne düşeni yaptı.
PKK, bunu ilk kez yapmıyor.
Ahmet Türk’ün önceki gün vurguladığı “33 asker” rezilliğinde olduğu gibi “barışa” her yaklaştığımızda barışı torpilliyor.
Açın PKK’nın eylemlerinin dökümüne bir bakın.
Ne zaman bu ülkede “askerî vesayet” sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar.
PKK, “Kürtlerin özgürlüğü” için hareket ettiğini söylüyor ama nedense hep “baskıyı ve şiddeti” özgürleştiriyor.
Baskının ve şiddetin artmasının, ölümlerin çoğalmasının, cinayetlerin patlamasının Kürt halkına yararı ne?
Tokat’ta yedi askerin şehit edilmesinden Kürt halkı nasıl bir yarar sağlayacak?
Kürt ve Türk halkının önünde çok net iki öneri vardı.
Barış ve savaş önerisi.
AKP, bir “barış ve demokrasi” açılımı başlatmıştı.
Bu açılımı yetersiz mi buluyorsun, eksik mi buluyorsun, art niyetli mi buluyorsun, Kürt politikacılar çıkar eksiklikleri, yetersizlikleri söyler, art niyetli gördüğü gelişmeleri ortaya koyar ve açılımın doğru yolda ilerlemesine yardımcı olurdu.
Konuşarak, tartışarak, eleştirerek ilerlerdik.
Ama böyle olmadı.
Kandil’den Apo’nun isteği doğrultusunda gelen PKK’lıların özgür bırakıldığı, eve dönmek isteyenlere yolun açıldığı bir dönemde, PKK birden saldırıya geçti, Tokat gibi PKK militanlarının hiçbir tehditle karşılaşmadığı bir bölgede pusu kurarak yedi insanı öldürdü.
Barışın ve demokrasinin önünü kesti.
Bütün Kürtlerin Türklerle eşit olacağı, bu eşitliğin anayasal güvence altına alınacağı, silahların susacağı, cinayetlerin biteceği bir gelecek hayal ediyorduk.
PKK sadece askerleri değil bu hayali de öldürdü.
Kürt halkının özgürlüğü, huzuru, refahı savaşla mı sağlanacak?
PKK yirmi beş yıldır savaşıyor, bu özgürlüğü savaşla sağlayabildi mi?
Bu özgürlük ihtimali kapımıza geldiğinde neden bunun önünü kesti?
PKK, bu “eylemi” Apo’nun daha rahat yaşaması için yaptığını söylüyor, aklı başındaki her hangi biri bu saldırıdan sonra Apo’nun hücresinde daha rahat bir hayat süreceğine inanıyor mu?
Bu eylem, Apo’nun görünebilir gelecekle ilgili bir hayali varsa, onu da öldürdü.
PKK, kendi halkına da, önderine de ihanet etti bence.
Bana fevkalade “kalleşçe ve alçakça” gözüken Tokat eyleminin Kürt halkının özgürlüğüne, mutluluğuna, huzuruna bir katkısı olup olmayacağına, PKK’nın varlığının ve eylemlerinin bundan böyle Kürt halkının çıkarına olup olmayacağına karar verecek olan Kürt halkıdır.
PKK yönetimi, kendi siyasi hesapları için kendi halkının geleceğini feda etmekten kaçınmıyor, Türk darbecileri kendi iktidarları için Türk halkına ne yapıyorsa, PKK da Kürt halkına aynısını yapıyor.
Peki, karşılaştığımız bu kalleşlik karşısında ne yapacağız, barış ne olacak?
PKK konusunda Kürt halkı kendi kararını kendisi verecek.
Ama hükümetin yapması gerekenler var.
PKK, bu eylemiyle kendisini artık “bir asayiş” sorunu haline getirip barış denkleminden çıktı, bundan sonra hükümetin PKK’yı da Apo’yu da unutup Kürt halkının eşitliği ve huzuru için adımlar atması gerekiyor.
Şimdi açılımın daha da netleşmesinin tam zamanı.
Biliyorum Türk halkının büyük öfkesi ve tepkisi varken bunu yapmak çok zor ama bu hemen yapılmazsa “savaş” ortamı çok çabuk gelişir, bütün Türkiye’nin geleceği kararır.
At binmeyi öğrenirken attan düşenleri hemen yeniden ata bindirirler, hemen binemezse bir daha binemez çünkü... PKK’nın kanlı çelmesiyle bu ülkenin insanları attan düştü, hemen yeniden ata binmemiz ve yola devam etmemiz gerekir.
Barışı daha başından beri yakmak isteyen bencil Türk siyasetçileriyle, kendi çıkarlarını kendi halkından üstün gören bencil PKK yöneticileri için bu ülkenin geleceğinden ve çocukların hayatından vazgeçemeyiz.
Bütün bencillere, kalleşlere inat barış yolunda yürümeliyiz.
Barıştan başka bir çaremiz, barıştan başka bir umudumuz yok çünkü.
Ahmet Altan -Taraf - 11.12.2009
Kürt Halkı...
Bir örgüt, kendi halkına böyle bir kalleşliği nasıl yapar?
İlk gelen tepkilere, açıklamalara, maillere bakılırsa “körü körüne PKK’yı destekleyen” bir kitlenin dışında kalan bütün Kürtler şaşkınlık içinde bu sorunun cevabını arıyor.
Sanırım şu anda Kürtlerin duyguları, “Kafes planını” yapanların, Koç Müzesi’nde “çocukları öldürmeye” hazırlandığını öğrenen Türklerin duygularına benziyor.
Onlar da böyle bir kalleşliğe ve çılgınlığa inanamamış, bunun nedenlerini anlamaya çalışmıştı.
Koç Müzesi’nde patlamayan “bombayı” PKK Tokat’ta patlattı ve darbecilerin amaçladığı o kaosu yaratabilmek için üstüne düşeni yaptı.
PKK, bunu ilk kez yapmıyor.
Ahmet Türk’ün önceki gün vurguladığı “33 asker” rezilliğinde olduğu gibi “barışa” her yaklaştığımızda barışı torpilliyor.
Açın PKK’nın eylemlerinin dökümüne bir bakın.
Ne zaman bu ülkede “askerî vesayet” sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar.
PKK, “Kürtlerin özgürlüğü” için hareket ettiğini söylüyor ama nedense hep “baskıyı ve şiddeti” özgürleştiriyor.
Baskının ve şiddetin artmasının, ölümlerin çoğalmasının, cinayetlerin patlamasının Kürt halkına yararı ne?
Tokat’ta yedi askerin şehit edilmesinden Kürt halkı nasıl bir yarar sağlayacak?
Kürt ve Türk halkının önünde çok net iki öneri vardı.
Barış ve savaş önerisi.
AKP, bir “barış ve demokrasi” açılımı başlatmıştı.
Bu açılımı yetersiz mi buluyorsun, eksik mi buluyorsun, art niyetli mi buluyorsun, Kürt politikacılar çıkar eksiklikleri, yetersizlikleri söyler, art niyetli gördüğü gelişmeleri ortaya koyar ve açılımın doğru yolda ilerlemesine yardımcı olurdu.
Konuşarak, tartışarak, eleştirerek ilerlerdik.
Ama böyle olmadı.
Kandil’den Apo’nun isteği doğrultusunda gelen PKK’lıların özgür bırakıldığı, eve dönmek isteyenlere yolun açıldığı bir dönemde, PKK birden saldırıya geçti, Tokat gibi PKK militanlarının hiçbir tehditle karşılaşmadığı bir bölgede pusu kurarak yedi insanı öldürdü.
Barışın ve demokrasinin önünü kesti.
Bütün Kürtlerin Türklerle eşit olacağı, bu eşitliğin anayasal güvence altına alınacağı, silahların susacağı, cinayetlerin biteceği bir gelecek hayal ediyorduk.
PKK sadece askerleri değil bu hayali de öldürdü.
Kürt halkının özgürlüğü, huzuru, refahı savaşla mı sağlanacak?
PKK yirmi beş yıldır savaşıyor, bu özgürlüğü savaşla sağlayabildi mi?
Bu özgürlük ihtimali kapımıza geldiğinde neden bunun önünü kesti?
PKK, bu “eylemi” Apo’nun daha rahat yaşaması için yaptığını söylüyor, aklı başındaki her hangi biri bu saldırıdan sonra Apo’nun hücresinde daha rahat bir hayat süreceğine inanıyor mu?
Bu eylem, Apo’nun görünebilir gelecekle ilgili bir hayali varsa, onu da öldürdü.
PKK, kendi halkına da, önderine de ihanet etti bence.
Bana fevkalade “kalleşçe ve alçakça” gözüken Tokat eyleminin Kürt halkının özgürlüğüne, mutluluğuna, huzuruna bir katkısı olup olmayacağına, PKK’nın varlığının ve eylemlerinin bundan böyle Kürt halkının çıkarına olup olmayacağına karar verecek olan Kürt halkıdır.
PKK yönetimi, kendi siyasi hesapları için kendi halkının geleceğini feda etmekten kaçınmıyor, Türk darbecileri kendi iktidarları için Türk halkına ne yapıyorsa, PKK da Kürt halkına aynısını yapıyor.
Peki, karşılaştığımız bu kalleşlik karşısında ne yapacağız, barış ne olacak?
PKK konusunda Kürt halkı kendi kararını kendisi verecek.
Ama hükümetin yapması gerekenler var.
PKK, bu eylemiyle kendisini artık “bir asayiş” sorunu haline getirip barış denkleminden çıktı, bundan sonra hükümetin PKK’yı da Apo’yu da unutup Kürt halkının eşitliği ve huzuru için adımlar atması gerekiyor.
Şimdi açılımın daha da netleşmesinin tam zamanı.
Biliyorum Türk halkının büyük öfkesi ve tepkisi varken bunu yapmak çok zor ama bu hemen yapılmazsa “savaş” ortamı çok çabuk gelişir, bütün Türkiye’nin geleceği kararır.
At binmeyi öğrenirken attan düşenleri hemen yeniden ata bindirirler, hemen binemezse bir daha binemez çünkü... PKK’nın kanlı çelmesiyle bu ülkenin insanları attan düştü, hemen yeniden ata binmemiz ve yola devam etmemiz gerekir.
Barışı daha başından beri yakmak isteyen bencil Türk siyasetçileriyle, kendi çıkarlarını kendi halkından üstün gören bencil PKK yöneticileri için bu ülkenin geleceğinden ve çocukların hayatından vazgeçemeyiz.
Bütün bencillere, kalleşlere inat barış yolunda yürümeliyiz.
Barıştan başka bir çaremiz, barıştan başka bir umudumuz yok çünkü.
Ahmet Altan -Taraf - 11.12.2009
8 Aralık 2009 Salı
Türkiye ABD açısından önemini artırdı
WASHINGTON - Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Washington’da ABD Başkanı Barack Obama’ya konuk olması, Türkiye’nin dış politikasını yeni bir zemine oturttuğu, bölgesinde izlediği aktif diplomasiyle sadece komşularıyla ilişkilerini geliştirmekle kalmadığı, kısa bir süre içinde bütün dünyanın ilgi odağı haline geldiği bir dönemde denk geliyor. Erdoğan ile Obamanın gündemi Türk-Amerikan ikili ilişkileri ekseninde Kürt açılımından PKK’yla mücadeleye, İran’dan Afganistan’a, Kıbıs’tan Ermenistan’a uzanan olaca yüklü dosyalar.
ABD-Türkiye ilişkilerinin algılanışı açısından en tuhafı şu. Türkiye’de birileri sürekli olarak AK Parti hükümetinin yeni dış politaka yönelimlerini ‘Amerikan ekseni ve vesayeti’ çerçevesinde olduğu tezini savunuyor. Amerika cevaz vermese Türkiye’nin bölgesinde atmakta olduğu adımlara katiyen atamayacağını öne sürüyor. Ne ironikdir ki, dün Başbakan Erdoğan’ın Obama tarafından ağırlanacağı Beyaz Saray görüşmesine girmeden evvel Washington kulislerinde en fazla mesele edilen mevzu ABD yönetiminde giderek Türkiye’ye dair güvensizlik tohumlarının yeşerdiği yönündeydi. Bu tez ‘Yeni Osmanlılık’ yahut ‘eksen değişikliği’ gibi kisveler altında da sürekli tekrarlanır oldu. Bir ülke düşünün ki, hem ‘ABD vesayeti olmaksızın’ hareket edemeyecek. Hem de ‘vesayeti altında bulunduğu’ ülkeyi giderek daha fazla rahatsız eder hale gelecek! Bir kısım deliler ha bire kuyuya taş atıp duruyor, birileri de onları çıkartmaya çabalıyor.
Neyse ki, bu formülasyonlar hakikati değiştirmiyor. En başta gelen hakikatse Türkiye’nin ABD yönetimi için ehemmiyeti. Obama’nın göreve gelmesinden sonra ilk ziyaretlerinden birini gerçekleştirmiş olması bundandı. Türkiye, ABD’yi ilgilendiren her meselede stratejik anlamda giderek ehemmiyetini artırıyor. Bunda kanımca izlenen bağımsız politikaların hatırı sayılır bir yeri de var. Belki bir parça da ‘gücünü aşacak’ bir biçimde küresel aktör gibi davranmaya çalışan bir Türkiye görüyoruz. Ancak ‘sözünü dinlemenin’ başka bir yolu da var mı? Hele de söylenecek olan söz aslında çok önemliyse...
Retoriğin uyumu
Velhasıl Türkiye, aradan geçen üç beş ayda izlediği dış politikayla ABD açısından ehemmiyetini azaltmadı, tersine artırdı. Ve bu hüküm iki ülkenin her meselede aynı tavrı takınmasını gerektirmiyor. Meseleye, ‘ABD Türkiye’den Afganistan için asker takviyesi istedi. Türkiye bu talebi yerine getirmiyor’ şeklinde bakmak hatasına düşmemek lazım. Zira işin özüne bakarsanız Afganistan gibi yakıcı bir sorunda Türk diplomasisi genel hatlarıyla Washington’ın ‘hayrına çalışıyor’ sonucunu dahi rahatlıkla çıkarabilirsiniz. Türkiye başından beri Afganistan’da salt askeri bir çözüm olmadığını dile getiriyor. Bugün Obama yeni ve çok da riskli Afganistan stratejisini açıklarken, aynı argümanları kullanıyor. İşgali sona erdiremiyor elbette, ancak kullandığı retoriğin Türkiye ile uyumu dikkat çekici.
İran meselesi ise elbette çok daha çetrefilli. Zira Obama yönetiminin bugünden yarına İran konusundaki tutumunu kestirmek kolay değil. Ancak uluslar arası toplumun İran’ı köşeye sıkıştırma tavrına ayak sürer bir görüntü çizen Türkiye’yi eninde sonunda ‘cezalandırmaya kalkışacağı’ kaygılarını da abartmanın alemi yok. İran meselesi Türkiye açısından yeterince açık. Dün Başbakan Erdoğan da bunu çok net bir biçimde ortaya koydu. İran Türkiye’nin çok önemli bir komşusu ve Türkiye de bölgesinde ne nükleer silahlı yeni bir güç, ne de yeni bir çatışma hali görmek istemiyor. Türkiye’nin sorumluluğu bunun için elinden geleni yapmak ve tarafları aklı selime çekmek olacaktır. Bu noktada Türkiye ABD de İran da bugün kabul etmiyor olsa dahi özünde ‘doğal bir arabuluculuk’ konumuna sahip.
Nitekim dünkü kritik görüşmede de anlaşılan o ki taraflar tam olarak örtüşmese de kendi pozisyonlarını muhafaza etti.
Ceyda Karan - Radikal - 08.12.2009
ABD-Türkiye ilişkilerinin algılanışı açısından en tuhafı şu. Türkiye’de birileri sürekli olarak AK Parti hükümetinin yeni dış politaka yönelimlerini ‘Amerikan ekseni ve vesayeti’ çerçevesinde olduğu tezini savunuyor. Amerika cevaz vermese Türkiye’nin bölgesinde atmakta olduğu adımlara katiyen atamayacağını öne sürüyor. Ne ironikdir ki, dün Başbakan Erdoğan’ın Obama tarafından ağırlanacağı Beyaz Saray görüşmesine girmeden evvel Washington kulislerinde en fazla mesele edilen mevzu ABD yönetiminde giderek Türkiye’ye dair güvensizlik tohumlarının yeşerdiği yönündeydi. Bu tez ‘Yeni Osmanlılık’ yahut ‘eksen değişikliği’ gibi kisveler altında da sürekli tekrarlanır oldu. Bir ülke düşünün ki, hem ‘ABD vesayeti olmaksızın’ hareket edemeyecek. Hem de ‘vesayeti altında bulunduğu’ ülkeyi giderek daha fazla rahatsız eder hale gelecek! Bir kısım deliler ha bire kuyuya taş atıp duruyor, birileri de onları çıkartmaya çabalıyor.
Neyse ki, bu formülasyonlar hakikati değiştirmiyor. En başta gelen hakikatse Türkiye’nin ABD yönetimi için ehemmiyeti. Obama’nın göreve gelmesinden sonra ilk ziyaretlerinden birini gerçekleştirmiş olması bundandı. Türkiye, ABD’yi ilgilendiren her meselede stratejik anlamda giderek ehemmiyetini artırıyor. Bunda kanımca izlenen bağımsız politikaların hatırı sayılır bir yeri de var. Belki bir parça da ‘gücünü aşacak’ bir biçimde küresel aktör gibi davranmaya çalışan bir Türkiye görüyoruz. Ancak ‘sözünü dinlemenin’ başka bir yolu da var mı? Hele de söylenecek olan söz aslında çok önemliyse...
Retoriğin uyumu
Velhasıl Türkiye, aradan geçen üç beş ayda izlediği dış politikayla ABD açısından ehemmiyetini azaltmadı, tersine artırdı. Ve bu hüküm iki ülkenin her meselede aynı tavrı takınmasını gerektirmiyor. Meseleye, ‘ABD Türkiye’den Afganistan için asker takviyesi istedi. Türkiye bu talebi yerine getirmiyor’ şeklinde bakmak hatasına düşmemek lazım. Zira işin özüne bakarsanız Afganistan gibi yakıcı bir sorunda Türk diplomasisi genel hatlarıyla Washington’ın ‘hayrına çalışıyor’ sonucunu dahi rahatlıkla çıkarabilirsiniz. Türkiye başından beri Afganistan’da salt askeri bir çözüm olmadığını dile getiriyor. Bugün Obama yeni ve çok da riskli Afganistan stratejisini açıklarken, aynı argümanları kullanıyor. İşgali sona erdiremiyor elbette, ancak kullandığı retoriğin Türkiye ile uyumu dikkat çekici.
İran meselesi ise elbette çok daha çetrefilli. Zira Obama yönetiminin bugünden yarına İran konusundaki tutumunu kestirmek kolay değil. Ancak uluslar arası toplumun İran’ı köşeye sıkıştırma tavrına ayak sürer bir görüntü çizen Türkiye’yi eninde sonunda ‘cezalandırmaya kalkışacağı’ kaygılarını da abartmanın alemi yok. İran meselesi Türkiye açısından yeterince açık. Dün Başbakan Erdoğan da bunu çok net bir biçimde ortaya koydu. İran Türkiye’nin çok önemli bir komşusu ve Türkiye de bölgesinde ne nükleer silahlı yeni bir güç, ne de yeni bir çatışma hali görmek istemiyor. Türkiye’nin sorumluluğu bunun için elinden geleni yapmak ve tarafları aklı selime çekmek olacaktır. Bu noktada Türkiye ABD de İran da bugün kabul etmiyor olsa dahi özünde ‘doğal bir arabuluculuk’ konumuna sahip.
Nitekim dünkü kritik görüşmede de anlaşılan o ki taraflar tam olarak örtüşmese de kendi pozisyonlarını muhafaza etti.
Ceyda Karan - Radikal - 08.12.2009
Açılım-Tasfiye ikileminde Washington zirvesi
Sernur'un Notu: Bir imzalık yazı daha. Sayın Cemil Erteme ayrıca bilgi paylaşımıına verdiği değer ve inceliğinden dolayı da teşekkür ediyoruz.
Türk başbakanlarının, şimdiye değin, Amerika ziyaretleri, resmî ve diplomatik çerçevede,“karşılıklı çıkarların ve “stratejik ortaklığın” gereklerinin konuşulduğu buluşmalar olarak sunulsa da, gerçekte Amerika’nın Türkiye’nin bulunduğu bölgeye ilişkin çıkarlarının ve isteklerinin tekrarlandığı, vurgulandığı zirveler olmuştur. Ancak hem Obama’nın, başkan olduktan hemen sonra, yaptığı Türkiye ziyareti hem de Erdoğan’ın Obama ile Washington buluşması, birçok açıdan, şimdiye kadar olanlardan çok daha farklı bir özellik taşıyor. Bu farklılık bize Amerika’nın yeni politik hattını anlatıyor. Bu yeni politik hat, ikinci savaş sonrası başlayan Amerikan hegemonyasına dayalı düzeni bitiriyor. Artık Amerika’nın kontrollü bir güç devri ve küresel yeni bir iktidar oluşumuyla karşı karşıyayız.
1929 krizini izleyen içe kapanma, Britanya’nın geri çekilme ve Avrupa’da faşizmler dönemi, Roosevelt’i Pax-Americana’ya ikna etmişti.
Pearl Harbor, Roosevelt için Amerikan milliyetçiliğine dayanan yeni emperyalizm en önemli sıçrama tahtası oldu. Truman doktrini ve silahlanma 1950’lerden başlayarak “yeni ABD emperyalizmini” inşa etti.
Bu yeni emperyalizm, Sovyetlerle birlikte, 1989’a kadar devam eti. Aslında, 1989’da duvarın çökmesiyle, fiili olarak biten soğuk savaş, yeni Amerikan emperyalizmini de bitirmişti. Clinton iktidarı, Gorbaçov’dan farklı olarak, bu çok önemli değişimin farkında olamama ve doksanlı yılları “harcama” iktidarıdır.
ABD’nin “küresel” iktidarı, Britanya gibi sermaye üreten ve ürettiği bu sermaye üzerinden imparatorluk olarak yayılan bir hegemonik iktidar değildi. N. Ferguson, kelime oyunu yaparak, Britanya’nın hegemonyasını “hegemoney” olarak niteler. Yani “para” üreten ve ürettiği oranda da ayakta kalan bir imparatorluk hegemonyası. Oysa ABD emperyalizmi daha Vietnam batağında, ekonomik bir güç olarak değil, tehdide dayalı bir silahlı güç olarak var olabileceğini göstermişti.
1970’li yıllar bitişin ve krizin başlangıcıydı. Neoconlar, Latin Amerika’da faşist darbeleri ve Ortadoğu’da savaşı kışkırtmanın tek çare olduğunu keşfetmişlerdi. Rumsfeld, 1984 martında, Reagan’ın özel temsilcisi olarak, Bağdat’a uçtu ve Saddam Hüseyin’e İran’a saldırması konusunda ABD’nin tam desteğini verdi. Dört yıl sonra da ABD, Saddam Hüseyin’e K.Irak’ta Kürtleri katletmesi için 1 milyar dolardan fazla doğrudan destek verdi. Reagan doktrini, ilkönce karışıklık sonra sıcak savaş ve müdahale eşliğinde üçüncü dünyanın neoliberalizme “açılmasıdır.” Ancak burada bir sorun vardı; doğrudan müdahale için “düşman” ortada yoktu. Bush iktidara geldiğinde, Roosevelt’ten daha şansızdı; çünkü ortada ne Sovyetler ne de Pearl Harbor vardı. İşte 11 Eylül ikisini de sağladı. Chaney, Rumsfeld ve Wolfowitz’in yaklaşık 15 yıldır savundukları yeni emperyalizmin son atağı Irak’tan başlayabilirdi. Ama bu oyun, daha 1970’lerde biten bir hegemonyanın son hamlesiydi ve ulus-devlet emperyalizmi son kozunu Irak işgaliyle oynadı ve yenildi. Yenilgisi 2008 Krizi’yle de adeta tasdik edildi.
Bush iktidarı, son ulus-devlet emperyalizminin temsilcisi olarak, “küreselleşme” sözcüğünden “küreselleşme karşıtları” kadar rahatsız olmuştur. Bush’a göre 90’ların yanlışı, Amerikan çıkarlarına öncelik vermeyi Amerika’nın unutmasıdır. Neoconlara göre küreselleşme, “Başkanın tercihlerini kısıtlayıp Amerikan nüfuzunu sulandıran pek çok kuralın yaratılmasıdır” (Arrighi, 2007: 198) Şimdi küreselleşmenin boğazına basan neocon iktidarı artık yok. Bu çok önemli bir değişim. ABD, karşılıksız para, savaş makinesi ve yeni Iraklarla yoluna devam etmeyecek. Yeni küreselleşme, ABD’nin küreselleşmeyi batırdığı yerde yani Ortadoğu ve Türkiye’de başlıyor. İşte dünkü Erdoğan-Obama zirvesi bu başlangıcın adımlarından biridir. Dış politika uzmanı Sernur Yassıkaya, bu zirve hakkında şu çok önemli tanımlamayı yapıyor: 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır.
Siyasetin, bütün bu coğrafyada, neoconların ortağı militarist-ulusalcı güçlerden temizlenip sivilleşmesi elbette kolay değil. Türkiye ve bölge çok önemli, tarihsel günlerden geçiyor.
ABD’nin köklü ve tarihsel politika değişikliğine Türkiye’de iktidar partisi cevap veriyor. Ancak sivilleşme ve demokratikleşmenin olabilmesi ancak bölge halklarının siyasi iradesiyle olur. Bu olmazsa, açılım tabii ki tasfiyeye dönüşür. Ancak tasfiyenin sorumlusu, açılımı derinleştirme konusunda siyasi irade oluşturamayan demokrasi güçleri olur.
Cemil Ertem - Taraf - 08.12.2009
Türk başbakanlarının, şimdiye değin, Amerika ziyaretleri, resmî ve diplomatik çerçevede,“karşılıklı çıkarların ve “stratejik ortaklığın” gereklerinin konuşulduğu buluşmalar olarak sunulsa da, gerçekte Amerika’nın Türkiye’nin bulunduğu bölgeye ilişkin çıkarlarının ve isteklerinin tekrarlandığı, vurgulandığı zirveler olmuştur. Ancak hem Obama’nın, başkan olduktan hemen sonra, yaptığı Türkiye ziyareti hem de Erdoğan’ın Obama ile Washington buluşması, birçok açıdan, şimdiye kadar olanlardan çok daha farklı bir özellik taşıyor. Bu farklılık bize Amerika’nın yeni politik hattını anlatıyor. Bu yeni politik hat, ikinci savaş sonrası başlayan Amerikan hegemonyasına dayalı düzeni bitiriyor. Artık Amerika’nın kontrollü bir güç devri ve küresel yeni bir iktidar oluşumuyla karşı karşıyayız.
1929 krizini izleyen içe kapanma, Britanya’nın geri çekilme ve Avrupa’da faşizmler dönemi, Roosevelt’i Pax-Americana’ya ikna etmişti.
Pearl Harbor, Roosevelt için Amerikan milliyetçiliğine dayanan yeni emperyalizm en önemli sıçrama tahtası oldu. Truman doktrini ve silahlanma 1950’lerden başlayarak “yeni ABD emperyalizmini” inşa etti.
Bu yeni emperyalizm, Sovyetlerle birlikte, 1989’a kadar devam eti. Aslında, 1989’da duvarın çökmesiyle, fiili olarak biten soğuk savaş, yeni Amerikan emperyalizmini de bitirmişti. Clinton iktidarı, Gorbaçov’dan farklı olarak, bu çok önemli değişimin farkında olamama ve doksanlı yılları “harcama” iktidarıdır.
ABD’nin “küresel” iktidarı, Britanya gibi sermaye üreten ve ürettiği bu sermaye üzerinden imparatorluk olarak yayılan bir hegemonik iktidar değildi. N. Ferguson, kelime oyunu yaparak, Britanya’nın hegemonyasını “hegemoney” olarak niteler. Yani “para” üreten ve ürettiği oranda da ayakta kalan bir imparatorluk hegemonyası. Oysa ABD emperyalizmi daha Vietnam batağında, ekonomik bir güç olarak değil, tehdide dayalı bir silahlı güç olarak var olabileceğini göstermişti.
1970’li yıllar bitişin ve krizin başlangıcıydı. Neoconlar, Latin Amerika’da faşist darbeleri ve Ortadoğu’da savaşı kışkırtmanın tek çare olduğunu keşfetmişlerdi. Rumsfeld, 1984 martında, Reagan’ın özel temsilcisi olarak, Bağdat’a uçtu ve Saddam Hüseyin’e İran’a saldırması konusunda ABD’nin tam desteğini verdi. Dört yıl sonra da ABD, Saddam Hüseyin’e K.Irak’ta Kürtleri katletmesi için 1 milyar dolardan fazla doğrudan destek verdi. Reagan doktrini, ilkönce karışıklık sonra sıcak savaş ve müdahale eşliğinde üçüncü dünyanın neoliberalizme “açılmasıdır.” Ancak burada bir sorun vardı; doğrudan müdahale için “düşman” ortada yoktu. Bush iktidara geldiğinde, Roosevelt’ten daha şansızdı; çünkü ortada ne Sovyetler ne de Pearl Harbor vardı. İşte 11 Eylül ikisini de sağladı. Chaney, Rumsfeld ve Wolfowitz’in yaklaşık 15 yıldır savundukları yeni emperyalizmin son atağı Irak’tan başlayabilirdi. Ama bu oyun, daha 1970’lerde biten bir hegemonyanın son hamlesiydi ve ulus-devlet emperyalizmi son kozunu Irak işgaliyle oynadı ve yenildi. Yenilgisi 2008 Krizi’yle de adeta tasdik edildi.
Bush iktidarı, son ulus-devlet emperyalizminin temsilcisi olarak, “küreselleşme” sözcüğünden “küreselleşme karşıtları” kadar rahatsız olmuştur. Bush’a göre 90’ların yanlışı, Amerikan çıkarlarına öncelik vermeyi Amerika’nın unutmasıdır. Neoconlara göre küreselleşme, “Başkanın tercihlerini kısıtlayıp Amerikan nüfuzunu sulandıran pek çok kuralın yaratılmasıdır” (Arrighi, 2007: 198) Şimdi küreselleşmenin boğazına basan neocon iktidarı artık yok. Bu çok önemli bir değişim. ABD, karşılıksız para, savaş makinesi ve yeni Iraklarla yoluna devam etmeyecek. Yeni küreselleşme, ABD’nin küreselleşmeyi batırdığı yerde yani Ortadoğu ve Türkiye’de başlıyor. İşte dünkü Erdoğan-Obama zirvesi bu başlangıcın adımlarından biridir. Dış politika uzmanı Sernur Yassıkaya, bu zirve hakkında şu çok önemli tanımlamayı yapıyor: 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır.
Siyasetin, bütün bu coğrafyada, neoconların ortağı militarist-ulusalcı güçlerden temizlenip sivilleşmesi elbette kolay değil. Türkiye ve bölge çok önemli, tarihsel günlerden geçiyor.
ABD’nin köklü ve tarihsel politika değişikliğine Türkiye’de iktidar partisi cevap veriyor. Ancak sivilleşme ve demokratikleşmenin olabilmesi ancak bölge halklarının siyasi iradesiyle olur. Bu olmazsa, açılım tabii ki tasfiyeye dönüşür. Ancak tasfiyenin sorumlusu, açılımı derinleştirme konusunda siyasi irade oluşturamayan demokrasi güçleri olur.
Cemil Ertem - Taraf - 08.12.2009
İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e yanıt
Sernur'un Notu: Altına imzamı atacağım bir yazı daha: Bugün bana yazılacak konu bırakılmamış :)
İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, yakınlarda verdiği bir mülakatta şunları söyledi: "Türkiye, demokratik olmayan bir kurumun, yani Ordu'nun demokrasiyi korumakla görevli olduğu yegane ülkeydi.
Ve bu görevini yerine getirdi. Ama Ordu'nun görevi değişti ve şimdi temel soru, Erdoğan'ın Müslüman halkı demokrasiye mi, yoksa demokratik güçlerin ülkeyi daha İslamcı bir devlete mi götüreceği..." (Defense News, 23 Kasım.) Peres'in Türkiye'de olup bitenler hakkında gerçekte daha iyi bilgi sahibi olduğunu sanıyorum. Yine de, böyle düşünenlerin olabileceğini de dikkate alarak, Türkiye'de temel sorunun ne olduğunu bir kez daha açıklamakta yarar olabilir.
1960'ta, demokratik yoldan işbaşına gelen ilk hükümete karşı yapılan ilk darbeden bu yana Türkiye'de ordunun rolü demokrasiyi değil, 1925-50 arasındaki tek-parti döneminde geliştirilen ve Kemalizm olarak da anılan devlet ideolojisini korumak oldu. Bu ideoloji, aynı zamanda askerin ayrıcalıklarının savunulması için kalkan olarak kullanıldı. Kemalizm, esas olarak, Türkiye nüfusunun Türkleştirilmesini, dinin devlet tekeli altına alınmasını ve dini özgürlüklere kısıtlama getirilmesini içeren politikaları ifade eder.
Ordu bu ideoloji doğrultusunda birkaç kez, farklı biçimlerde demokratik sürece müdahale etti; anayasa ve yasalarda değişiklik yaparak kendisine siyasi özerklik tanıdığı gibi, bürokratik vesayet altında bir demokrasi kurdu. Bu otoriter rejimden çok çeken Türkiye toplumu 1999'da açılan AB'ye üyelik perspektifinden de yararlanarak, Avrupa normlarında bir demokrasi kurmaya girişti. Bugün Türkiye'deki temel siyasi bölünme özgürleşme ve demokratikleşmeyi destekleyen güçlerle, buna direnen güçler arasında. Her iki tarafın da uluslararası müttefikleri var.
Söz konusu bölünme iş ve meslek adamlarını, aydınları, üniversite ve medya mensuplarını, hatta askerler dahil bürokratik elitleri ikiye ayırıyor. Askerlerin artan bir bölümünün Ordu'nun etkinliğine, disiplinine ve itibarına zarar veren siyasi rolünden rahatsız olduğu giderek daha iyi görülmekte. Askeri darbe girişimlerinde bulunan yüksek komutanların tarihte ilk kez yargı önüne çıkarılabilmeleri bunun en açık ifadesi.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara geldiği 2002 yılından bu yana demokratikleşme hamlesine öncülük ediyor. Başbakan Erdoğan, ideal anlamda değil ama mevcutlar arasında en liberal görüşlü siyaset adamı. AKP'nin başlattığı reformlarla askerin siyasi özerkliğinin anayasal temeli kalktı, insan haklarında önemli iyileşme sağlandı. Türkiye bugün AKP iktidarı öncesine nazaran çok daha özgür ve zengin bir ülke; ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ifadesiyle, "canlı demokratik kurumları sayesinde bölgesi için önemli bir model."
Reformlar, AB üyeliği perspektifinin çok zayıflamasına rağmen sürüyor. AKP hükümeti Kürt sorununa siyasi bir çözüm bularak PKK isyanını bitirmeye çalışıyor. Gerek Müslüman, gerekse gayrimüslim dini azınlıkların haklarını genişletme arayışında. AKP liderleri muhakkak ki dindar Müslümanlar, ama İslamcı değiller. Din olarak İslam'la ideoloji olarak İslamcılığı birbirine karıştırmak çok büyük bir yanılgı. AKP liderleri yanlışlarından ders çıkardılar ve eski İslamcı söylemlerini geride bıraktılar. AKP'yi İslamcı olarak nitelemek gerçeği tepetaklak etmek anlamına gelir.
Dolayısıyla Sayın Peres, evet Türkiye'de Ordu'nun rolü sivil otoriteye tabi olma yönünde değişiyor. Bugün temel soru ise şu: Erdoğan Müslüman çoğunluklu toplumu daha geniş özgürlük, demokrasi ve refah yönünde ilerletmeyi sürdürecek mi, yoksa buna direnenler daha Kemalist bir devlet için askeri darbe mi tezgâhlayacak? Birinci olasılığın galip geleceğine dair temkinli iyimserim.
Sayın Peres, öte yandan şuna da emin olabilirsiniz: Uzak bir olasılıkla askerin yeniden iktidara el koyması durumunda dahi Türkiye Filistinlileri işgal ve boyunduruk altında tutmakta ısrarlı bir İsrail'e yakınlık göstermeyecektir.
Şahin Alpay - Zaman - 08.12.2009
İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, yakınlarda verdiği bir mülakatta şunları söyledi: "Türkiye, demokratik olmayan bir kurumun, yani Ordu'nun demokrasiyi korumakla görevli olduğu yegane ülkeydi.
Ve bu görevini yerine getirdi. Ama Ordu'nun görevi değişti ve şimdi temel soru, Erdoğan'ın Müslüman halkı demokrasiye mi, yoksa demokratik güçlerin ülkeyi daha İslamcı bir devlete mi götüreceği..." (Defense News, 23 Kasım.) Peres'in Türkiye'de olup bitenler hakkında gerçekte daha iyi bilgi sahibi olduğunu sanıyorum. Yine de, böyle düşünenlerin olabileceğini de dikkate alarak, Türkiye'de temel sorunun ne olduğunu bir kez daha açıklamakta yarar olabilir.
1960'ta, demokratik yoldan işbaşına gelen ilk hükümete karşı yapılan ilk darbeden bu yana Türkiye'de ordunun rolü demokrasiyi değil, 1925-50 arasındaki tek-parti döneminde geliştirilen ve Kemalizm olarak da anılan devlet ideolojisini korumak oldu. Bu ideoloji, aynı zamanda askerin ayrıcalıklarının savunulması için kalkan olarak kullanıldı. Kemalizm, esas olarak, Türkiye nüfusunun Türkleştirilmesini, dinin devlet tekeli altına alınmasını ve dini özgürlüklere kısıtlama getirilmesini içeren politikaları ifade eder.
Ordu bu ideoloji doğrultusunda birkaç kez, farklı biçimlerde demokratik sürece müdahale etti; anayasa ve yasalarda değişiklik yaparak kendisine siyasi özerklik tanıdığı gibi, bürokratik vesayet altında bir demokrasi kurdu. Bu otoriter rejimden çok çeken Türkiye toplumu 1999'da açılan AB'ye üyelik perspektifinden de yararlanarak, Avrupa normlarında bir demokrasi kurmaya girişti. Bugün Türkiye'deki temel siyasi bölünme özgürleşme ve demokratikleşmeyi destekleyen güçlerle, buna direnen güçler arasında. Her iki tarafın da uluslararası müttefikleri var.
Söz konusu bölünme iş ve meslek adamlarını, aydınları, üniversite ve medya mensuplarını, hatta askerler dahil bürokratik elitleri ikiye ayırıyor. Askerlerin artan bir bölümünün Ordu'nun etkinliğine, disiplinine ve itibarına zarar veren siyasi rolünden rahatsız olduğu giderek daha iyi görülmekte. Askeri darbe girişimlerinde bulunan yüksek komutanların tarihte ilk kez yargı önüne çıkarılabilmeleri bunun en açık ifadesi.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara geldiği 2002 yılından bu yana demokratikleşme hamlesine öncülük ediyor. Başbakan Erdoğan, ideal anlamda değil ama mevcutlar arasında en liberal görüşlü siyaset adamı. AKP'nin başlattığı reformlarla askerin siyasi özerkliğinin anayasal temeli kalktı, insan haklarında önemli iyileşme sağlandı. Türkiye bugün AKP iktidarı öncesine nazaran çok daha özgür ve zengin bir ülke; ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ifadesiyle, "canlı demokratik kurumları sayesinde bölgesi için önemli bir model."
Reformlar, AB üyeliği perspektifinin çok zayıflamasına rağmen sürüyor. AKP hükümeti Kürt sorununa siyasi bir çözüm bularak PKK isyanını bitirmeye çalışıyor. Gerek Müslüman, gerekse gayrimüslim dini azınlıkların haklarını genişletme arayışında. AKP liderleri muhakkak ki dindar Müslümanlar, ama İslamcı değiller. Din olarak İslam'la ideoloji olarak İslamcılığı birbirine karıştırmak çok büyük bir yanılgı. AKP liderleri yanlışlarından ders çıkardılar ve eski İslamcı söylemlerini geride bıraktılar. AKP'yi İslamcı olarak nitelemek gerçeği tepetaklak etmek anlamına gelir.
Dolayısıyla Sayın Peres, evet Türkiye'de Ordu'nun rolü sivil otoriteye tabi olma yönünde değişiyor. Bugün temel soru ise şu: Erdoğan Müslüman çoğunluklu toplumu daha geniş özgürlük, demokrasi ve refah yönünde ilerletmeyi sürdürecek mi, yoksa buna direnenler daha Kemalist bir devlet için askeri darbe mi tezgâhlayacak? Birinci olasılığın galip geleceğine dair temkinli iyimserim.
Sayın Peres, öte yandan şuna da emin olabilirsiniz: Uzak bir olasılıkla askerin yeniden iktidara el koyması durumunda dahi Türkiye Filistinlileri işgal ve boyunduruk altında tutmakta ısrarlı bir İsrail'e yakınlık göstermeyecektir.
Şahin Alpay - Zaman - 08.12.2009
İtiraf edelim, beceremiyoruz
Sernur'un Notu: Altına imza atacağım bir yazı, tşk.ler Erdal Güven
Bir durum muhakemesi yapmanın zamanı geldi. Çıkış noktamız şu olmalı: Beceremiyoruz. ‘Açılım’ bize bol geliyor. Elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplumuyla, medyasıyla.
Ve Serap da öldü işte. İstanbul’da bir belediye otobüsüne atılan molotofkokteyliyle. Daha 17 yaşındaydı. Serap’tan bir gün önce de Aydın öldü. Diyarbakır’da. ‘Nereden geldiği belirsiz’ bir kurşunla. Daha 23 yaşındaydı.
İtiraf edelim. Hep beraber. ‘Açılım’ yönetilemedi.
İdare bile edilemedi. Planlanamadı. Organize edilemedi. Anlatılamadı. Anlaşılamadı. Ucuz politikaya malzeme yapıldı. Tahrike açık hale getirildi. Açılalım derken dağılıyoruz. İzmirliler ‘faşist’ ilan edildi. ‘Bölücüler’ yine sokağa döküldü.
Dönüp baktığımızda, ‘açılım’ uğruna iktidar partisince ortaya konmuş bir siyasi kararlılıktan başka bir veri yok.
O da yetmiyor, yetmez. İradeyle, cesaretin yanına aklı koyamadılar çünkü. Süreci, önemiyle orantılı bir ciddiyetle, titizlikle ele alamadılar.
Başından beri şu gerçeği göremedi ya da görmek istemedi iktidar partisi: Türkiye Cumhuriyeti bugün hâlâ ‘Kürt sorunu’nda debeleniyorsa, anti-demokratik yapısını bir türlü kıramadığı için. Türkiye için Kürt sorunu, her şeyden önce bir demokrasi sorunu ve Türkiye tam demokratikleşmeden Kürt sorununu da çözemez.
Ayrıca her iki yönde atılması gereken adımlar siyasi lütuf değil, demokratik haktır. O yüzden her ne kadar aksi iddia edilse de ‘Kürt açılımı’nı, demokratikleşme sürecinden ayrı ele almak, siyasi ve toplumsal kutuplaşmalar dahil gerilimlere kapı aralayıp pratik adımları güçleştireceği
gibi sonuca da hizmet etmez, etmeyecek.
Peki muhalefet gördü mü bu gerçeği? Ne gezer.
İktidarın yanlışlarını düzeltmekle değil, yüzüne vurup altını oymakla iştigal etti muhalefet.
Daha önemlisi ya DTP? Hadi canım siz de. Türkiye’nin demokratikleşme sorununa yalnız ve yalnız ‘Kürt açılımı’nı kerteriz alarak, üstelik da at gözlüğü takarak bakmasının bedelini ödüyor DTP; Türkiye’ye de ödetecek. Bu ülkenin ezici çoğunluğu için bir nefret figürü konumundaki Öcalan’ı ısrarla muhatap olarak dayatmaya çalışmaktan başka aklımızda kalan bir şey
var mı DTP’den duyduğumuz. Ya da Habur’daki şov dışında bir icraatı? Sonunda metrekare hesabına kadar düşürdüler işi. Gazeteci soruyor, “Öcalan’ın hücre koşulları AB ve BM standartlarının da üstünde deniyor...” DTP’li vekil yanıtlıyor: “Mesele o değil arkadaşlar.” Nedir
mesele o zaman? Yanıt yok.
Ne diyordu akademik kariyerini ‘çatışma çözümü’ne adamış politik psikolojinin önde gelen ismi Prof. Vamık Volkan: “Eğer bir Kürt vatandaş, Öcalan’ı kendisinin kahramanı olarak görürse, bu onun bileceği bir şey.
Öcalan’ın başlattığı süreç ölümlerle dolu... O, o sürecin sembolü. Öyle bir dönemin sembolünü barışçıl bir sürece sokarsanız millet allak bullak olur. O zaman konuşma durur. Kesinlikle Öcalan bu sürecin içine girmemeli.”
Ne duydu ne de duymak istedi bu türden uyarıları DTP.
Bol bol atıp tuttuk. Kuzey İrlanda’dan, Bask’tan söz ettik. Ama gerçekte ne kadar biliyoruz o topraklarda olup bitenleri? ‘Hayırlı Cuma Anlaşması’nın nasıl bir süreç sonrasında ortaya çıktığını ve sonrasında nasıl güvenceye alındığını... IRA’nın, Sinn Fein’in askeri kanadı olarak, tersi değil, sürece nasıl dahil edildiğini...
Öte yandan, Herri Batasuna’nın neden ve nasıl kapatıldığını, AİHM’nin İspanya yargısının kararına neden ‘gık’ bile diyemediğini biliyor muyuz mesela?
Peki bitti mi ‘açılım? yoksa? Ne münasebet! Böyle bir seçenek olamaz, olmaması gerekir. Bu siyasi kadrolarla olmazsa, başka siyasi kadrolarla, ama mutlaka.
Başarısızlığın bir seçenek olamayacağı, olmaması gerektiği bir süreç bu. Yoksa ne Aydın son olur ne Serap...
Erdal Güven - Radikal - 08.12.2009
Bir durum muhakemesi yapmanın zamanı geldi. Çıkış noktamız şu olmalı: Beceremiyoruz. ‘Açılım’ bize bol geliyor. Elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplumuyla, medyasıyla.
Ve Serap da öldü işte. İstanbul’da bir belediye otobüsüne atılan molotofkokteyliyle. Daha 17 yaşındaydı. Serap’tan bir gün önce de Aydın öldü. Diyarbakır’da. ‘Nereden geldiği belirsiz’ bir kurşunla. Daha 23 yaşındaydı.
İtiraf edelim. Hep beraber. ‘Açılım’ yönetilemedi.
İdare bile edilemedi. Planlanamadı. Organize edilemedi. Anlatılamadı. Anlaşılamadı. Ucuz politikaya malzeme yapıldı. Tahrike açık hale getirildi. Açılalım derken dağılıyoruz. İzmirliler ‘faşist’ ilan edildi. ‘Bölücüler’ yine sokağa döküldü.
Dönüp baktığımızda, ‘açılım’ uğruna iktidar partisince ortaya konmuş bir siyasi kararlılıktan başka bir veri yok.
O da yetmiyor, yetmez. İradeyle, cesaretin yanına aklı koyamadılar çünkü. Süreci, önemiyle orantılı bir ciddiyetle, titizlikle ele alamadılar.
Başından beri şu gerçeği göremedi ya da görmek istemedi iktidar partisi: Türkiye Cumhuriyeti bugün hâlâ ‘Kürt sorunu’nda debeleniyorsa, anti-demokratik yapısını bir türlü kıramadığı için. Türkiye için Kürt sorunu, her şeyden önce bir demokrasi sorunu ve Türkiye tam demokratikleşmeden Kürt sorununu da çözemez.
Ayrıca her iki yönde atılması gereken adımlar siyasi lütuf değil, demokratik haktır. O yüzden her ne kadar aksi iddia edilse de ‘Kürt açılımı’nı, demokratikleşme sürecinden ayrı ele almak, siyasi ve toplumsal kutuplaşmalar dahil gerilimlere kapı aralayıp pratik adımları güçleştireceği
gibi sonuca da hizmet etmez, etmeyecek.
Peki muhalefet gördü mü bu gerçeği? Ne gezer.
İktidarın yanlışlarını düzeltmekle değil, yüzüne vurup altını oymakla iştigal etti muhalefet.
Daha önemlisi ya DTP? Hadi canım siz de. Türkiye’nin demokratikleşme sorununa yalnız ve yalnız ‘Kürt açılımı’nı kerteriz alarak, üstelik da at gözlüğü takarak bakmasının bedelini ödüyor DTP; Türkiye’ye de ödetecek. Bu ülkenin ezici çoğunluğu için bir nefret figürü konumundaki Öcalan’ı ısrarla muhatap olarak dayatmaya çalışmaktan başka aklımızda kalan bir şey
var mı DTP’den duyduğumuz. Ya da Habur’daki şov dışında bir icraatı? Sonunda metrekare hesabına kadar düşürdüler işi. Gazeteci soruyor, “Öcalan’ın hücre koşulları AB ve BM standartlarının da üstünde deniyor...” DTP’li vekil yanıtlıyor: “Mesele o değil arkadaşlar.” Nedir
mesele o zaman? Yanıt yok.
Ne diyordu akademik kariyerini ‘çatışma çözümü’ne adamış politik psikolojinin önde gelen ismi Prof. Vamık Volkan: “Eğer bir Kürt vatandaş, Öcalan’ı kendisinin kahramanı olarak görürse, bu onun bileceği bir şey.
Öcalan’ın başlattığı süreç ölümlerle dolu... O, o sürecin sembolü. Öyle bir dönemin sembolünü barışçıl bir sürece sokarsanız millet allak bullak olur. O zaman konuşma durur. Kesinlikle Öcalan bu sürecin içine girmemeli.”
Ne duydu ne de duymak istedi bu türden uyarıları DTP.
Bol bol atıp tuttuk. Kuzey İrlanda’dan, Bask’tan söz ettik. Ama gerçekte ne kadar biliyoruz o topraklarda olup bitenleri? ‘Hayırlı Cuma Anlaşması’nın nasıl bir süreç sonrasında ortaya çıktığını ve sonrasında nasıl güvenceye alındığını... IRA’nın, Sinn Fein’in askeri kanadı olarak, tersi değil, sürece nasıl dahil edildiğini...
Öte yandan, Herri Batasuna’nın neden ve nasıl kapatıldığını, AİHM’nin İspanya yargısının kararına neden ‘gık’ bile diyemediğini biliyor muyuz mesela?
Peki bitti mi ‘açılım? yoksa? Ne münasebet! Böyle bir seçenek olamaz, olmaması gerekir. Bu siyasi kadrolarla olmazsa, başka siyasi kadrolarla, ama mutlaka.
Başarısızlığın bir seçenek olamayacağı, olmaması gerektiği bir süreç bu. Yoksa ne Aydın son olur ne Serap...
Erdal Güven - Radikal - 08.12.2009
7 Aralık 2009 Pazartesi
WASHINGTON’DA “Z” RAPORU
Bugün “mavi küre” üstünde iki önemli zirve yaşanacak: Birincisi Danimarka’nın Başkenti Kopenhag’da düzenlenen ve bu sefer! sonuç alınacağı ifade edilen “Küresel İklim Zirvesi”; ikincisi ise Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington’da ABD Başkanı Barack Obama ile Beyaz Saray’daki buluşmasıdır. İki zirvenin de mavi küremizin gelecek yüz yılının siyasi, sosyal ve ekonomik olarak alacağı şekil yönünden belirleyici olacaktır. Başbakan Erdoğan’ın ziyareti aynı zamanda sembolik anlamı yoğun bir nitelik de taşımaktadır. İlk kez bir Türk Başbakanı, yeni seçilmiş bir ABD Başkanının Türkiye ziyareti ertesinde (yaklaşık 8 ay) Washington’a resmi bir ziyaret düzenliyor. Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretini şu şekilde özetleyebiliriz: "Model ortaklık" bugün gözden geçirilecek; eksiler ve artılar teraziye konacak, hasar tespiti yapılacak ve yola devam denecek! Kısaca ikili ilişkilerde bir “Z” raporu alınacaktır ki, iki ülke liderleri arasında ilk kez gerçekleşecek çalışma yemeğinin böyle bir amaca hizmet edeceği açıktır.
Bilindiği üzere, söz konusu ziyaretin normalde 29 Ekim’de yapılması planlanmış ama bu tarihin Cumhuriyet Bayramına denk gelmesi nedeniyle, 7 Aralık tarihi iki liderin ajandası açısından en uygun tarih olarak belirlenmişti. Tabii 29 Ekim dönemindeki dünya ve Türkiye gündeminin 7 Aralık 2009 tarihine kadar oldukça sıcaklaştığını görmekteyiz. Sıcaklığı artan gündemin ise Türk dış politikasında oyun alanını daraltıcı bir nitelik taşımaktadır. ABD Başkanı Barack H. Obama’nın geçtiğimiz günlerde açıkladığı Afganistan stratejisi, İran’la ABD ve Batılı ülkeler arasında giderek tırmanan gerilim, Türkiye’de Kürt/Demokratik Açılımının, DTP ve PKK tarafından suni bir krizle sabote edilmek istenerek çıkmaza sürüklenmesi gibi unsurlar, Türkiye’nin dış politikasında eksen değişimi tartışmaları zirvenin yükünü artırırken; Türkiye İsrail ilişkilerinde artan gerilimin geçtiğimiz haftalarda giderek soğuması belki de son derecek sıcak gündemin üzerindeki bir ağırlığın alınması neticesini doğurmuştur. Bununla beraber Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Yahudi lobi kuruluşları ile direk temasta bulunmayacağının açıklanması, Türk tarafında hala daha İsrail’e karşı bir tepkinin varolduğunu da ifade etmektedir. Yine de dolaylı yollardan temasların yaşanacağını düşünmek gerekmektedir. Bununla beraber diğer bir soru işareti de, Türk basınında da gündeme pek gelmeyen, acaba Başbakan Erdoğan ile Ermeni lobileri arasında doğrudan ya da dolaylı bir görüşme olup olmayacağıdır. Kanımızca hiç değilse dolaylı bir görüşmenin hiç olmazsa Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun başında oldu bir ekiple görüşme yapılabileceği mümkün gözükmektedir.
Tüm bu çerçevede gündemin sıcaklığının, iki lider arasındaki görüşmelere damga vuracağı ifade edilebilir: Bunlar sırasıyla, Afganistan, İran ve Kürt meselesi olacak gibi duruyor. Obama’nın ek 30 bin asker gönderimini içerdiği Afganistan paketi ve NATO üyelerinden de muharip güç beklentisi, Türkiye’den de benzer beklentileri doğurmuş gözüküyor. Türkiye’nin bu talebe, Afganistan’da muharip güçten çok, alt yapı ve askeri eğitim faaliyetlerine ağırlık verilmesi ve Afgan halkının sosyal-ekonomik problemlerine mehlem olunmasının uzun dönemde daha iyi sonuç vereceği ve Türkiye’nin yalnızca Kabil’de değil Afganistan’ın diğer bölgelerinde bu faaliyetleri hızla yürüttüğü ve hali hazırda 1758 askeri ile ISAF bünyesinde faaliyet göstermesiyle cevap vereceği ifade ediliyor. Ne var ki bugünkü yazısında Obama yönetimine yakınlığı ile tanınan Brookings Enstitüsünün uzmanı Ömer Taşpınar, Türkiye’nin Afganistan’da yapacağı katkının seviyesinin “eksen tartışmaları”nda ana belirleyici etken olacağını ifade ediyor. İran konusunda ise Türkiye’nin İran ile yakın komşuluk durumuna vurgu yapacağı ve İran’la yaşanan sorunun yaptırım uygulanması dışında diyalog sürecinin artırılması ile çözülmesi gereği üzerinde duracağı, Başbakan Erdoğan’ın medyaya yansıyan demeçlerinden anlaşılmaktadır. Ne var ki Türkiye’nin İran’ın nükleer silaha sahip olmasını kesinlikle arzulamadığını da Washington’da bir kez daha yüksek sesle ifade etmesi beklenebilir. Ayrıca, Ahmed Davutoğlu’nun Mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı görevine gelmesinden itibaren Türk dış politikasında artan ivmenin de Washington’daki muhataplara bizzat ilk elden ve şeffaf bir şekilde anlatılmasının da mümkün olması, son haftalarda “Yeni Osmanlılık” terimi etrafında oluşturulmak istenen spekülatif havanın dağıtılması yolunda önemli bir işlevi yerine getireceği de söylenebilir.
Bununla beraber Türk tarafının ikili görüşmelerde, Kürt meselesine ve bununla bağlantılı olarak PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesini gündeme getireceği, ABD’nin bu çerçevede daha fazla rol üstlenmesini isteyeceği anlaşılmaktadır. Özellikle DTP’nin son birkaç haftadır artırdığı gerilim, Ağustos’tan bugüne açılım sürecinde altlarındaki zeminin kaydığının ve Kürt vatandaşlarının desteğini kaybettiğini görmesi ve şiddet eylemleri ile hem kendisini kapattırmak için çaba harcadığı ve bu sayede arkasındaki desteği tahkim etmeye çalıştığı ifade edilebilir. Bu noktada PKK’nın terör ve şiddet politikasının Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlarımızın iradesi üzerinde baskı oluşturmasının da DTP tarafından kullanıldığı görülmektedir. Başbakan Erdoğan’ın bu çerçevede, açılım sürecinin sağlıklı ve etkin bir şekilde yürütülmesi amacıyla, Başkan Obama’dan PKK’nın tasfiyesinin hızlandırılmasını isteyeceği, ziyaret öncesi beyanatlardan anlaşılmaktadır. Görünen o dur ki zirve bir anlamda Afganistan-Kürt meselesi üzerinde geçecektir ki, Türkiye’nin Ortadoğu’da daha aktif ve düzen kurucu bir aktör olabilmesinin yolu, kendi Kürt meselesini, demokrasi çerçevesinde ve toplumsal bütünlüğüne zarar vermeyecek bir şekilde çözülmesinden geçtiği açıktır, ki Kürt meselesinde prangasından kurtulmuş bir Türkiye’nin ABD’nin bölgesel çıkarları açısından da daha etkin bir aktör olarak önemli roller oynayacağı açıktır.
Sivil Siyasetin Ana Belirleyiciliği Kabul Edilmiş Olacak
Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin yukarıda belirlenen hususlar dışında, Türk Dış politikasındaki yapısal değişikliğinde vurgulanması açısından önem arz edecektir. 7 Aralık’ta gerçekleşecek zirve ile sivil iradenin/siyaset dış politika üzerindeki ana belirleyici rolü kabul edilmiş ve desteklenmiş olacaktır. Bu değişimin geçtiğimiz bir ay içinde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’ten, ABD’deki Neo-Con ekibin etkin isimlerinden David Wurmser’e, siyaset bilimci Eric Jan Zürcher’e kadar, Türk Dış Politikasında askeri bürokrasinin solan etkisine dikkat çekildiği ve sivil iradenin yükselişinin vurgulandığı görülmektedir. Bu rol değişiminin, 5 Kasım 2007’de, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice’ın ABD dış politikasına, neo-con ekibi ekarte ederek yerleştirdiği “Amerikan Realizmi” anlayışı sonucu kabul gördüğü, Wurmser’in 29 Kasım tarihli HaberTürk gazetesinden Tülin Daloğlu’na verdiği demeçle görülmektedir. 5 Kasım’da kabul gören bu rol değişimi 7 Aralık 2009 zirvesi ile eğer bir yol kazası yaşanmazsa tasdik edilmiş olacaktır. Bu kabul sadece dış politikaya değil Türkiye’nin iç politikasına kadar yansıyan derin etkileri de beraberinde getirecektir.
Sonuç olarak 7 Aralık Zirvesi, ikili ilişkilerde başlamış olan yeni “model ortaklık” döneminde, yeni bir safhanın başlangıcını da işaret edecektir. Bu zirve Türkiye’nin 21. Yüzyılın lider ülkelerinden birisi olmasını da beraberinde getirebilecektir. Türkiye’nin orta Avrupa’dan, Avrasya’nın ortasına artan etkinliği, enerjiden, nükleer silahlanmaya, ekonomiye ve Ortadoğu sorununa kadar çetrefilli konularda majör aktörlerden birisi konumuna yükselmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede kendi eksenini oluşturmak isteyen Türkiye’nin, her ne kadar kimi sarsıntılar geçirse de küresel düzenin süper gücü ABD ile benzer dalga boylarını taşıması, politikaların uygulanmasını da kolaylaştıracaktır. 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır.
Sernur Yassıkaya
07.12.2009
6 Aralık 2009 Pazar
Eskiden Kara Panter şimdi de Müslüman olmakla iftihar ediyorum
Dhoruba Bin Wahad: 1945 doğumlu. Eski adı, Richard Moore. Amerikalı yazar ve aktivist. Kara Panter Partisi liderlerinden. Eski mahkum. Siyah Kurtuluş Ordusu’nun (Black Liberation Army) kurucularından. 2 polis öldürdüğü gerekçesiyle, 1971’de ömür boyu hapse mahkum edildi. Hapishanede Müslüman oldu. 19 yıl yattı, masum olduğu anlaşıldı. Siyahi Müslümanlar, politik mahkumlar, Afrika Birliği gibi konulara yoğunlaşmış durumda. Still Black Stil Strong /Hâlâ Siyah, Hâlâ Güçlü adlı bir kitabı ve hakkında yapılmış Passin’ It On adlı bir belgesel var.
ABD’de Siyahi hakları için 1960’larda kurulan Kara Panterler örgütünün efsanevi liderlerinden Dhoruba Bin Wahad neden ABD’de Siyahilerin en kötü dönemden geçtiklerini söylüyor? Obama’ya niye hem Beyaz hem Yahudi diyor? 19 yıl suçsuz yere nasıl hapis yattı? Neden İslam’ı seçti? Kanuni’ye nasıl hayran oldu? Afrika Birliği’ni hangi gerekçelerle savunuyor? Hollywood’daki siyahi imajını nasıl yorumluyor? Ona göre ABD ile Türkiye arasındaki büyük fark ne?
• Kara Panter Partisi’nden başlayalım. Marksist bir hareketti...
Diyalektik materyalizme inanıyorduk, fakat daha ziyade Mao’nun Kızıl Kitap’ına göre hareket ediyorduk. Avrupa merkezli bir sosyalizm vaazetmiyorduk.
• Sizi Müslüman bir aktivist olarak tanıyoruz. Fakat hâlâ 40 yıl önce kapanmış bir partiyle birlikte anılıyorsunuz. Hâlâ Kara Panter misiniz?
Kur’an’da beni kalbimden yakalayan bir ayet vardı: ‘İçinizden, hayrı yayan, kötülükten men eden öncü bir topluluk bulunsun.’ Kara Panterlere tam da bunun için katılmıştım. Dolayısıyla, Müslüman olduğumda aynı şeyleri artık Allah rızası için yapmaya başladım. Halkımı savunmak için Kara Panterlere katılmış olmakla iftihar ediyorum. Birçok arkadaşım öldürüldü ve birçoğu da hapiste. Fakat ben Allah’ın inayetiyle özgürlüğüme kavuştum.
19 yıl hapis yattınız ve hapishanede Müslüman oldunuz.
1971’de hapse girdim. 1970’lerin ilk yarısında, ABD hükümetinin, Kara Panterler’i komplolar kurarak dağıtmasından sonra birçok Kara Panter mensubu yeraltına indi ve Black Liberation Army’yi (Siyahi Kurtuluş Ordusu) kurdu. Siyahi Kurtuluş Ordusu mensuplarının neredeyse tamamı Müslüman oldu. 1975’te büyük bir manevi boşluk içindeydim. Dinleri inceledim. Budizm’e de baktım. New York’taki yüksek güvenlikli cezaevinde, rahmetli Malcolm X’in korumalığını yapmış Resul isimli bir zat vardı. Cezaevinin imamıydı. Onun vesilesiyle Kur’an’ı okudum ve İslam’a döndüm. 41-42 yaşındaydım.
• Geçtiğimiz 28 Ekim’de, Detroit’te İmam Luqman Ameen Abdullah’ın (Eski adı: Christopher Thomas) FBI tarafından vurularak öldürülmesiyle ilgili özel bir şey söylemek ister misiniz?
İmam Luqman Ameen Abdullah için ‘Çatışmaya girdi’ diyorlar. İmam, Müslüman olsun olmasın bütün yoksullara yardım götüren, yumuşak başlı biriydi. O olayda bir köpek de vuruldu. Muhtemelen İmam’ın üstüne salınmış ve arada yaralanmıştı. Yaralı köpek anında helikopterle hastaneye kaldırılırken, FBI’ın vurduğu İmam Abdullah, yüzünde bile kurşunlar olduğu halde kelepçelendi ve orada bekletildi!
HALA KÖLEYİZ
• ’Naziler 6 milyon Yahudi’yi öldürdü ve bu dünyanın en büyük davası kabul ediliyor. Halbuki Amerika 50 milyon Siyahiyi öldürdü’ diyorsunuz. 50 milyon Siyahi, ne zaman öldü?
Belgeler ortada. Afrikalıların zorla köleleştirilip Yeni Dünya’da satılmaları, özellikle İngiliz şirketlerinin ticari kayıtlarında netlikle görülüyor. Köleleri taşıyan gemiler sigortalıydı. Bu gemileri sigortalayan bankalar da bellidir. Gemilere kaç kişi alındı, yollarda kaç kişi öldü, hepsi bellidir. 1620’den itibaren dur durak bilmeyen bir katliam söz konusu. Afrika’dan Amerika’ya gelen gemilerdeki her üç köleden ikisi yolda ölmüştür. İnsanlarımızın çalınması yüzünden, şu anda Batı Afrika nüfusu 50 sene geridedir.
• 11 Eylül’den sonra ABD’de Siyahilere yönelik baskının daha da arttığını söylüyorsunuz. 1865’te ABD’de kölelik kaldırılmadı mı?
300 yıl süren bir kölelik dönemi yaşandı. 1865’te kölelere özgürlük verilsin diye değil, sanayileşmenin, kapitalizmin iyiliği için kaldırıldı kölelik. Özgür kişinin emeği ve köle emeği ikiliğinden ötürü kapitalist sistemin dengesi bozulacağı için kölelik kaldırıldı. Biz yine kendimize ait olmayan tarlalarda çalıştık. Sadece efendiler, patron oldu. Köle ticareti, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Bu tür suçlarda zamanaşımı yoktur. Öteden beri, köle ticaretinden ötürü ABD’nin tazminat ödemesini talep eden hukuki girişimler var.
AVUKATLARIM SAĞ OLSUN
• Şimdi ile 300 yıl öncesi farklı değil mi?
300 yıllık vahşet mirası hâlâ canlı. Hâlâ Siyahiler arasındaki işsizlik oranı, beyazların üç katıdır. Irk ayrımcılığı Siyahileri mahvetti. Bu göz ardı edilemez. Dolayısıyla Siyahilere pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır ki, bizler de ABD’deki yaşam standartlarını yakalayabilelim.
• 19 yıl hapisten sonra masum olduğunuz anlaşıldı. Bu ne çılgınca bir şey?
Aynen öyle. Ömür boyu ceza vermişlerdi. 25 yıldan önce şartlı tahliye hakkım bile yoktu. Avukatlarım; FBI ve New York polisinin, benim lehimdeki delilleri gizlediğini ortaya çıkardığı için hapisten kurtuldum! Yani Amerika beni yargılamadı, yok etmeye çalıştı.
• Suçsuz yere hapis yattığınız için tazminat aldınız... değil mi?
25 bin dolar vermeye kalktılar. Sekiz yıl koşturan avukatlarıma ise 100 binlerce dolar ödemeleri gerekti. Avukatlar idealist oldukları için aldıkları paranın yarısını bana verdiler.
• Biz Hollywood filmleriyle büyüdük. Denzel Washington’a, Eddie Murphy’ye bakınca Siyahilerin cool ve zengin, en azından keyfi yerinde olduğunu düşündük. Böyle bir şey hiç mi yok?
Beyaz iktidar her zaman eli silahlı siyah adamdan korkar. Siyahilerin, beyazlara, aynı yöntemle cevap vermesinden ödü kopar. Malcolm X der ki ‘Bana, birisi size eziyet ederse ne yapacağınızı sormayın. Şiddete şiddetle cevap verin.’ II. Dünya Savaşı’na kadar Siyahiler silahla tanışmadı. Beyazlar Siyahileri askere aldı, Siyahiler, Beyazlar için savaştı. Döndüklerinde artık silah kullanmayı biliyorlardı. Bu çok büyük bir tehlikeydi. Silahı doğru yolda(!) kullanmaları için bir propaganda başlatıldı. Dikkat edin, filmlerde siyah oyuncular hep iyi polisleri oynar. Mutlaka Beyaz bir ortakları olur ve filmin sonlarına doğru Siyah polis, Beyazı ve onun kız arkadaşını kurtarmak için kendini feda ederek ölür!
AFRİKA ÇOK ZENGİN BİR KITA
• Afrika Birliği gerçekten mümkün mü?
Tabii ki mümkün. Afrika Birliği, Afrika dışında yaşayan Afrikalıların ortaya koyduğu bir yaklaşımdır. Gana’yı bağımsızlığına kavuşturan lider Kwame Nkrumah, ABD’de Lincoln Üniversitesi’nde Pan-Afrikanist olmuştur. Afrika dünyanın en zengin kaynaklarına sahip ve en yoksul insanların yaşadığı kıta. Çünkü Afrikalı liderler, kendi halkları için değil, emperyalistlerin çıkarları için çalışıyorlar. Gana bağımsızlığına kavuştuğunda Nkrumah dedi ki ‘Bütün Afrika’nın kurtuluşuna hizmet etmedikçe, Gana’nın bağımsızlığının bir anlamı yoktur.’ Afrika’da iktisadi bir kalkınmanın şartı, siyasi birliktir. Batı’yı güçlü kılan bütün stratejik madenler, gelişmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu kaynakların hepsi Afrika’da. Stratejik madenlerin yarıdan fazlası Kongo’dadır. Bu yüzden Kongo’da istikrara ve barışa izin vermezler. Kongo’da barış sağlanamadığı müddetçe, Batı, Afrika’da sömürü çarkını döndürebiliyor ve kendi topraklarında müreffeh hayat tarzını sürdürebiliyor.
Türkiye ABD’den daha önemli
• Siyahi gözüyle baktığınızda Türkiye’yi, İstanbul’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’yi ABD’yle kıyaslamak...
Türkiye’ye haksızlık olur. Türkiye çok köklü bir ülke, onun yanında ABD dünkü çocuk. Siz Anadolu’ya 1071’de girdiniz. İstanbul’u 1453’te aldınız. Anadolu’yu 400 yıllık bir süreçte, yavaş yavaş elde ettiniz. Dolayısıyla olgun bir toplumsunuz. Benim tarihte en çok sevdiğim şahsiyet Kanuni Sultan Süleyman’dır.
TÜRKİYE İSLAM’A ÖNCÜLÜK EDEBİLİR
• Kanuni mi? Vay canına.
Evet. 17 yaşında tutuklandığımda, hapishanenin kütüphanesinde durmadan okuyordum. Tarih bölümündeki kitaplardan Cengiz Han, Kubilay Han, Selahaddin-i Eyyubi’nin hikayelerini okudum. Fakat, Süleyman beni gerçekten çarptı. Kitapta, atın üzerinde bir resmi vardı. Birisi Sultan’a diyor ki ‘Sen burada duruyorsun ama burası başkasının toprağı?’ O da ‘Atımın ayağının bastığı her yer Osmanlı toprağıdır’ diyor! Evet dedim, işte bu! Yıllar sonra bir gazetede, Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı sürecinde yaşanan sıkıntıları okuyunca doğrusu çok şaşırdım. Avrupalılar, Anadolu’dan katbekat büyük olan Amerika’yı 120 senede ele geçirdiler. Her adımda katlederek, keserek, biçerek ilerlediler. ABD, bu katliam, ırk ayrımı ve ikiyüzlülük mirasından kurtulamıyor.
• Türkiye’yi ABD’den daha büyük görmeniz çok ilginç...
Türkiye’nin tarihi hilafetin tarihidir, bütün Müslümanlara öncülük etmenin tarihidir. Türkiye’nin bugün de bu rolü üstlenebilecek güçte olduğunu, buna istekli de olduğunu görüyorum. Bugün mevcut emperyalizmi tehdit eden tek güç İslam’dır. Bu gücün kullanılabilmesi için de bir öncüye ihtiyaç var.
Obama bir bakıma ilk Yahudi başkan
• Sizin Başkanınız Obama...
Hey hey, ağır ol bakalım delikanlı! Frene bas. Benim başkanım filan değil o! Amerikalıların başkanı. Ben Amerikalı değilim. Ben Pan-Afrikan’ım. (Cebinden ABD pasaportunu çıkarıp gösteriyor) Bunu sadece Türkiye’ye beni alsınlar diye taşıyorum.
• Obama’yı neden sevmiyorsunuz?
Çünkü Barack Obama benim halkımı ezen emperyalist sistemin bekası için kullanılan bir araçtır. ABD, krizde bir imparatorluk. Bush’tan sonra artık Beyaz bir adam ABD adına dünyanın karşısına çıkamazdı. O yüzden ‘Beyaz siyaseti’ yürütecek bir Siyah adamı seçtiler. Dünyanın çoğunluğu renklidir, Beyaz değil. Dolayısıyla herkes ABD’nin başında bir Siyah figür görmekten memnun oluyor.
• İyi de Obama Nobel Barış Ödülü aldı?
Güldürme beni kardeşim. Bugün, Obama Afganistan’a 35 bin yeni asker gönderecek. Afganistan, Bush’un savaşı mıydı, Obama’nın mı? Obama, bir bakıma ABD’nin ilk Yahudi başkanıdır. Onu başkanlığa taşıyan ekip Yahudi akademisyenler ve cumhuriyetçi ve demokrat Beyaz elitlerdir. Dört sene önce Obama adını biliyor muydun? Bilmiyordun. Nasıl oldu bu? Obama’nın kazanmasını kesinleştirmek için seçim sürecini ona göre ayarladılar. Düşünebiliyor musun, karşısına koydukları adam McCain! Bu, en iyi dönemindeki Muhammed Ali’yle beni aynı ringe çıkarmak gibi! Herkes bilir ki Muhammed Ali beni evire çevire döver.
Murat Menteş - StarPazar- 06.12.2009
ABD’de Siyahi hakları için 1960’larda kurulan Kara Panterler örgütünün efsanevi liderlerinden Dhoruba Bin Wahad neden ABD’de Siyahilerin en kötü dönemden geçtiklerini söylüyor? Obama’ya niye hem Beyaz hem Yahudi diyor? 19 yıl suçsuz yere nasıl hapis yattı? Neden İslam’ı seçti? Kanuni’ye nasıl hayran oldu? Afrika Birliği’ni hangi gerekçelerle savunuyor? Hollywood’daki siyahi imajını nasıl yorumluyor? Ona göre ABD ile Türkiye arasındaki büyük fark ne?
• Kara Panter Partisi’nden başlayalım. Marksist bir hareketti...
Diyalektik materyalizme inanıyorduk, fakat daha ziyade Mao’nun Kızıl Kitap’ına göre hareket ediyorduk. Avrupa merkezli bir sosyalizm vaazetmiyorduk.
• Sizi Müslüman bir aktivist olarak tanıyoruz. Fakat hâlâ 40 yıl önce kapanmış bir partiyle birlikte anılıyorsunuz. Hâlâ Kara Panter misiniz?
Kur’an’da beni kalbimden yakalayan bir ayet vardı: ‘İçinizden, hayrı yayan, kötülükten men eden öncü bir topluluk bulunsun.’ Kara Panterlere tam da bunun için katılmıştım. Dolayısıyla, Müslüman olduğumda aynı şeyleri artık Allah rızası için yapmaya başladım. Halkımı savunmak için Kara Panterlere katılmış olmakla iftihar ediyorum. Birçok arkadaşım öldürüldü ve birçoğu da hapiste. Fakat ben Allah’ın inayetiyle özgürlüğüme kavuştum.
19 yıl hapis yattınız ve hapishanede Müslüman oldunuz.
1971’de hapse girdim. 1970’lerin ilk yarısında, ABD hükümetinin, Kara Panterler’i komplolar kurarak dağıtmasından sonra birçok Kara Panter mensubu yeraltına indi ve Black Liberation Army’yi (Siyahi Kurtuluş Ordusu) kurdu. Siyahi Kurtuluş Ordusu mensuplarının neredeyse tamamı Müslüman oldu. 1975’te büyük bir manevi boşluk içindeydim. Dinleri inceledim. Budizm’e de baktım. New York’taki yüksek güvenlikli cezaevinde, rahmetli Malcolm X’in korumalığını yapmış Resul isimli bir zat vardı. Cezaevinin imamıydı. Onun vesilesiyle Kur’an’ı okudum ve İslam’a döndüm. 41-42 yaşındaydım.
• Geçtiğimiz 28 Ekim’de, Detroit’te İmam Luqman Ameen Abdullah’ın (Eski adı: Christopher Thomas) FBI tarafından vurularak öldürülmesiyle ilgili özel bir şey söylemek ister misiniz?
İmam Luqman Ameen Abdullah için ‘Çatışmaya girdi’ diyorlar. İmam, Müslüman olsun olmasın bütün yoksullara yardım götüren, yumuşak başlı biriydi. O olayda bir köpek de vuruldu. Muhtemelen İmam’ın üstüne salınmış ve arada yaralanmıştı. Yaralı köpek anında helikopterle hastaneye kaldırılırken, FBI’ın vurduğu İmam Abdullah, yüzünde bile kurşunlar olduğu halde kelepçelendi ve orada bekletildi!
HALA KÖLEYİZ
• ’Naziler 6 milyon Yahudi’yi öldürdü ve bu dünyanın en büyük davası kabul ediliyor. Halbuki Amerika 50 milyon Siyahiyi öldürdü’ diyorsunuz. 50 milyon Siyahi, ne zaman öldü?
Belgeler ortada. Afrikalıların zorla köleleştirilip Yeni Dünya’da satılmaları, özellikle İngiliz şirketlerinin ticari kayıtlarında netlikle görülüyor. Köleleri taşıyan gemiler sigortalıydı. Bu gemileri sigortalayan bankalar da bellidir. Gemilere kaç kişi alındı, yollarda kaç kişi öldü, hepsi bellidir. 1620’den itibaren dur durak bilmeyen bir katliam söz konusu. Afrika’dan Amerika’ya gelen gemilerdeki her üç köleden ikisi yolda ölmüştür. İnsanlarımızın çalınması yüzünden, şu anda Batı Afrika nüfusu 50 sene geridedir.
• 11 Eylül’den sonra ABD’de Siyahilere yönelik baskının daha da arttığını söylüyorsunuz. 1865’te ABD’de kölelik kaldırılmadı mı?
300 yıl süren bir kölelik dönemi yaşandı. 1865’te kölelere özgürlük verilsin diye değil, sanayileşmenin, kapitalizmin iyiliği için kaldırıldı kölelik. Özgür kişinin emeği ve köle emeği ikiliğinden ötürü kapitalist sistemin dengesi bozulacağı için kölelik kaldırıldı. Biz yine kendimize ait olmayan tarlalarda çalıştık. Sadece efendiler, patron oldu. Köle ticareti, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Bu tür suçlarda zamanaşımı yoktur. Öteden beri, köle ticaretinden ötürü ABD’nin tazminat ödemesini talep eden hukuki girişimler var.
AVUKATLARIM SAĞ OLSUN
• Şimdi ile 300 yıl öncesi farklı değil mi?
300 yıllık vahşet mirası hâlâ canlı. Hâlâ Siyahiler arasındaki işsizlik oranı, beyazların üç katıdır. Irk ayrımcılığı Siyahileri mahvetti. Bu göz ardı edilemez. Dolayısıyla Siyahilere pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır ki, bizler de ABD’deki yaşam standartlarını yakalayabilelim.
• 19 yıl hapisten sonra masum olduğunuz anlaşıldı. Bu ne çılgınca bir şey?
Aynen öyle. Ömür boyu ceza vermişlerdi. 25 yıldan önce şartlı tahliye hakkım bile yoktu. Avukatlarım; FBI ve New York polisinin, benim lehimdeki delilleri gizlediğini ortaya çıkardığı için hapisten kurtuldum! Yani Amerika beni yargılamadı, yok etmeye çalıştı.
• Suçsuz yere hapis yattığınız için tazminat aldınız... değil mi?
25 bin dolar vermeye kalktılar. Sekiz yıl koşturan avukatlarıma ise 100 binlerce dolar ödemeleri gerekti. Avukatlar idealist oldukları için aldıkları paranın yarısını bana verdiler.
• Biz Hollywood filmleriyle büyüdük. Denzel Washington’a, Eddie Murphy’ye bakınca Siyahilerin cool ve zengin, en azından keyfi yerinde olduğunu düşündük. Böyle bir şey hiç mi yok?
Beyaz iktidar her zaman eli silahlı siyah adamdan korkar. Siyahilerin, beyazlara, aynı yöntemle cevap vermesinden ödü kopar. Malcolm X der ki ‘Bana, birisi size eziyet ederse ne yapacağınızı sormayın. Şiddete şiddetle cevap verin.’ II. Dünya Savaşı’na kadar Siyahiler silahla tanışmadı. Beyazlar Siyahileri askere aldı, Siyahiler, Beyazlar için savaştı. Döndüklerinde artık silah kullanmayı biliyorlardı. Bu çok büyük bir tehlikeydi. Silahı doğru yolda(!) kullanmaları için bir propaganda başlatıldı. Dikkat edin, filmlerde siyah oyuncular hep iyi polisleri oynar. Mutlaka Beyaz bir ortakları olur ve filmin sonlarına doğru Siyah polis, Beyazı ve onun kız arkadaşını kurtarmak için kendini feda ederek ölür!
AFRİKA ÇOK ZENGİN BİR KITA
• Afrika Birliği gerçekten mümkün mü?
Tabii ki mümkün. Afrika Birliği, Afrika dışında yaşayan Afrikalıların ortaya koyduğu bir yaklaşımdır. Gana’yı bağımsızlığına kavuşturan lider Kwame Nkrumah, ABD’de Lincoln Üniversitesi’nde Pan-Afrikanist olmuştur. Afrika dünyanın en zengin kaynaklarına sahip ve en yoksul insanların yaşadığı kıta. Çünkü Afrikalı liderler, kendi halkları için değil, emperyalistlerin çıkarları için çalışıyorlar. Gana bağımsızlığına kavuştuğunda Nkrumah dedi ki ‘Bütün Afrika’nın kurtuluşuna hizmet etmedikçe, Gana’nın bağımsızlığının bir anlamı yoktur.’ Afrika’da iktisadi bir kalkınmanın şartı, siyasi birliktir. Batı’yı güçlü kılan bütün stratejik madenler, gelişmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu kaynakların hepsi Afrika’da. Stratejik madenlerin yarıdan fazlası Kongo’dadır. Bu yüzden Kongo’da istikrara ve barışa izin vermezler. Kongo’da barış sağlanamadığı müddetçe, Batı, Afrika’da sömürü çarkını döndürebiliyor ve kendi topraklarında müreffeh hayat tarzını sürdürebiliyor.
Türkiye ABD’den daha önemli
• Siyahi gözüyle baktığınızda Türkiye’yi, İstanbul’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’yi ABD’yle kıyaslamak...
Türkiye’ye haksızlık olur. Türkiye çok köklü bir ülke, onun yanında ABD dünkü çocuk. Siz Anadolu’ya 1071’de girdiniz. İstanbul’u 1453’te aldınız. Anadolu’yu 400 yıllık bir süreçte, yavaş yavaş elde ettiniz. Dolayısıyla olgun bir toplumsunuz. Benim tarihte en çok sevdiğim şahsiyet Kanuni Sultan Süleyman’dır.
TÜRKİYE İSLAM’A ÖNCÜLÜK EDEBİLİR
• Kanuni mi? Vay canına.
Evet. 17 yaşında tutuklandığımda, hapishanenin kütüphanesinde durmadan okuyordum. Tarih bölümündeki kitaplardan Cengiz Han, Kubilay Han, Selahaddin-i Eyyubi’nin hikayelerini okudum. Fakat, Süleyman beni gerçekten çarptı. Kitapta, atın üzerinde bir resmi vardı. Birisi Sultan’a diyor ki ‘Sen burada duruyorsun ama burası başkasının toprağı?’ O da ‘Atımın ayağının bastığı her yer Osmanlı toprağıdır’ diyor! Evet dedim, işte bu! Yıllar sonra bir gazetede, Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı sürecinde yaşanan sıkıntıları okuyunca doğrusu çok şaşırdım. Avrupalılar, Anadolu’dan katbekat büyük olan Amerika’yı 120 senede ele geçirdiler. Her adımda katlederek, keserek, biçerek ilerlediler. ABD, bu katliam, ırk ayrımı ve ikiyüzlülük mirasından kurtulamıyor.
• Türkiye’yi ABD’den daha büyük görmeniz çok ilginç...
Türkiye’nin tarihi hilafetin tarihidir, bütün Müslümanlara öncülük etmenin tarihidir. Türkiye’nin bugün de bu rolü üstlenebilecek güçte olduğunu, buna istekli de olduğunu görüyorum. Bugün mevcut emperyalizmi tehdit eden tek güç İslam’dır. Bu gücün kullanılabilmesi için de bir öncüye ihtiyaç var.
Obama bir bakıma ilk Yahudi başkan
• Sizin Başkanınız Obama...
Hey hey, ağır ol bakalım delikanlı! Frene bas. Benim başkanım filan değil o! Amerikalıların başkanı. Ben Amerikalı değilim. Ben Pan-Afrikan’ım. (Cebinden ABD pasaportunu çıkarıp gösteriyor) Bunu sadece Türkiye’ye beni alsınlar diye taşıyorum.
• Obama’yı neden sevmiyorsunuz?
Çünkü Barack Obama benim halkımı ezen emperyalist sistemin bekası için kullanılan bir araçtır. ABD, krizde bir imparatorluk. Bush’tan sonra artık Beyaz bir adam ABD adına dünyanın karşısına çıkamazdı. O yüzden ‘Beyaz siyaseti’ yürütecek bir Siyah adamı seçtiler. Dünyanın çoğunluğu renklidir, Beyaz değil. Dolayısıyla herkes ABD’nin başında bir Siyah figür görmekten memnun oluyor.
• İyi de Obama Nobel Barış Ödülü aldı?
Güldürme beni kardeşim. Bugün, Obama Afganistan’a 35 bin yeni asker gönderecek. Afganistan, Bush’un savaşı mıydı, Obama’nın mı? Obama, bir bakıma ABD’nin ilk Yahudi başkanıdır. Onu başkanlığa taşıyan ekip Yahudi akademisyenler ve cumhuriyetçi ve demokrat Beyaz elitlerdir. Dört sene önce Obama adını biliyor muydun? Bilmiyordun. Nasıl oldu bu? Obama’nın kazanmasını kesinleştirmek için seçim sürecini ona göre ayarladılar. Düşünebiliyor musun, karşısına koydukları adam McCain! Bu, en iyi dönemindeki Muhammed Ali’yle beni aynı ringe çıkarmak gibi! Herkes bilir ki Muhammed Ali beni evire çevire döver.
Murat Menteş - StarPazar- 06.12.2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
