Günün Sözü

"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss

22 Aralık 2009 Salı

En çok işsizlik Şırnak'ta


En çok işsizlik Şırnak'ta
Türkiye genelinde 2008 sonu itibariyle işsizlik oranı yüde 11 olurken, en yüksek işsizlik oranı yüzde 22.1'le Şırnak'ta gerçekleşti.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) il bazında işsizlik rakamlarını ilk kez açıkladı.
2008 yılında Türkiye genelinde işsizlik oranı yüzde 11 olarak belirlendi.
TÜİK'in çalışmasının sonucuna göre, işsizlik oranının en yüksek olduğu iller sırasıyla, Şırnak (yüzde 22.1), Adana (yüzde 20.5) ve Hakkari (yüzde 18.3) olarak tahmin edildi.
İşsizlik oranının en düşük olduğu iller ise sırasıyla, Ardahan (yüzde 3.7), Kars (yüzde 4.1) ve Bayburt (yüzde 4.7) olarak öngörüldü.
2008 yılında Türkiye genelinde istihdam oranı yüzde 41.7 olarak belirlenirken, istihdam oranının en yüksek olduğu il yüzde yüzde 62.8'le Rize oldu. Onu Gümüşhane (yüzde 62.2) ve Artvin (yüzde 58.9) izledi. İstihdam oranının en düşük olduğu iller ise sırasıyla, Siirt (yüzde 22.3), Diyarbakır (yüzde 22.7) ve Şırnak (yüzde 23.2) oldu.
İşgücünün önemli bir göstergesi olan işgücüne katılma oranı, 2008 hanehalkı işgücü araştırması yıllık sonuçlarına göre Türkiye genelinde yüzde 46.9 olarak tahmin edildi.
İşgücüne katılma oranının en yüksek olduğu iller sırasıyla, Rize (yüzde 66.3), Gümüşhane (yüzde  65.4) ve Artvin (yüzde 62.5) olarak tahmin edildi.. İşgücüne katılım oranının en düşük olduğu iller ise sırasıyla, Diyarbakır (yüzde 26.9), Siirt (yüzde 27.2) ve Şırnak (yüzde  29.8) oldu.
İSTANBUL'DA 660 BİN KİŞİ İŞSİZ
İstanbul'da işsizlik yüzde 11,2 olarak tahmin edildi. Buna göre Türkiye'nin en büyük kentinde 660 bin işsiz bulunuyor. Kentte istihdam oranı yüzde 41,3, işgücüne katılma oranı yüzde 46.5 oldu.

Başkent Ankara'da işsizlik yüzde 11,8 olarak hesaplandı. 4.6 milyon nüfuslu kentte istihdam oranı yüzde 39,7, işgücüne katılma oranı yüzde 45.

Büyük kentlerden İzmir'de işsizlik yüzde 11,8, istihdam oranı yüzde 39,9, işgücüne katılım yüzde 45,2 olarak hesaplandı.
URL: http://www.ntvmsnbc.com/id/25034755/
 
 
 

Neler oluyor bu subaylara?

Yarbay Ali Tatar evinde ölü bulundu. Hakkında yeniden yakalama kararı çıkarıldığını öğrenince, başına
bir kurşun sıktığı açıklandı.
Ergenekon davasının kilit isimlerinden emekli general Levent Ersöz’ün tedavi gördüğü hastanede, saat 22.00’de, belinde iki silah bulunan bir emekli uzman çavuş yakalandı. Öne sürüldüğüne göre, “Beni albay gönderdi” dedi.
Bunlar son iki günde yaşananlar. Son aylarda buna benzer çok sayıda olayla yüz yüze geldik.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda da, iki oramirale suikast hazırladıkları söylenen çok sayıda üst düzey subay gözaltına alındı, sorgulandı ve birçoğu tutuklandı.
Daha birkaç hafta önce, bir dönemin kuvvet komutanları, ‘darbe girişimi’ suçlamasıyla, şüpheli olarak Ergenekon davası kapsamında sorgulandılar. Diyarbakır’daysa, bir dönemin ünlü bir subayı, onlarca faili meçhul cinayetin sorumlusu olduğu gerekçesiyle yargılanıyor.
Değişik rütbelerden subaylar; ülkenin çeşitli yerlerine yasadışı şekilde silah, cephane gömdükleri, bazı siyasetçilere suikast hazırladıkları iddialarıyla mahkeme önündeler.
Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, (emekli kuvvet  komutanları dahil olmak üzere) son
yıllarda çok sayıda yasadışı eylemle birlikte anılır hale geldiler. İntiharların, sabotaj iddialarının, darbe suçlamalarının, cinayet yargılamalarının arkası gelmiyor.
Bu tabloya baktığımız zaman, ister istemez sormak durumunda kalıyoruz: Ne oluyor bu subaylara? Ne oluyor Türk Silahlı Kuvvetleri’ne?
***
50 yıl içinde üç askeri darbe, bir postmodern darbe ve sayısız askeri müdahale yaşadık. Askerler, bütün bu süre boyunca siyasetin tam anlamıyla ortasında oldular. Türkiye’nin bütün önemli iç ve dış kararlarının merkezinde yer aldılar.
Siyasetçiler, askerlerin müdahalelerine o kadar alıştılar ki, ordunun siyaset yapmasını son derece olağan ve doğal bir durum olarak algıladılar. Medya da, iş dünyası da, askeri siyasetin baş aktörü olarak kabul etti...
Ordu, ülkemizde, iktidarın merkezi gücü olarak hareket etmeye alıştı. Bunu temel misyonu olarak gördü. 25 yıldır süren ‘düşük yoğunluklu savaş’ın ordunun müdahale kabiliyetini ve dokunulmazlığını artırması, ordu içindeki bu algı biçimini ve toplumun bu algı biçimini onaylama eğilimini perçinledi.
Bu ‘dokunulmazlık’, askerin denetlenemez bir güç olmasını da beraberinde getirdi. Askerler, siyasetin her alanına müdahale edebiliyorlardı ve kimse onlardan hesap soramıyordu. Kimseye hesap vermeleri gerekmiyordu. Hesap soran hep onlar oluyordu. Bağımsız bir bütçeleri, bağımsız bir yargı mekânizmaları vardı. Kimse onların bağımsız alanına müdahale edemiyordu, ama onlar istedikleri her alana müdahale edebiliyorlardı. YÖK üyeliğinden sinema sansür kuruluna kadar sivil hayatın her alanında etkili ve yetkiliydiler.
***
Bu kadar büyük bir iktidar gücüne sahip olmanın, askeri  ülkenin ‘tek ve gerçek yöneticisi’ psikolojisi içine sokmuş olması şaşırtıcı değil aslında. Asker, her zaman için, ‘siyasilerin ülkeyi iyi yönetemedikleri’ kanaatinde oldu. Halkın doğru tercihlerde bulunamadığı kanaatinde oldu. Asker, kendisini, her zaman için, bu ‘hatalı tercihler’e ve ‘ülkeyi yönetemeyen siyasetçiler’e karşı, ‘denge’ unsuru ve hatta ‘asıl iktidar gücü’ olarak gördü.
Eğer demokrasinin alanını genişletmeye çabalayan güçler olmasaydı, askerin bu ‘kontrol altına alınamayan’ gücü, sonsuza kadar sürebilirdi. Türkiye, çok partili rejim yoluyla demokrasisini geliştirmek ve Avrupa ölçülerine yakın bir demokrasi yaratmak yönündeki bütün girişimlerinde, karşısında askeri buldu. Siviller, çoğu kez askerin müdahalesine boyun eğdiler.
Şimdi yeni bir dönem içindeyiz. Türkiye, 60 yıllık  çok partili rejim tecrübesi içinde demokratikleşme yolunda önemli mesafeler aldı. Ekonomisi büyüdü. İthalat ihracat kapasitesinde, kişi başına düşen ortalama gelir düzeyinde önemli sıçramalar gerçekleşti. Türkiye, bölge içinde, barışçı ve yapıcı bir ülke izlenimi bırakmaya ve etkisini artırmaya başladı.
Türkiye’deki siyasi yapı içinde askerin güç sahibi olması köklü bir alışkanlık haline gelmiş durumda. Bu alışkanlık nedeniyle, bu çaptaki ve standarttaki bir ülkede ordunun siyaset içindeki varlığını sürdürmesi gibi son derece sıradışı bir durum, bize normal görünebiliyor.  Askerlerin iktidarın nimetlerinden yararlanmaya devam etmeleri ve bunu garantiye almaya yönelik müdahalelerde bulunmaları, bize normal görünebiliyor.
Türkiye’de askerler, demokrasiyi hiçbir zaman içselleştirmek istemediler.  Demokrasiye karşı olmayı, bir anlamda ‘mesleklerinin içeriği’ olarak algıladılar. Bu algı biçiminin karşılığını, gerçekleştirdikleri askeri müdahaleler ve sonrasında elde ettikleri statülerle aldılar.
***
2010 yılına girmek üzere olduğumuz bu günlerde, tarihsel olarak bu gidişatın sonuna gelmekteyiz. Askerlerin eski yerlerinde durmaya, eski statülerini korumaya devam etmeleri artık mümkün değil.
Bazı askerler bunun farkındalar ve ülkenin yönetimine müdahale etmek isteyen arkadaşlarını ‘yapmayın’ diyerek uyarıyorlar. Bazıları, yeni döneme ayak uydurmakta zorluk çekiyorlar. Bazılarında yeni durumun yarattığı bir bunalım ve hayal kırıklığı gözleniyor. Bazıları da ‘iktidarımızı vermeyiz’ inadı ve öfkesi içindeler.
Yaşanmakta olan psikolojik çalkantılar, depresyonlar, intiharlar, sıradışı davranışlar, cinayetler ve bunalımları bu tablo içinde değerlendirmemiz gerekiyor.

Oral Çalışlar - 22.12.2009 - Radikal

Yarbay’ın intiharıyla demokrasi ve istikrar!

Sernur'un Notu: Geçtiğimiz hafta gazeteciliğinin 40. yıldönümünü kutlayan usta kalem Hasan Cemal'den ne eksik ne bir fazlasıyla altına imza atacağımız bir yazı: Sedat Ergin ne zaman böyle bir yazı yazabilecek acaba? Şimdiden cevabı verelim, hiçbir zaman...

Türkiye kabuk değiştiriyor. Buna değişim süreci de diyebilirsiniz. Türkiye için gerçekten zahmetli, engebeli bir yolculuk bu.
Fena halde zorlanıyoruz.
Bugüne kadar değişimi kösteklemiş olan duvarlar orasından burasından çatlıyor, dökülüyor.
Türkiye’de bu duvarlar yıkılmadan demokrasiyle hukuk devletinin yerli yerine oturması olanaksız.
Eğer bu ülkede gerçek istikrar istiyorsak, özellikle siyasal istikrarın her şeyin başı olduğuna inanıyorsak, bu değişim sürecine mutlaka el vermek zorundayız.
Başka çıkış yolu yok.
Her şey istikrarın ucunda.
Gerçek istikrar kapımızı çalmadan aş ve iş sorunumuz da çözülmez, doğru dürüst kalkınma da olmaz, demokrasi ve hukuk devleti de tüm kural ve kurumlarıyla oturmaz.
Dağlarından ölüm haberleri gelmeye devam eden bir ülkede, gerçek istikrardan söz edilemez.
Milyarlarca doların silaha, savaşa yatırıldığı bir ülkede, ekonomi doğru dürüst büyüyemez, aş ve iş meselesi halledilemez.
Bir ülkede Kürt sorunu gibi bir sorunu, kültürel ve siyasal kimlikleri zorla, elde silah bastırmaya çalıştığınız sürece ne hukuk olur, ne de demokrasi.
Askerle demokrasi ilişkisi rayına girmeyen bir Türkiye’de de istikrar kesinlikle yakalanamaz. Çok uzun yılların deneyimleri bu gerçeği olanca çıplaklığıyla ortaya sermiştir.
Türkiye’nin temel sorunlarının üstüne, boğayı boynuzlarından yakalayarak gidemezsek, bu sorunlar istikrar ortamını zehirlemeye devam eder.
Yazın bir kenara:
Yıllar boyu Türkiye bu sorunları halının altına süpürmeye çalıştığı içindir ki, kalkınma yolculuğunu da, demokrasi ve hukuk yolculuğunu da bir türlü tamamlayamadı.
Her seferinde bu temel sorunlar gelip bir yerde Türkiye’nin yoluna taş koydular.
Darbeler yaşandı.
Başbakanlar asıldı.
Gençler asıldı.
Muhtıralar verildi.
Başbakanlar hapsedildi.
İşkence evleri kuruldu.
Partiler kapatıldı.
Kimlikler inkâr edildi.
Özgürlükler çiğnendi.
Siyasi cinayetler işlendi.
Hukuk hiçe sayıldı.
Sonuç?..
Çözebildik mi aş ve iş sorununu? İnsanlarımızın hayat standardını yükseltebildik mi? Kişi başına milli gelir mi patladı? Demokratikleştik mi? İnsanlar adalete inanır hale mi geldi?
Hiçbiri olmadı.
Ancak, bir süredir Türkiye’de bir şeyler değişmeye başladı. En sonunda kabuk değişimini bu ülkede engelleyen duvarların çatlamaya başladığı görülüyor.
Bunun izleri birçok yerde var.
Ergenekon’la ilgili gelişmelerde var. Kürt sorunu konusunda var. ‘Asker sorunu’yla ilgili olarak var.
Bunları önemsemek lazım.
Kararlı davranmak lazım.
Çünkü, bu konularda gerçek çözüm kapılarının aralanması Türkiye’de bin yıldır ilk kez oluyor.
Ve bu konularda çözüm kapıları ardına kadar açılmadan, demokrasi ve hukuk devletinin, gerçek istikrarın bu ülkeye gelmesi imkânsızdır.
Daha çok demokrasinin, daha çok hukukun bulunmadığı, siyaseten kimin eli kimin cebinde bilinmeyen  bir ülkeye, hiç kuşkunuz olmasın, kimse gelip doğru dürüst yatırım yapmaz. Kısa süreli ekonomik büyüme dönemlerinin arkasından, geçmişte kaç sefer olduğu gibi, ayağımız kayıp gerisin geriye gideriz.
Bu nedenledir ki:
Devletin ‘kirler’inden temizlenmesi şarttır.
Devletin ‘daha çok hukuk’la tanıştırılması şarttır.
Kürt sorununun şiddet ve silahla bağının koparılması şarttır.
Askerin devlet içinde devlet konumundan kurtarılması şarttır.
Askerin eli silahlı bir siyasal parti gibi davranmasını önlemek şarttır.
Bunlar olmadan istikrar olmaz.
Hukuk devleti olmaz.
Demokrasi olmaz.
Lütfen söyleyin:
Komutanları savaş giysileriyle, bir savaş gemisinin güvertesinde, topların altında sıralanıp gürlemeleri hangi demokraside, hangi demokrasi ülkesinde görülmüştür?..
Komutanlar, bunu yapacakları yerde, önce kendi ocaklarının içinde olan bitene hâkim olmaları, orada demokrasi ve hukukun gereğini yapmaları gerekir.
Önce ‘kod adı Kafes’ gibi cuntalaşma faaliyetlerini açığa çıkarmaları gerekir.
Önce darbe planlarının, ‘suikast planları’nın, ‘andıç’ların ne kadar gerçek olduğunu kamuoyuna ikna edici biçimde anlatmaları gerekir.
Önce Poyrazköy intiharı diye gazete manşetlerine oturan Deniz Yarbay Ali Tatar’ın neden ölümü seçtiğini yerli yerine oturtmaları gerekir.
Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bugünkü halleriyle, demokratik hukuk devleti ve gerçek istikrarın Türkiye’ye gelmesi mümkün değildir.
Kimse hayal kurmasın!

Hasan Cemal - Milliyet - 22.12.2009

Çarmıha germek bizde olmaz, ama filistin askısı verebiliriz

Sernur'un Yorumu: Sedat Ergin, doksanlı yılların "bulanık sularının" usta Ankara temsilcisi ama Milliyet gazetesindeki başarısız genel yayın yönetmenliği sonrası Hürriyet'e tekrar geri dönen ama giderek etkisi azalan ve yorumları silikleşen bir yazar. Bugünkü yazısında bilmem tam olarak bunu mu kastetmek istedi ama "Türkiye'nin mevcut yapısıyla, ki bu yapı Ergin'e göre 40'lı yıllara hatta Alevi vatandaşlarımıza yapılan zulümler düşünüldüğünde örneğin "Dersim" daha da geriye götürülebilecektir, neden devam ettirilemez ve neden daha demokratik, özgürlükçü, sivil siyasetin temel hakim yapı olduğu, yargıç devletiyerine hukuk devletinin elbette yeni bir anayasa ile üstün tutulduğu bir sisteme ihtiyaç duyduğumuzu" veciz şekilde ifade etmiş! Ne var ki Ergin, Alevi vatandaşlarımızın yaralarını kaşımak için yazısında ne kadar uğraşmışsa nedense en sıcak konu olan Kürt meselesine ve Kürt vatandaşlarımızın sorunlarına yazısında yer vermemiş, herhalde unutmuş olsa gerek?!? Ancak yazının sonundaki "Viyana" cümlesini ve kurulmak istenen ilişkiyi anlamak da zorluk çektik! Sanırım Ergin biraz anakronizme düşmüş; Ergin de düşüş devam ediyor ama bozuk saat bile günde iki kez doğru vakti gösterir diyelim ve yazıya geçelim...


DIŞİŞLERİ Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, Fener Patriği Bartholomeos’un “Kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissediyorum” şeklindeki sözlerine tepki gösterdi ve yaptığı açıklamada şöyle dedi:

“Umarım dil sürçmesidir. Türkiye’nin inancı ve kültüründe çarmıha germek yoktur”.



Davutoğlu’nun bu açıklaması, “çarmıha germe”nin sözlük anlamıyla değerlendirildiğinde doğru bir kabul olarak alınabilir. Ancak çarmıha germenin mecazi anlamlarına baktığımızda, bunu aratacak nice yöntem ve uygulamanın, kültürümüzde azımsanmayacak bir yer tuttuğunu kabul etmemiz gerekiyor.
AŞKALE KAMPINDAN 6-7 EYLÜL’E
Doğrudur, azınlıkları çarmıha germek yoktur kültürümüzde; ama mübadele sonrasında 1920’lerin sonunda 120 bin dolayında tahmin edilen Rumların nüfusu, 2009 yılını geriye bırakmaya hazırlandığımız bugünlerde galiba 2 bin 500’ün bile altına inmiştir.
Evet çarmıha gerilmemişlerdir ama, tek parti döneminde 1942 yılında çıkartılan Varlık Vergisi uygulamasıyla vahim bir ayrımcılığa maruz kalarak servetlerinin önemli bir bölümü ellerinden alınmıştır. Müslümanlara ve azınlıklara farklı oranlarda (1’e 10 gibi) uygulanan bu vergiyi ödeyemeyenler de Erzurum Aşkale’ye bir yılı aşkın bir süreyle çalışma kamplarına gönderilmiştir.
Doğrudur, çarmıha germek yoktur kültürümüzde, ama sandıktan çıkmış olan Demokrat Parti’nin iktidarı döneminde hükümet tahriki ile patlak veren 6-7 Eylül olaylarında bütün azınlıkların ve bu arada Rumların dükkânları da yağmalanmış, daha başka da yüz kızartıcı pek çok şey yaşanmıştır. Ve Türkiye hâlâ bunun utancını üzerinden atamamıştır.
Evet, çarmıh olayı olmamıştır ama, 12 bin kadarı da 1964 yılında Kıbrıs’ta Türklerin uğradıkları zulme misillime olarak çıkartılan bir kararname ile Türkiye’den sınır dışı edilmiş, bu da yeni bir göç dalgasına yol açmıştır.
Ayrıca geride kalanların da taşınmazlarıyla ilgili hâlâ ciddi sorunları vardır ve durumları sıkça Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin gündemini işgal etmekte, mahkemenin ihlal kararlarına konu olmaktadır.
İNSAN HAKLARI İHLALLERİNDEKİ REKORLAR
Kültürümüzde çarmıha germeye rastlanmadığı doğrudur ama onun yerine bir milli işkence yöntemi olarak filistinaskısında sallandırma yöntemi vardır. Bu yöntemde canı yakılmak istenen vatandaş elleri arkadan bağlanarak iple yükseğe asılır. Falaka ezeli olarak çok yaygın olmakla birlikte, elektrik verme yönteminin de bir dönem bayağı rağbet gördüğü gerçeği teslim edilmelidir.
Evet çarmıha germek yöntemine başvurulmasa da, bu ülke 12 Eylül döneminde dünyanın en ağır insan hakları ihlallerine sahne olan bir coğrafya parçasına dönüşmüştür. Yüzlerce insan işkencede ölmüş, yüz binlerce insan işkence ya da gayri insani muameleye maruz kalmıştır.
Evet, çarmıhlar dikilmese de meydanlara, dünyanın bütün saygın insan hakları kuruluşlarının raporlarında Türkiye hâlâ bu alandaki ihlallerinin devam ettiği bir ülke olarak anılmaktadır.
Çok yakınlarda, daha geçen hafta sonu hem de İstanbul Avcılar’da karakola düşen bir gencin cesedi çıkmıştır aynı karakoldan.
YA MADIMAK’TA YAKILANLAR?
Evet, kültürümüzde çarmıha germek yoktur, ama inancımızda Sünni öğretiyi Alevilere okullarda zorla öğretmek vardır.
Zaten onların kaderi de bu ülkede hep zulme maruz kalmak olmamış mıdır? Maraş’ta, Çorum’da evleri işaretlenerek katledilmemişler midir? Evet çarmıha gerilmemişlerdir ama çok uzak bir geçmişte değil, 1993 yılında sırf Alevi oldukları için yakılmamışlar mıdır Sivas’ta Madımak Oteli’nde diri diri?
Onlar şimdi devlet okullarında zorla iyi birer Sünni vatandaşlar olarak yetiştirilmektedirler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği bütün kararlara rağmen ve bu zoraki eğitimin masrafı da devlete verdikleri vergilerden karşılanarak.
Doğru, bizde zaten çarmıha germek geleneği hiçbir zaman olmamıştır. Zaten Viyana’ya da öylesine gitmiştik.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Siyasetin Yükünü Anayasa Mahkemesine Yüklemek

Geçtiğimiz Cuma günü Anayasa Mahkemesi, kurulduğu günden bu yana 26. Parti kapama kararını aldı. DTP’nin Anayasa Mahkemesi üyelerince oybirliği ile kapatılması, özellikle söz konusu partinin kendisini, PKK terör örgütü ile söz ve eylem bazında ayrıştıramaması, Kürt vatandaşlarımızın demokrasi ve eşitlik taleplerini, iki halkın birliğine kasteden bir terörist liderin çıkarlarına ve kaderine bağlayarak sivil siyasetin alanını daraltmasının oluşturduğu provokatif söylem ve eylemlerin öncelikli sebep olduğu söylenebilir. Bu provokatif söylem ve eylemler, statüko duvarına çarptığında daha önce 25 kez tecrübe edilmiş bir durumun ortaya çıkacağı da DTP’lilerce bilinmekteydi. Ama bu demek değildir ki, Türkiye’de siyasal partilerin kapatılmasını engelleyecek tam anlamıyla bir demokrasi alanı mevcuttur ve karar eleştirilemeyecek kadar sarihtir. Bu noktada son üç gündür yeterince eleştirilen Anayasa Mahkemesinin kapatma kararına ek bir eleştiri getirmek yerine, bir başka sorunlu yaklaşıma dikkat çekmek istemekteyim.


Türkiye’de demokratik açılım sürecini önemseyen ve destekleyen kitlelerce “istenmeyen ama bir şekilde beklenen bir sonuç” olan kapatma kararında günahın bir kesiminin de Türkiye’deki siyaset kurumlarına özellikle iktidara ait olduğu da açıktır.

Kimi köşe yazılarında ve siyasilerin ifadelerinde görüldüğü gibi, siyaset son iki yılda atmadığı adımların hesabın tümü, Anayasa Mahkemesine kesilmek istenmekte, demokrasinin etrafından dolanarak, iyi niyetle de olsa, bir hukuki hüllenin Anayasa Mahkemesince gerçekleştirilmesi istenmektedir. Özellikle AK Parti’den ve demokratik açılım sürecini destekleyen ve yargının siyasallaşmasına karşı çıkan demeç sahiplerinin, haklı gerekçeleri olsa da, bir kısmından Anayasa Mahkemesinden bir siyasal rüşvet istenmesine varan talepler ironi oluşturmaktadır.

Bu noktada Anayasa Mahkemesinin mevcut anayasa ve yasalar çerçevesinde görev yaptığı unutularak ve görmezden gelinerek, DTP’ye 2 yıl önce açılmış bir kapatma davası süresince iktidar partisince atılmayan adımlar unutulmakta hatta halının altına süpürülmektedir.

Hâlbuki Mehmet Altan’ın bugünkü yazısında ifade ettiği gibi 12 Eylül Anayasası ve bağlantılı yasalar değişmeden Türkiye’de gerçek anlamda bir demokratikleşme ve özgürleşme ortamından söz etmek mümkün olamayacaktır.

AK Parti gibi kendisi de haksız bir kapatma davası ile karşı karşıya kalmış bir siyasal partinin ve iktidarın, iki yıl boyunca parti kapatmayı zorlaştıran, partilerin kurumsal yapısını demokratikleştirecek adımları atmaması oldukça düşündürücüdür. Bu durum bir taraftan AK Parti’de Kürt meselesine ve demokratikleşmeye dönük ikircikli bir yapının varlığını gösterirken, ki geçtiğimiz hafta kimi iktidar partisi mensuplarının ifadeleri bu yorumu güçlendirmektedir, diğer taraftan kurulmasının üzerinden 8 yıldan fazla zaman geçen AK Parti’nin günlük hareket eden ve uzun erimli siyasal reflekslere/vizyona sahip olmayan henüz emekleme devrinde bir siyasal yapı olduğunu da gözler önüne sermektedir.

Temmuz ayında başladığı bizzat Başbakan tarafından ilan edilen (ki Başbakan o gün sürecin Aralık sonuna kadar sonuca ulaşmasını savunmaktaydı) ama hala retorik seviyesinde seyreden Demokratik Açılım sürecine, hem muhalefetin hem de PKK çizgisinin engellemek için ellerinden geleni yaptıkları açıktır. Ne var ki AK Parti iktidarı söz konusu engelleri aşmak ve inisiyatifi ele almak için bilinenler ötesinde herhangi bir icraatta bulunmaması da düşündürücüdür.

Başbakan Erdoğan’ın kendisine her mikrofon uzatıldığında açılım sürecinin ne pahasına olursa olsun devam edeceğine yönelik beyanlarına rağmen, hala daha hangi adımların atılacağı ve uygulanacak takvimin açıklanmaması, siyasal alanda büyük bir boşluk ve belirsizlik ortamı oluşturmaktadır. Bu boşluk ve belirsizlik ortamı ise demokrasi karşıtı güçlere gündemlerini uygulayabilecekleri ve iki halkı birbirine kışkırtacak psikolojik ortamı hazırlama imkânı sunduğu görülmektedir. Bu çerçevede belirli bir iki isim dışında, AK Parti’nin adeta sessizliğe bürünmesi ve tepkilerin çoğunun Anayasa Mahkemesine yönelmesi oldukça sorunlu bir tavrı oluşturmakta ve demokratik açılım sürecini geleceğini kuşkuya düşürmektedir. Açıktır ki AK Parti’nin bir an önce inisiyatif alarak demokratik açılım sürecini ete kemiğe büründürmesi ve Kürt kökenli vatandaşlarımıza kaderlerinin DTP/PKK çizgisine bağlı olmadığını ifade etmesi gerekmektedir. Siyasetin ve demokrasinin yükünü Anayasa Mahkemesine yükleyerek sorumluluklarımızdan kurtulamayız. Son söz, “Lafla Peynir Gemisi Yürümez!”



Sernur Yassıkaya
14.12.2009

12 Aralık 2009 Cumartesi

Kürt halkı...

Sernur'un Notu: "Barıştan başka bir çaremiz, barıştan başka bir umudumuz yok çünkü." SayınAltan'ın bu sözüne katılmamak mümkün mü, hükümet yetkililerinin ve diğer ilgili kurum ve kişilerin duvarlarına asıp her gün okumaları gereken ve Anayasa Mahkemesinin DTP'yi kapatma kararının ardından, izlenecek yol haritasının çerçevesini çizen bir yazı. Kalemine sağlık Ahmet Altan.

Kürt Halkı...

Bir örgüt, kendi halkına böyle bir kalleşliği nasıl yapar?


İlk gelen tepkilere, açıklamalara, maillere bakılırsa “körü körüne PKK’yı destekleyen” bir kitlenin dışında kalan bütün Kürtler şaşkınlık içinde bu sorunun cevabını arıyor.

Sanırım şu anda Kürtlerin duyguları, “Kafes planını” yapanların, Koç Müzesi’nde “çocukları öldürmeye” hazırlandığını öğrenen Türklerin duygularına benziyor.

Onlar da böyle bir kalleşliğe ve çılgınlığa inanamamış, bunun nedenlerini anlamaya çalışmıştı.

Koç Müzesi’nde patlamayan “bombayı” PKK Tokat’ta patlattı ve darbecilerin amaçladığı o kaosu yaratabilmek için üstüne düşeni yaptı.

PKK, bunu ilk kez yapmıyor.

Ahmet Türk’ün önceki gün vurguladığı “33 asker” rezilliğinde olduğu gibi “barışa” her yaklaştığımızda barışı torpilliyor.

Açın PKK’nın eylemlerinin dökümüne bir bakın.

Ne zaman bu ülkede “askerî vesayet” sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar.

PKK, “Kürtlerin özgürlüğü” için hareket ettiğini söylüyor ama nedense hep “baskıyı ve şiddeti” özgürleştiriyor.

Baskının ve şiddetin artmasının, ölümlerin çoğalmasının, cinayetlerin patlamasının Kürt halkına yararı ne?

Tokat’ta yedi askerin şehit edilmesinden Kürt halkı nasıl bir yarar sağlayacak?

Kürt ve Türk halkının önünde çok net iki öneri vardı.

Barış ve savaş önerisi.

AKP, bir “barış ve demokrasi” açılımı başlatmıştı.

Bu açılımı yetersiz mi buluyorsun, eksik mi buluyorsun, art niyetli mi buluyorsun, Kürt politikacılar çıkar eksiklikleri, yetersizlikleri söyler, art niyetli gördüğü gelişmeleri ortaya koyar ve açılımın doğru yolda ilerlemesine yardımcı olurdu.

Konuşarak, tartışarak, eleştirerek ilerlerdik.

Ama böyle olmadı.

Kandil’den Apo’nun isteği doğrultusunda gelen PKK’lıların özgür bırakıldığı, eve dönmek isteyenlere yolun açıldığı bir dönemde, PKK birden saldırıya geçti, Tokat gibi PKK militanlarının hiçbir tehditle karşılaşmadığı bir bölgede pusu kurarak yedi insanı öldürdü.

Barışın ve demokrasinin önünü kesti.

Bütün Kürtlerin Türklerle eşit olacağı, bu eşitliğin anayasal güvence altına alınacağı, silahların susacağı, cinayetlerin biteceği bir gelecek hayal ediyorduk.

PKK sadece askerleri değil bu hayali de öldürdü.

Kürt halkının özgürlüğü, huzuru, refahı savaşla mı sağlanacak?

PKK yirmi beş yıldır savaşıyor, bu özgürlüğü savaşla sağlayabildi mi?

Bu özgürlük ihtimali kapımıza geldiğinde neden bunun önünü kesti?

PKK, bu “eylemi” Apo’nun daha rahat yaşaması için yaptığını söylüyor, aklı başındaki her hangi biri bu saldırıdan sonra Apo’nun hücresinde daha rahat bir hayat süreceğine inanıyor mu?

Bu eylem, Apo’nun görünebilir gelecekle ilgili bir hayali varsa, onu da öldürdü.

PKK, kendi halkına da, önderine de ihanet etti bence.

Bana fevkalade “kalleşçe ve alçakça” gözüken Tokat eyleminin Kürt halkının özgürlüğüne, mutluluğuna, huzuruna bir katkısı olup olmayacağına, PKK’nın varlığının ve eylemlerinin bundan böyle Kürt halkının çıkarına olup olmayacağına karar verecek olan Kürt halkıdır.

PKK yönetimi, kendi siyasi hesapları için kendi halkının geleceğini feda etmekten kaçınmıyor, Türk darbecileri kendi iktidarları için Türk halkına ne yapıyorsa, PKK da Kürt halkına aynısını yapıyor.

Peki, karşılaştığımız bu kalleşlik karşısında ne yapacağız, barış ne olacak?

PKK konusunda Kürt halkı kendi kararını kendisi verecek.

Ama hükümetin yapması gerekenler var.

PKK, bu eylemiyle kendisini artık “bir asayiş” sorunu haline getirip barış denkleminden çıktı, bundan sonra hükümetin PKK’yı da Apo’yu da unutup Kürt halkının eşitliği ve huzuru için adımlar atması gerekiyor.

Şimdi açılımın daha da netleşmesinin tam zamanı.

Biliyorum Türk halkının büyük öfkesi ve tepkisi varken bunu yapmak çok zor ama bu hemen yapılmazsa “savaş” ortamı çok çabuk gelişir, bütün Türkiye’nin geleceği kararır.

At binmeyi öğrenirken attan düşenleri hemen yeniden ata bindirirler, hemen binemezse bir daha binemez çünkü... PKK’nın kanlı çelmesiyle bu ülkenin insanları attan düştü, hemen yeniden ata binmemiz ve yola devam etmemiz gerekir.

Barışı daha başından beri yakmak isteyen bencil Türk siyasetçileriyle, kendi çıkarlarını kendi halkından üstün gören bencil PKK yöneticileri için bu ülkenin geleceğinden ve çocukların hayatından vazgeçemeyiz.

Bütün bencillere, kalleşlere inat barış yolunda yürümeliyiz.

Barıştan başka bir çaremiz, barıştan başka bir umudumuz yok çünkü.

Ahmet Altan -Taraf - 11.12.2009

8 Aralık 2009 Salı

Türkiye ABD açısından önemini artırdı

WASHINGTON - Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Washington’da ABD Başkanı Barack Obama’ya konuk olması, Türkiye’nin dış politikasını yeni bir zemine oturttuğu, bölgesinde izlediği aktif diplomasiyle sadece komşularıyla ilişkilerini geliştirmekle kalmadığı, kısa bir süre içinde bütün dünyanın ilgi odağı haline geldiği bir dönemde denk geliyor. Erdoğan ile Obamanın gündemi Türk-Amerikan ikili ilişkileri ekseninde Kürt açılımından PKK’yla mücadeleye, İran’dan Afganistan’a, Kıbıs’tan Ermenistan’a uzanan olaca yüklü dosyalar.


ABD-Türkiye ilişkilerinin algılanışı açısından en tuhafı şu. Türkiye’de birileri sürekli olarak AK Parti hükümetinin yeni dış politaka yönelimlerini ‘Amerikan ekseni ve vesayeti’ çerçevesinde olduğu tezini savunuyor. Amerika cevaz vermese Türkiye’nin bölgesinde atmakta olduğu adımlara katiyen atamayacağını öne sürüyor. Ne ironikdir ki, dün Başbakan Erdoğan’ın Obama tarafından ağırlanacağı Beyaz Saray görüşmesine girmeden evvel Washington kulislerinde en fazla mesele edilen mevzu ABD yönetiminde giderek Türkiye’ye dair güvensizlik tohumlarının yeşerdiği yönündeydi. Bu tez ‘Yeni Osmanlılık’ yahut ‘eksen değişikliği’ gibi kisveler altında da sürekli tekrarlanır oldu. Bir ülke düşünün ki, hem ‘ABD vesayeti olmaksızın’ hareket edemeyecek. Hem de ‘vesayeti altında bulunduğu’ ülkeyi giderek daha fazla rahatsız eder hale gelecek! Bir kısım deliler ha bire kuyuya taş atıp duruyor, birileri de onları çıkartmaya çabalıyor.

Neyse ki, bu formülasyonlar hakikati değiştirmiyor. En başta gelen hakikatse Türkiye’nin ABD yönetimi için ehemmiyeti. Obama’nın göreve gelmesinden sonra ilk ziyaretlerinden birini gerçekleştirmiş olması bundandı. Türkiye, ABD’yi ilgilendiren her meselede stratejik anlamda giderek ehemmiyetini artırıyor. Bunda kanımca izlenen bağımsız politikaların hatırı sayılır bir yeri de var. Belki bir parça da ‘gücünü aşacak’ bir biçimde küresel aktör gibi davranmaya çalışan bir Türkiye görüyoruz. Ancak ‘sözünü dinlemenin’ başka bir yolu da var mı? Hele de söylenecek olan söz aslında çok önemliyse...

Retoriğin uyumu

Velhasıl Türkiye, aradan geçen üç beş ayda izlediği dış politikayla ABD açısından ehemmiyetini azaltmadı, tersine artırdı. Ve bu hüküm iki ülkenin her meselede aynı tavrı takınmasını gerektirmiyor. Meseleye, ‘ABD Türkiye’den Afganistan için asker takviyesi istedi. Türkiye bu talebi yerine getirmiyor’ şeklinde bakmak hatasına düşmemek lazım. Zira işin özüne bakarsanız Afganistan gibi yakıcı bir sorunda Türk diplomasisi genel hatlarıyla Washington’ın ‘hayrına çalışıyor’ sonucunu dahi rahatlıkla çıkarabilirsiniz. Türkiye başından beri Afganistan’da salt askeri bir çözüm olmadığını dile getiriyor. Bugün Obama yeni ve çok da riskli Afganistan stratejisini açıklarken, aynı argümanları kullanıyor. İşgali sona erdiremiyor elbette, ancak kullandığı retoriğin Türkiye ile uyumu dikkat çekici.

İran meselesi ise elbette çok daha çetrefilli. Zira Obama yönetiminin bugünden yarına İran konusundaki tutumunu kestirmek kolay değil. Ancak uluslar arası toplumun İran’ı köşeye sıkıştırma tavrına ayak sürer bir görüntü çizen Türkiye’yi eninde sonunda ‘cezalandırmaya kalkışacağı’ kaygılarını da abartmanın alemi yok. İran meselesi Türkiye açısından yeterince açık. Dün Başbakan Erdoğan da bunu çok net bir biçimde ortaya koydu. İran Türkiye’nin çok önemli bir komşusu ve Türkiye de bölgesinde ne nükleer silahlı yeni bir güç, ne de yeni bir çatışma hali görmek istemiyor. Türkiye’nin sorumluluğu bunun için elinden geleni yapmak ve tarafları aklı selime çekmek olacaktır. Bu noktada Türkiye ABD de İran da bugün kabul etmiyor olsa dahi özünde ‘doğal bir arabuluculuk’ konumuna sahip.

Nitekim dünkü kritik görüşmede de anlaşılan o ki taraflar tam olarak örtüşmese de kendi pozisyonlarını muhafaza etti.
 
Ceyda Karan - Radikal - 08.12.2009

Açılım-Tasfiye ikileminde Washington zirvesi

Sernur'un Notu: Bir imzalık yazı daha. Sayın Cemil Erteme ayrıca bilgi paylaşımıına verdiği değer ve inceliğinden dolayı da teşekkür ediyoruz.

Türk başbakanlarının, şimdiye değin, Amerika ziyaretleri, resmî ve diplomatik çerçevede,“karşılıklı çıkarların ve “stratejik ortaklığın” gereklerinin konuşulduğu buluşmalar olarak sunulsa da, gerçekte Amerika’nın Türkiye’nin bulunduğu bölgeye ilişkin çıkarlarının ve isteklerinin tekrarlandığı, vurgulandığı zirveler olmuştur. Ancak hem Obama’nın, başkan olduktan hemen sonra, yaptığı Türkiye ziyareti hem de Erdoğan’ın Obama ile Washington buluşması, birçok açıdan, şimdiye kadar olanlardan çok daha farklı bir özellik taşıyor. Bu farklılık bize Amerika’nın yeni politik hattını anlatıyor. Bu yeni politik hat, ikinci savaş sonrası başlayan Amerikan hegemonyasına dayalı düzeni bitiriyor. Artık Amerika’nın kontrollü bir güç devri ve küresel yeni bir iktidar oluşumuyla karşı karşıyayız.


1929 krizini izleyen içe kapanma, Britanya’nın geri çekilme ve Avrupa’da faşizmler dönemi, Roosevelt’i Pax-Americana’ya ikna etmişti.

Pearl Harbor, Roosevelt için Amerikan milliyetçiliğine dayanan yeni emperyalizm en önemli sıçrama tahtası oldu. Truman doktrini ve silahlanma 1950’lerden başlayarak “yeni ABD emperyalizmini” inşa etti.

Bu yeni emperyalizm, Sovyetlerle birlikte, 1989’a kadar devam eti. Aslında, 1989’da duvarın çökmesiyle, fiili olarak biten soğuk savaş, yeni Amerikan emperyalizmini de bitirmişti. Clinton iktidarı, Gorbaçov’dan farklı olarak, bu çok önemli değişimin farkında olamama ve doksanlı yılları “harcama” iktidarıdır.

ABD’nin “küresel” iktidarı, Britanya gibi sermaye üreten ve ürettiği bu sermaye üzerinden imparatorluk olarak yayılan bir hegemonik iktidar değildi. N. Ferguson, kelime oyunu yaparak, Britanya’nın hegemonyasını “hegemoney” olarak niteler. Yani “para” üreten ve ürettiği oranda da ayakta kalan bir imparatorluk hegemonyası. Oysa ABD emperyalizmi daha Vietnam batağında, ekonomik bir güç olarak değil, tehdide dayalı bir silahlı güç olarak var olabileceğini göstermişti.

1970’li yıllar bitişin ve krizin başlangıcıydı. Neoconlar, Latin Amerika’da faşist darbeleri ve Ortadoğu’da savaşı kışkırtmanın tek çare olduğunu keşfetmişlerdi. Rumsfeld, 1984 martında, Reagan’ın özel temsilcisi olarak, Bağdat’a uçtu ve Saddam Hüseyin’e İran’a saldırması konusunda ABD’nin tam desteğini verdi. Dört yıl sonra da ABD, Saddam Hüseyin’e K.Irak’ta Kürtleri katletmesi için 1 milyar dolardan fazla doğrudan destek verdi. Reagan doktrini, ilkönce karışıklık sonra sıcak savaş ve müdahale eşliğinde üçüncü dünyanın neoliberalizme “açılmasıdır.” Ancak burada bir sorun vardı; doğrudan müdahale için “düşman” ortada yoktu. Bush iktidara geldiğinde, Roosevelt’ten daha şansızdı; çünkü ortada ne Sovyetler ne de Pearl Harbor vardı. İşte 11 Eylül ikisini de sağladı. Chaney, Rumsfeld ve Wolfowitz’in yaklaşık 15 yıldır savundukları yeni emperyalizmin son atağı Irak’tan başlayabilirdi. Ama bu oyun, daha 1970’lerde biten bir hegemonyanın son hamlesiydi ve ulus-devlet emperyalizmi son kozunu Irak işgaliyle oynadı ve yenildi. Yenilgisi 2008 Krizi’yle de adeta tasdik edildi.

Bush iktidarı, son ulus-devlet emperyalizminin temsilcisi olarak, “küreselleşme” sözcüğünden “küreselleşme karşıtları” kadar rahatsız olmuştur. Bush’a göre 90’ların yanlışı, Amerikan çıkarlarına öncelik vermeyi Amerika’nın unutmasıdır. Neoconlara göre küreselleşme, “Başkanın tercihlerini kısıtlayıp Amerikan nüfuzunu sulandıran pek çok kuralın yaratılmasıdır” (Arrighi, 2007: 198) Şimdi küreselleşmenin boğazına basan neocon iktidarı artık yok. Bu çok önemli bir değişim. ABD, karşılıksız para, savaş makinesi ve yeni Iraklarla yoluna devam etmeyecek. Yeni küreselleşme, ABD’nin küreselleşmeyi batırdığı yerde yani Ortadoğu ve Türkiye’de başlıyor. İşte dünkü Erdoğan-Obama zirvesi bu başlangıcın adımlarından biridir. Dış politika uzmanı Sernur Yassıkaya, bu zirve hakkında şu çok önemli tanımlamayı yapıyor: 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır.

Siyasetin, bütün bu coğrafyada, neoconların ortağı militarist-ulusalcı güçlerden temizlenip sivilleşmesi elbette kolay değil. Türkiye ve bölge çok önemli, tarihsel günlerden geçiyor.

ABD’nin köklü ve tarihsel politika değişikliğine Türkiye’de iktidar partisi cevap veriyor. Ancak sivilleşme ve demokratikleşmenin olabilmesi ancak bölge halklarının siyasi iradesiyle olur. Bu olmazsa, açılım tabii ki tasfiyeye dönüşür. Ancak tasfiyenin sorumlusu, açılımı derinleştirme konusunda siyasi irade oluşturamayan demokrasi güçleri olur.

Cemil Ertem - Taraf - 08.12.2009

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e yanıt

Sernur'un Notu: Altına imzamı atacağım bir yazı daha: Bugün bana yazılacak konu bırakılmamış :)

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, yakınlarda verdiği bir mülakatta şunları söyledi: "Türkiye, demokratik olmayan bir kurumun, yani Ordu'nun demokrasiyi korumakla görevli olduğu yegane ülkeydi.


Ve bu görevini yerine getirdi. Ama Ordu'nun görevi değişti ve şimdi temel soru, Erdoğan'ın Müslüman halkı demokrasiye mi, yoksa demokratik güçlerin ülkeyi daha İslamcı bir devlete mi götüreceği..." (Defense News, 23 Kasım.) Peres'in Türkiye'de olup bitenler hakkında gerçekte daha iyi bilgi sahibi olduğunu sanıyorum. Yine de, böyle düşünenlerin olabileceğini de dikkate alarak, Türkiye'de temel sorunun ne olduğunu bir kez daha açıklamakta yarar olabilir.

1960'ta, demokratik yoldan işbaşına gelen ilk hükümete karşı yapılan ilk darbeden bu yana Türkiye'de ordunun rolü demokrasiyi değil, 1925-50 arasındaki tek-parti döneminde geliştirilen ve Kemalizm olarak da anılan devlet ideolojisini korumak oldu. Bu ideoloji, aynı zamanda askerin ayrıcalıklarının savunulması için kalkan olarak kullanıldı. Kemalizm, esas olarak, Türkiye nüfusunun Türkleştirilmesini, dinin devlet tekeli altına alınmasını ve dini özgürlüklere kısıtlama getirilmesini içeren politikaları ifade eder.

Ordu bu ideoloji doğrultusunda birkaç kez, farklı biçimlerde demokratik sürece müdahale etti; anayasa ve yasalarda değişiklik yaparak kendisine siyasi özerklik tanıdığı gibi, bürokratik vesayet altında bir demokrasi kurdu. Bu otoriter rejimden çok çeken Türkiye toplumu 1999'da açılan AB'ye üyelik perspektifinden de yararlanarak, Avrupa normlarında bir demokrasi kurmaya girişti. Bugün Türkiye'deki temel siyasi bölünme özgürleşme ve demokratikleşmeyi destekleyen güçlerle, buna direnen güçler arasında. Her iki tarafın da uluslararası müttefikleri var.

Söz konusu bölünme iş ve meslek adamlarını, aydınları, üniversite ve medya mensuplarını, hatta askerler dahil bürokratik elitleri ikiye ayırıyor. Askerlerin artan bir bölümünün Ordu'nun etkinliğine, disiplinine ve itibarına zarar veren siyasi rolünden rahatsız olduğu giderek daha iyi görülmekte. Askeri darbe girişimlerinde bulunan yüksek komutanların tarihte ilk kez yargı önüne çıkarılabilmeleri bunun en açık ifadesi.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara geldiği 2002 yılından bu yana demokratikleşme hamlesine öncülük ediyor. Başbakan Erdoğan, ideal anlamda değil ama mevcutlar arasında en liberal görüşlü siyaset adamı. AKP'nin başlattığı reformlarla askerin siyasi özerkliğinin anayasal temeli kalktı, insan haklarında önemli iyileşme sağlandı. Türkiye bugün AKP iktidarı öncesine nazaran çok daha özgür ve zengin bir ülke; ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ifadesiyle, "canlı demokratik kurumları sayesinde bölgesi için önemli bir model."

Reformlar, AB üyeliği perspektifinin çok zayıflamasına rağmen sürüyor. AKP hükümeti Kürt sorununa siyasi bir çözüm bularak PKK isyanını bitirmeye çalışıyor. Gerek Müslüman, gerekse gayrimüslim dini azınlıkların haklarını genişletme arayışında. AKP liderleri muhakkak ki dindar Müslümanlar, ama İslamcı değiller. Din olarak İslam'la ideoloji olarak İslamcılığı birbirine karıştırmak çok büyük bir yanılgı. AKP liderleri yanlışlarından ders çıkardılar ve eski İslamcı söylemlerini geride bıraktılar. AKP'yi İslamcı olarak nitelemek gerçeği tepetaklak etmek anlamına gelir.

Dolayısıyla Sayın Peres, evet Türkiye'de Ordu'nun rolü sivil otoriteye tabi olma yönünde değişiyor. Bugün temel soru ise şu: Erdoğan Müslüman çoğunluklu toplumu daha geniş özgürlük, demokrasi ve refah yönünde ilerletmeyi sürdürecek mi, yoksa buna direnenler daha Kemalist bir devlet için askeri darbe mi tezgâhlayacak? Birinci olasılığın galip geleceğine dair temkinli iyimserim.

Sayın Peres, öte yandan şuna da emin olabilirsiniz: Uzak bir olasılıkla askerin yeniden iktidara el koyması durumunda dahi Türkiye Filistinlileri işgal ve boyunduruk altında tutmakta ısrarlı bir İsrail'e yakınlık göstermeyecektir.

Şahin Alpay - Zaman - 08.12.2009

İtiraf edelim, beceremiyoruz

Sernur'un Notu: Altına imza atacağım bir yazı, tşk.ler Erdal Güven

Bir durum muhakemesi yapmanın zamanı geldi. Çıkış noktamız şu olmalı: Beceremiyoruz. ‘Açılım’ bize bol geliyor. Elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplumuyla, medyasıyla.

Ve Serap da öldü işte. İstanbul’da bir belediye otobüsüne atılan molotofkokteyliyle. Daha 17 yaşındaydı. Serap’tan bir gün önce de Aydın öldü. Diyarbakır’da. ‘Nereden geldiği belirsiz’ bir kurşunla. Daha 23 yaşındaydı.

İtiraf edelim. Hep beraber. ‘Açılım’ yönetilemedi.

İdare bile edilemedi. Planlanamadı. Organize edilemedi. Anlatılamadı. Anlaşılamadı. Ucuz politikaya malzeme yapıldı. Tahrike açık hale getirildi. Açılalım derken dağılıyoruz. İzmirliler ‘faşist’ ilan edildi. ‘Bölücüler’ yine sokağa döküldü.

Dönüp baktığımızda, ‘açılım’ uğruna iktidar partisince ortaya konmuş bir siyasi kararlılıktan başka bir veri yok.

O da yetmiyor, yetmez. İradeyle, cesaretin yanına aklı koyamadılar çünkü. Süreci, önemiyle orantılı bir ciddiyetle, titizlikle ele alamadılar.

Başından beri şu gerçeği göremedi ya da görmek istemedi iktidar partisi: Türkiye Cumhuriyeti bugün hâlâ ‘Kürt sorunu’nda debeleniyorsa, anti-demokratik yapısını bir türlü kıramadığı için. Türkiye için Kürt sorunu, her şeyden önce bir demokrasi sorunu ve Türkiye tam demokratikleşmeden Kürt sorununu da çözemez.

Ayrıca her iki yönde atılması gereken adımlar siyasi lütuf değil, demokratik haktır. O yüzden her ne kadar aksi iddia edilse de ‘Kürt açılımı’nı, demokratikleşme sürecinden ayrı ele almak, siyasi ve toplumsal kutuplaşmalar dahil gerilimlere kapı aralayıp pratik adımları güçleştireceği

gibi sonuca da hizmet etmez, etmeyecek.

Peki muhalefet gördü mü bu gerçeği? Ne gezer.

İktidarın yanlışlarını düzeltmekle değil, yüzüne vurup altını oymakla iştigal etti muhalefet.

Daha önemlisi ya DTP? Hadi canım siz de. Türkiye’nin demokratikleşme sorununa yalnız ve yalnız ‘Kürt açılımı’nı kerteriz alarak, üstelik da at gözlüğü takarak bakmasının bedelini ödüyor DTP; Türkiye’ye de ödetecek. Bu ülkenin ezici çoğunluğu için bir nefret figürü konumundaki Öcalan’ı ısrarla muhatap olarak dayatmaya çalışmaktan başka aklımızda kalan bir şey

var mı DTP’den duyduğumuz. Ya da Habur’daki şov dışında bir icraatı? Sonunda metrekare hesabına kadar düşürdüler işi. Gazeteci soruyor, “Öcalan’ın hücre koşulları AB ve BM standartlarının da üstünde deniyor...” DTP’li vekil yanıtlıyor: “Mesele o değil arkadaşlar.” Nedir

mesele o zaman? Yanıt yok.

Ne diyordu akademik kariyerini ‘çatışma çözümü’ne adamış politik psikolojinin önde gelen ismi Prof. Vamık Volkan: “Eğer bir Kürt vatandaş, Öcalan’ı kendisinin kahramanı olarak görürse, bu onun bileceği bir şey.

Öcalan’ın başlattığı süreç ölümlerle dolu... O, o sürecin sembolü. Öyle bir dönemin sembolünü barışçıl bir sürece sokarsanız millet allak bullak olur. O zaman konuşma durur. Kesinlikle Öcalan bu sürecin içine girmemeli.”

Ne duydu ne de duymak istedi bu türden uyarıları DTP.

Bol bol atıp tuttuk. Kuzey İrlanda’dan, Bask’tan söz ettik. Ama gerçekte ne kadar biliyoruz o topraklarda olup bitenleri? ‘Hayırlı Cuma Anlaşması’nın nasıl bir süreç sonrasında ortaya çıktığını ve sonrasında nasıl güvenceye alındığını... IRA’nın, Sinn Fein’in askeri kanadı olarak, tersi değil, sürece nasıl dahil edildiğini...

Öte yandan, Herri Batasuna’nın neden ve nasıl kapatıldığını, AİHM’nin İspanya yargısının kararına neden ‘gık’ bile diyemediğini biliyor muyuz mesela?

Peki bitti mi ‘açılım? yoksa? Ne münasebet! Böyle bir seçenek olamaz, olmaması gerekir. Bu siyasi kadrolarla olmazsa, başka siyasi kadrolarla, ama mutlaka.

Başarısızlığın bir seçenek olamayacağı, olmaması gerektiği bir süreç bu. Yoksa ne Aydın son olur ne Serap...
 
Erdal Güven - Radikal - 08.12.2009

7 Aralık 2009 Pazartesi

WASHINGTON’DA “Z” RAPORU

Bugün “mavi küre” üstünde iki önemli zirve yaşanacak: Birincisi Danimarka’nın Başkenti Kopenhag’da düzenlenen ve bu sefer! sonuç alınacağı ifade edilen “Küresel İklim Zirvesi”; ikincisi ise Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington’da ABD Başkanı Barack Obama ile Beyaz Saray’daki buluşmasıdır. İki zirvenin de mavi küremizin gelecek yüz yılının siyasi, sosyal ve ekonomik olarak alacağı şekil yönünden belirleyici olacaktır. Başbakan Erdoğan’ın ziyareti aynı zamanda sembolik anlamı yoğun bir nitelik de taşımaktadır. İlk kez bir Türk Başbakanı, yeni seçilmiş bir ABD Başkanının Türkiye ziyareti ertesinde (yaklaşık 8 ay) Washington’a resmi bir ziyaret düzenliyor. Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretini şu şekilde özetleyebiliriz: "Model ortaklık" bugün gözden geçirilecek; eksiler ve artılar teraziye konacak, hasar tespiti yapılacak ve yola devam denecek! Kısaca ikili ilişkilerde bir “Z” raporu alınacaktır ki, iki ülke liderleri arasında ilk kez gerçekleşecek çalışma yemeğinin böyle bir amaca hizmet edeceği açıktır.


Bilindiği üzere, söz konusu ziyaretin normalde 29 Ekim’de yapılması planlanmış ama bu tarihin Cumhuriyet Bayramına denk gelmesi nedeniyle, 7 Aralık tarihi iki liderin ajandası açısından en uygun tarih olarak belirlenmişti. Tabii 29 Ekim dönemindeki dünya ve Türkiye gündeminin 7 Aralık 2009 tarihine kadar oldukça sıcaklaştığını görmekteyiz. Sıcaklığı artan gündemin ise Türk dış politikasında oyun alanını daraltıcı bir nitelik taşımaktadır. ABD Başkanı Barack H. Obama’nın geçtiğimiz günlerde açıkladığı Afganistan stratejisi, İran’la ABD ve Batılı ülkeler arasında giderek tırmanan gerilim, Türkiye’de Kürt/Demokratik Açılımının, DTP ve PKK tarafından suni bir krizle sabote edilmek istenerek çıkmaza sürüklenmesi gibi unsurlar, Türkiye’nin dış politikasında eksen değişimi tartışmaları zirvenin yükünü artırırken; Türkiye İsrail ilişkilerinde artan gerilimin geçtiğimiz haftalarda giderek soğuması belki de son derecek sıcak gündemin üzerindeki bir ağırlığın alınması neticesini doğurmuştur. Bununla beraber Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Yahudi lobi kuruluşları ile direk temasta bulunmayacağının açıklanması, Türk tarafında hala daha İsrail’e karşı bir tepkinin varolduğunu da ifade etmektedir. Yine de dolaylı yollardan temasların yaşanacağını düşünmek gerekmektedir. Bununla beraber diğer bir soru işareti de, Türk basınında da gündeme pek gelmeyen, acaba Başbakan Erdoğan ile Ermeni lobileri arasında doğrudan ya da dolaylı bir görüşme olup olmayacağıdır. Kanımızca hiç değilse dolaylı bir görüşmenin hiç olmazsa Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun başında oldu bir ekiple görüşme yapılabileceği mümkün gözükmektedir.

Tüm bu çerçevede gündemin sıcaklığının, iki lider arasındaki görüşmelere damga vuracağı ifade edilebilir: Bunlar sırasıyla, Afganistan, İran ve Kürt meselesi olacak gibi duruyor. Obama’nın ek 30 bin asker gönderimini içerdiği Afganistan paketi ve NATO üyelerinden de muharip güç beklentisi, Türkiye’den de benzer beklentileri doğurmuş gözüküyor. Türkiye’nin bu talebe, Afganistan’da muharip güçten çok, alt yapı ve askeri eğitim faaliyetlerine ağırlık verilmesi ve Afgan halkının sosyal-ekonomik problemlerine mehlem olunmasının uzun dönemde daha iyi sonuç vereceği ve Türkiye’nin yalnızca Kabil’de değil Afganistan’ın diğer bölgelerinde bu faaliyetleri hızla yürüttüğü ve hali hazırda 1758 askeri ile ISAF bünyesinde faaliyet göstermesiyle cevap vereceği ifade ediliyor. Ne var ki bugünkü yazısında Obama yönetimine yakınlığı ile tanınan Brookings Enstitüsünün uzmanı Ömer Taşpınar, Türkiye’nin Afganistan’da yapacağı katkının seviyesinin “eksen tartışmaları”nda ana belirleyici etken olacağını ifade ediyor. İran konusunda ise Türkiye’nin İran ile yakın komşuluk durumuna vurgu yapacağı ve İran’la yaşanan sorunun yaptırım uygulanması dışında diyalog sürecinin artırılması ile çözülmesi gereği üzerinde duracağı, Başbakan Erdoğan’ın medyaya yansıyan demeçlerinden anlaşılmaktadır. Ne var ki Türkiye’nin İran’ın nükleer silaha sahip olmasını kesinlikle arzulamadığını da Washington’da bir kez daha yüksek sesle ifade etmesi beklenebilir. Ayrıca, Ahmed Davutoğlu’nun Mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı görevine gelmesinden itibaren Türk dış politikasında artan ivmenin de Washington’daki muhataplara bizzat ilk elden ve şeffaf bir şekilde anlatılmasının da mümkün olması, son haftalarda “Yeni Osmanlılık” terimi etrafında oluşturulmak istenen spekülatif havanın dağıtılması yolunda önemli bir işlevi yerine getireceği de söylenebilir.

Bununla beraber Türk tarafının ikili görüşmelerde, Kürt meselesine ve bununla bağlantılı olarak PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesini gündeme getireceği, ABD’nin bu çerçevede daha fazla rol üstlenmesini isteyeceği anlaşılmaktadır. Özellikle DTP’nin son birkaç haftadır artırdığı gerilim, Ağustos’tan bugüne açılım sürecinde altlarındaki zeminin kaydığının ve Kürt vatandaşlarının desteğini kaybettiğini görmesi ve şiddet eylemleri ile hem kendisini kapattırmak için çaba harcadığı ve bu sayede arkasındaki desteği tahkim etmeye çalıştığı ifade edilebilir. Bu noktada PKK’nın terör ve şiddet politikasının Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlarımızın iradesi üzerinde baskı oluşturmasının da DTP tarafından kullanıldığı görülmektedir. Başbakan Erdoğan’ın bu çerçevede, açılım sürecinin sağlıklı ve etkin bir şekilde yürütülmesi amacıyla, Başkan Obama’dan PKK’nın tasfiyesinin hızlandırılmasını isteyeceği, ziyaret öncesi beyanatlardan anlaşılmaktadır. Görünen o dur ki zirve bir anlamda Afganistan-Kürt meselesi üzerinde geçecektir ki, Türkiye’nin Ortadoğu’da daha aktif ve düzen kurucu bir aktör olabilmesinin yolu, kendi Kürt meselesini, demokrasi çerçevesinde ve toplumsal bütünlüğüne zarar vermeyecek bir şekilde çözülmesinden geçtiği açıktır, ki Kürt meselesinde prangasından kurtulmuş bir Türkiye’nin ABD’nin bölgesel çıkarları açısından da daha etkin bir aktör olarak önemli roller oynayacağı açıktır.

Sivil Siyasetin Ana Belirleyiciliği Kabul Edilmiş Olacak

Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin yukarıda belirlenen hususlar dışında, Türk Dış politikasındaki yapısal değişikliğinde vurgulanması açısından önem arz edecektir. 7 Aralık’ta gerçekleşecek zirve ile sivil iradenin/siyaset dış politika üzerindeki ana belirleyici rolü kabul edilmiş ve desteklenmiş olacaktır. Bu değişimin geçtiğimiz bir ay içinde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’ten, ABD’deki Neo-Con ekibin etkin isimlerinden David Wurmser’e, siyaset bilimci Eric Jan Zürcher’e kadar, Türk Dış Politikasında askeri bürokrasinin solan etkisine dikkat çekildiği ve sivil iradenin yükselişinin vurgulandığı görülmektedir. Bu rol değişiminin, 5 Kasım 2007’de, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice’ın ABD dış politikasına, neo-con ekibi ekarte ederek yerleştirdiği “Amerikan Realizmi” anlayışı sonucu kabul gördüğü, Wurmser’in 29 Kasım tarihli HaberTürk gazetesinden Tülin Daloğlu’na verdiği demeçle görülmektedir. 5 Kasım’da kabul gören bu rol değişimi 7 Aralık 2009 zirvesi ile eğer bir yol kazası yaşanmazsa tasdik edilmiş olacaktır. Bu kabul sadece dış politikaya değil Türkiye’nin iç politikasına kadar yansıyan derin etkileri de beraberinde getirecektir.

Sonuç olarak 7 Aralık Zirvesi, ikili ilişkilerde başlamış olan yeni “model ortaklık” döneminde, yeni bir safhanın başlangıcını da işaret edecektir. Bu zirve Türkiye’nin 21. Yüzyılın lider ülkelerinden birisi olmasını da beraberinde getirebilecektir. Türkiye’nin orta Avrupa’dan, Avrasya’nın ortasına artan etkinliği, enerjiden, nükleer silahlanmaya, ekonomiye ve Ortadoğu sorununa kadar çetrefilli konularda majör aktörlerden birisi konumuna yükselmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede kendi eksenini oluşturmak isteyen Türkiye’nin, her ne kadar kimi sarsıntılar geçirse de küresel düzenin süper gücü ABD ile benzer dalga boylarını taşıması, politikaların uygulanmasını da kolaylaştıracaktır. 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır.


Sernur Yassıkaya
07.12.2009

6 Aralık 2009 Pazar

Eskiden Kara Panter şimdi de Müslüman olmakla iftihar ediyorum

Dhoruba Bin Wahad: 1945 doğumlu. Eski adı, Richard Moore. Amerikalı yazar ve aktivist. Kara Panter Partisi liderlerinden. Eski mahkum. Siyah Kurtuluş Ordusu’nun (Black Liberation Army) kurucularından. 2 polis öldürdüğü gerekçesiyle, 1971’de ömür boyu hapse mahkum edildi. Hapishanede Müslüman oldu. 19 yıl yattı, masum olduğu anlaşıldı. Siyahi Müslümanlar, politik mahkumlar, Afrika Birliği gibi konulara yoğunlaşmış durumda. Still Black Stil Strong /Hâlâ Siyah, Hâlâ Güçlü adlı bir kitabı ve hakkında yapılmış Passin’ It On adlı bir belgesel var.

ABD’de Siyahi hakları için 1960’larda kurulan Kara Panterler örgütünün efsanevi liderlerinden Dhoruba Bin Wahad neden ABD’de Siyahilerin en kötü dönemden geçtiklerini söylüyor? Obama’ya niye hem Beyaz hem Yahudi diyor? 19 yıl suçsuz yere nasıl hapis yattı? Neden İslam’ı seçti? Kanuni’ye nasıl hayran oldu? Afrika Birliği’ni hangi gerekçelerle savunuyor? Hollywood’daki siyahi imajını nasıl yorumluyor? Ona göre ABD ile Türkiye arasındaki büyük fark ne?


• Kara Panter Partisi’nden başlayalım. Marksist bir hareketti...

Diyalektik materyalizme inanıyorduk, fakat daha ziyade Mao’nun Kızıl Kitap’ına göre hareket ediyorduk. Avrupa merkezli bir sosyalizm vaazetmiyorduk.

• Sizi Müslüman bir aktivist olarak tanıyoruz. Fakat hâlâ 40 yıl önce kapanmış bir partiyle birlikte anılıyorsunuz. Hâlâ Kara Panter misiniz?

Kur’an’da beni kalbimden yakalayan bir ayet vardı: ‘İçinizden, hayrı yayan, kötülükten men eden öncü bir topluluk bulunsun.’ Kara Panterlere tam da bunun için katılmıştım. Dolayısıyla, Müslüman olduğumda aynı şeyleri artık Allah rızası için yapmaya başladım. Halkımı savunmak için Kara Panterlere katılmış olmakla iftihar ediyorum. Birçok arkadaşım öldürüldü ve birçoğu da hapiste. Fakat ben Allah’ın inayetiyle özgürlüğüme kavuştum.

 19 yıl hapis yattınız ve hapishanede Müslüman oldunuz.

1971’de hapse girdim. 1970’lerin ilk yarısında, ABD hükümetinin, Kara Panterler’i komplolar kurarak dağıtmasından sonra birçok Kara Panter mensubu yeraltına indi ve Black Liberation Army’yi (Siyahi Kurtuluş Ordusu) kurdu. Siyahi Kurtuluş Ordusu mensuplarının neredeyse tamamı Müslüman oldu. 1975’te büyük bir manevi boşluk içindeydim. Dinleri inceledim. Budizm’e de baktım. New York’taki yüksek güvenlikli cezaevinde, rahmetli Malcolm X’in korumalığını yapmış Resul isimli bir zat vardı. Cezaevinin imamıydı. Onun vesilesiyle Kur’an’ı okudum ve İslam’a döndüm. 41-42 yaşındaydım.

• Geçtiğimiz 28 Ekim’de, Detroit’te İmam Luqman Ameen Abdullah’ın (Eski adı: Christopher Thomas) FBI tarafından vurularak öldürülmesiyle ilgili özel bir şey söylemek ister misiniz?

İmam Luqman Ameen Abdullah için ‘Çatışmaya girdi’ diyorlar. İmam, Müslüman olsun olmasın bütün yoksullara yardım götüren, yumuşak başlı biriydi. O olayda bir köpek de vuruldu. Muhtemelen İmam’ın üstüne salınmış ve arada yaralanmıştı. Yaralı köpek anında helikopterle hastaneye kaldırılırken, FBI’ın vurduğu İmam Abdullah, yüzünde bile kurşunlar olduğu halde kelepçelendi ve orada bekletildi!

HALA KÖLEYİZ

• ’Naziler 6 milyon Yahudi’yi öldürdü ve bu dünyanın en büyük davası kabul ediliyor. Halbuki Amerika 50 milyon Siyahiyi öldürdü’ diyorsunuz. 50 milyon Siyahi, ne zaman öldü?

Belgeler ortada. Afrikalıların zorla köleleştirilip Yeni Dünya’da satılmaları, özellikle İngiliz şirketlerinin ticari kayıtlarında netlikle görülüyor. Köleleri taşıyan gemiler sigortalıydı. Bu gemileri sigortalayan bankalar da bellidir. Gemilere kaç kişi alındı, yollarda kaç kişi öldü, hepsi bellidir. 1620’den itibaren dur durak bilmeyen bir katliam söz konusu. Afrika’dan Amerika’ya gelen gemilerdeki her üç köleden ikisi yolda ölmüştür. İnsanlarımızın çalınması yüzünden, şu anda Batı Afrika nüfusu 50 sene geridedir.

• 11 Eylül’den sonra ABD’de Siyahilere yönelik baskının daha da arttığını söylüyorsunuz. 1865’te ABD’de kölelik kaldırılmadı mı?

300 yıl süren bir kölelik dönemi yaşandı. 1865’te kölelere özgürlük verilsin diye değil, sanayileşmenin, kapitalizmin iyiliği için kaldırıldı kölelik. Özgür kişinin emeği ve köle emeği ikiliğinden ötürü kapitalist sistemin dengesi bozulacağı için kölelik kaldırıldı. Biz yine kendimize ait olmayan tarlalarda çalıştık. Sadece efendiler, patron oldu. Köle ticareti, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Bu tür suçlarda zamanaşımı yoktur. Öteden beri, köle ticaretinden ötürü ABD’nin tazminat ödemesini talep eden hukuki girişimler var.

AVUKATLARIM SAĞ OLSUN

• Şimdi ile 300 yıl öncesi farklı değil mi?

300 yıllık vahşet mirası hâlâ canlı. Hâlâ Siyahiler arasındaki işsizlik oranı, beyazların üç katıdır. Irk ayrımcılığı Siyahileri mahvetti. Bu göz ardı edilemez. Dolayısıyla Siyahilere pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır ki, bizler de ABD’deki yaşam standartlarını yakalayabilelim.

• 19 yıl hapisten sonra masum olduğunuz anlaşıldı. Bu ne çılgınca bir şey?

Aynen öyle. Ömür boyu ceza vermişlerdi. 25 yıldan önce şartlı tahliye hakkım bile yoktu. Avukatlarım; FBI ve New York polisinin, benim lehimdeki delilleri gizlediğini ortaya çıkardığı için hapisten kurtuldum! Yani Amerika beni yargılamadı, yok etmeye çalıştı.

• Suçsuz yere hapis yattığınız için tazminat aldınız... değil mi?

25 bin dolar vermeye kalktılar. Sekiz yıl koşturan avukatlarıma ise 100 binlerce dolar ödemeleri gerekti. Avukatlar idealist oldukları için aldıkları paranın yarısını bana verdiler.

• Biz Hollywood filmleriyle büyüdük. Denzel Washington’a, Eddie Murphy’ye bakınca Siyahilerin cool ve zengin, en azından keyfi yerinde olduğunu düşündük. Böyle bir şey hiç mi yok?

Beyaz iktidar her zaman eli silahlı siyah adamdan korkar. Siyahilerin, beyazlara, aynı yöntemle cevap vermesinden ödü kopar. Malcolm X der ki ‘Bana, birisi size eziyet ederse ne yapacağınızı sormayın. Şiddete şiddetle cevap verin.’ II. Dünya Savaşı’na kadar Siyahiler silahla tanışmadı. Beyazlar Siyahileri askere aldı, Siyahiler, Beyazlar için savaştı. Döndüklerinde artık silah kullanmayı biliyorlardı. Bu çok büyük bir tehlikeydi. Silahı doğru yolda(!) kullanmaları için bir propaganda başlatıldı. Dikkat edin, filmlerde siyah oyuncular hep iyi polisleri oynar. Mutlaka Beyaz bir ortakları olur ve filmin sonlarına doğru Siyah polis, Beyazı ve onun kız arkadaşını kurtarmak için kendini feda ederek ölür!

AFRİKA ÇOK ZENGİN BİR KITA

• Afrika Birliği gerçekten mümkün mü?

Tabii ki mümkün. Afrika Birliği, Afrika dışında yaşayan Afrikalıların ortaya koyduğu bir yaklaşımdır. Gana’yı bağımsızlığına kavuşturan lider Kwame Nkrumah, ABD’de Lincoln Üniversitesi’nde Pan-Afrikanist olmuştur. Afrika dünyanın en zengin kaynaklarına sahip ve en yoksul insanların yaşadığı kıta. Çünkü Afrikalı liderler, kendi halkları için değil, emperyalistlerin çıkarları için çalışıyorlar. Gana bağımsızlığına kavuştuğunda Nkrumah dedi ki ‘Bütün Afrika’nın kurtuluşuna hizmet etmedikçe, Gana’nın bağımsızlığının bir anlamı yoktur.’ Afrika’da iktisadi bir kalkınmanın şartı, siyasi birliktir. Batı’yı güçlü kılan bütün stratejik madenler, gelişmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu kaynakların hepsi Afrika’da. Stratejik madenlerin yarıdan fazlası Kongo’dadır. Bu yüzden Kongo’da istikrara ve barışa izin vermezler. Kongo’da barış sağlanamadığı müddetçe, Batı, Afrika’da sömürü çarkını döndürebiliyor ve kendi topraklarında müreffeh hayat tarzını sürdürebiliyor.

Türkiye ABD’den daha önemli

• Siyahi gözüyle baktığınızda Türkiye’yi, İstanbul’u nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’yi ABD’yle kıyaslamak...

Türkiye’ye haksızlık olur. Türkiye çok köklü bir ülke, onun yanında ABD dünkü çocuk. Siz Anadolu’ya 1071’de girdiniz. İstanbul’u 1453’te aldınız. Anadolu’yu 400 yıllık bir süreçte, yavaş yavaş elde ettiniz. Dolayısıyla olgun bir toplumsunuz. Benim tarihte en çok sevdiğim şahsiyet Kanuni Sultan Süleyman’dır.

TÜRKİYE İSLAM’A ÖNCÜLÜK EDEBİLİR

• Kanuni mi? Vay canına.

Evet. 17 yaşında tutuklandığımda, hapishanenin kütüphanesinde durmadan okuyordum. Tarih bölümündeki kitaplardan Cengiz Han, Kubilay Han, Selahaddin-i Eyyubi’nin hikayelerini okudum. Fakat, Süleyman beni gerçekten çarptı. Kitapta, atın üzerinde bir resmi vardı. Birisi Sultan’a diyor ki ‘Sen burada duruyorsun ama burası başkasının toprağı?’ O da ‘Atımın ayağının bastığı her yer Osmanlı toprağıdır’ diyor! Evet dedim, işte bu! Yıllar sonra bir gazetede, Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığı sürecinde yaşanan sıkıntıları okuyunca doğrusu çok şaşırdım. Avrupalılar, Anadolu’dan katbekat büyük olan Amerika’yı 120 senede ele geçirdiler. Her adımda katlederek, keserek, biçerek ilerlediler. ABD, bu katliam, ırk ayrımı ve ikiyüzlülük mirasından kurtulamıyor.

• Türkiye’yi ABD’den daha büyük görmeniz çok ilginç...

Türkiye’nin tarihi hilafetin tarihidir, bütün Müslümanlara öncülük etmenin tarihidir. Türkiye’nin bugün de bu rolü üstlenebilecek güçte olduğunu, buna istekli de olduğunu görüyorum. Bugün mevcut emperyalizmi tehdit eden tek güç İslam’dır. Bu gücün kullanılabilmesi için de bir öncüye ihtiyaç var.

Obama bir bakıma ilk Yahudi başkan

• Sizin Başkanınız Obama...

Hey hey, ağır ol bakalım delikanlı! Frene bas. Benim başkanım filan değil o! Amerikalıların başkanı. Ben Amerikalı değilim. Ben Pan-Afrikan’ım. (Cebinden ABD pasaportunu çıkarıp gösteriyor) Bunu sadece Türkiye’ye beni alsınlar diye taşıyorum.


• Obama’yı neden sevmiyorsunuz?

Çünkü Barack Obama benim halkımı ezen emperyalist sistemin bekası için kullanılan bir araçtır. ABD, krizde bir imparatorluk. Bush’tan sonra artık Beyaz bir adam ABD adına dünyanın karşısına çıkamazdı. O yüzden ‘Beyaz siyaseti’ yürütecek bir Siyah adamı seçtiler. Dünyanın çoğunluğu renklidir, Beyaz değil. Dolayısıyla herkes ABD’nin başında bir Siyah figür görmekten memnun oluyor.

• İyi de Obama Nobel Barış Ödülü aldı?

Güldürme beni kardeşim. Bugün, Obama Afganistan’a 35 bin yeni asker gönderecek. Afganistan, Bush’un savaşı mıydı, Obama’nın mı? Obama, bir bakıma ABD’nin ilk Yahudi başkanıdır. Onu başkanlığa taşıyan ekip Yahudi akademisyenler ve cumhuriyetçi ve demokrat Beyaz elitlerdir. Dört sene önce Obama adını biliyor muydun? Bilmiyordun. Nasıl oldu bu? Obama’nın kazanmasını kesinleştirmek için seçim sürecini ona göre ayarladılar. Düşünebiliyor musun, karşısına koydukları adam McCain! Bu, en iyi dönemindeki Muhammed Ali’yle beni aynı ringe çıkarmak gibi! Herkes bilir ki Muhammed Ali beni evire çevire döver.

Murat Menteş - StarPazar- 06.12.2009

“At Gözlüklü” Dünya Algısı

HaberTürk gazetesinin önde gelen isimlerinden Doğan Satmış, dün ki yazısında, son günlerde Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri ile vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması konusunu kalemine almış. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, yazının “güler misin ağlar mısın” tadında bir ironi olarak düşünülüp düşünülmediğine karar veremedim (belki de bir yazının bu kadar naif olamayacağını düşündüğüm içindir) ve bu durumu yazıma bir şerh olarak düşüyorum. Ama ironi olsun ya da olmasın, yazının Türkiye’deki mevcut bir düşünce yapısını ortaya koyduğunu, AK Parti ve Davutoğlu vizyonu açısından içerideki en önemli psikolojik zorluklarından birkaçını içerdiğini belirtmek gerekiyor. Birincisi, Türkiye’deki bir kesimin dünya algısındaki “at gözlükleri”ni vurgulamaktadır. İkinci olarak bir dönemler Türkiye’nin itici gücü olan bir kesimin, neden öncü rolünü kaybettiği hususunda da ipuçları sunmaktadır.


Yazıda, Suriye, Ürdün, Libya ile karşılıklı vize kaldırılışının “iyi bir şey” olduğunu ifade ediliyor. Ancak sonrasında bir rakam hesabı ve kendine göre bir karşılaştırma yapılarak, vize hususunda neden AB ve ABD’nin vizeleri kaldırmadığını “haklı” olarak sorguluyor. Ama bu sorgulamayı sergilemek için verilen örnekler, 19. Yüzyıldaki bir oryantalistin yaklaşımını dahi yansıtamayacak kadar sığ ve desteksiz. Satmış’a göre zaten “Türkler” bu ülkelere “merak edip” dahi gitmez. Peki neden? Çünkü bu ülkelerde “içki içip içemeyeceğiniz bile belirsiz”, “alışveriş imkanı yok- Versace, Gucci, Yves Saint Laurent, Prada gibi markaların eksikliği”, “Londra ve New York’un “betonarme atmosferindeki” havayı da alamazsınız- var mı bir Hyde Park ya da Central Park!”, eh “kayak bile yapılamaz” zaten oralarda; “e kardeşim bunların hiçbirini yapamayacaksak, o zaman ne diye kaldırıldı bu vizeler” demeye getiriyor sayın Satmış yazısında ve sonunda da eklemeyi unutmuyor: “Vize yok diye, kimse Türkleri Halep’e de, Trablusgarp’a da, kolay kolay götüremez.” Öncelikle sayın Satmış merak etmesin o bölgelere gitmeye niyetli ve çoktan gitmiş ve keyif almış olan birçok Türkiye vatandaşı var ve bu sayı giderek artıyor! İki, sadece Ürdün’deki Petra Antik kentini dahi dünya üzerinde yüzbinler her yıl ziyaret ediyor, ki bu kentin tarihini, Londra, Paris ve New York’la karşılaştırmak dahi anlamsızdır; bir an önce ziyaret edilmesini tavsiye ederim. Üç, vizeler sadece turistik sebeplerle kaldırılmıyor! Dört, Balkanlarda da hoşa gideceğini sandığım, örneğin rahatça içki içebileceğiniz “Dubrovnik” gibi kentlere de vizesiz gitme imkanınız var; arada isterseniz Mostar’a veya Saray Bosna’ya da yine vizesiz uğrayabilirsiniz! Ve merak edilmesin Türkiye’nin mevcut yolunda ilerlemesi mümkün olursa yakında söz konusu ülkeler de vizeleri zaman geçmeden kaldırmak zorunda kalacaklardır!

Sayın Satmışın traji-komik yazısından çıkarılacak birkaç sonuç var:

1- Bir kesime göre, Türkiye toplam 780 bin km2’den ve 72 milyon nüfustan oluşsa da gerçekte, İstanbul’un Avrupa Yakasının belirli kesimleri, İzmir, Ankara ve Antalya gibi şehirlerin bir bölümünden oluşmaktadır ve bunlara kısaca “(Beyaz) Türkler” denmektedir.

2- Türkiye’deki milli eğitimin nesiller üzerinde oluşturduğu ağır tahribat: “Ortadoğu, çöllerle kaplı, petrolün, çadırların ve develerin bol olduğu, başka da bir şeyin olmadığı; sakallı, korkunç, kelle kesen insanların yaşadığı, üçüncü sınıf ABD filmlerinde örneğini bolca göreceğiniz bir bölgedir.”

3- Milli Eğitim bakanlığı acilen coğrafya ders müfredatında, izohips eğrilerini bırakarak, günümüz dünyasıyla ilgili gerçekçi bir eğitim stratejisi uygulamalıdır.

4- Hariciyemizin, her açılım öncesinde medyamızın üst kademesine, bilgi seviyesine bakmaksızın, bir bölge, dünya ve küresel sistem okuması ile ilgili brifing vermesi gerekmektedir. Gerekirse, bölge ülkeleri ile ilgili ayrıntılı sunumlar ve raporlar, medya yöneticilerine gönderilmelidir.

5- İstanbul, İzmir, Ankara, Antalya vb. şehirlerin ilgili bölgelerinde, Türkiye’nin güney ve doğusu ile ilgili bilgilendirici broşür dağıtılması, afiş yaptırılması ve ücretsiz eğitim seminerleri düzenlenmesi gerekmektedir.

6- Dünya’da ekonomik küreselleşme diye bir olgunun varlığı ve karşılıklı bağımlılığın artırılmasında, ekonomik ve kültürel ilişkilerin ne denli etkin olduğu, dünyanın ise sadece AB ya da ABD’den oluşmadığı hatırlatılmalıdır. Berlin Duvarı dahi 20 yıl önce yıkılmıştır, unutturulmamalıdır!

7- Sayın Satmış keşke sadece yolcu sayısını değil, söz konusu ülkelerin özelliklerini de araştır(t)saymış! Hiç değilse araştırmacı-gazetecilik açısından daha destekli bir yazı olur, istemediğimiz halde Başbakanı haklı çıkarmazdı!

Türkiye her geçen gün küresel bir güç olma yolunda adım atarken, zihin dünyası “at gözlükleri” ile kapanmış bir entelijansiyanın veya orta-üst bir sınıfın varlığı oldukça, alınabilecek sonuç da oldukça kısıtlı olacaktır. Neyse ki son 20 yılda dünyayı küreselleşme sayesinde daha iyi algılayan yeni bir nesil yetişti ki, gelecek daha çok umut vaat ediyor.

Son söz olarak; sayın Satmışın yazınız umarım ki bir ironi unsurudur yoksa HaberTürk ve onu okuyanlar adına üzüleceğim ama biliyorum ki yazısına hak verenler de çıkmıştır?!?

Ne Zaman Adam Oluruz: Dünya’ya “At Gözlükleri” ile bakmadığımızda!


Sernur Yassıkaya
06.12.2009

4 Aralık 2009 Cuma

Bürokratik-otoriter sistemden Demokratik-otoriter Sisteme!

Sayın Rıza Türmen, AİHM eski yargıcı, ABD’de Woodrow Wilson Merkezi’nde ‘İnsan Hakları ve Dış Politikada Türkiye’nin İstikameti’ konulu konferansında, Türkiye’nin AK Parti hükümeti ile demokratik otoriter bir yönetime savrulduğunu, İslamileştiğini ve gelecek 20 yıl için umut dolu olmadığını, Türkiye’nin Batı’nın bir üyesiymiş gibi davranmadığı vaaz buyurarak, Türkiye içinde ve dışında bir grubun duymak istediklerini birer birer sıralamış…


Nereden başlasak, neresinden tutsak bilmiyorum ama ilk soru, gelecek 20 yıla bakmadan önce sormak gerekiyor; geçtiğimiz 20 yılda Türkiye ne zaman demokrasiyi tam özümsemişti ki, şimdi bir geriye gidişten bahsediyoruz?!? olmalıdır. Hadi Türmen’in deyimiyle söyleyelim, ki ben bu yoruma katılmıyorum, Türkiye geçen süre zarfında “bürokratik-otoriter” zihniyetten, “demokratik-otoriter” zihniyete doğru yol almıştır. Böylesi bir durum dahi bir gelişmeyi göstermektedir. AK Parti’nin hiç mi yanlışları yoktur, elbette vardır ama ana sebep 1982 Anayasasıyla çerçevesi çizilmiş Türkiye’deki siyasal ve toplumsal yapının varlığıdır. Bir hukuk adamı olarak sayın Türmen de eminim ki 1982 Anayasasının değiştirilmesini destekleyecektir. Ne var ki, hiç olmazsa ikincisinde (demokratik-otoriter) egemenliğin kaynağı bir şekilde millete ve sandığa dayanmaktadır, ya diğeri? Atanmışların sorumsuz, hesap sorulamayan ve hatta kusuru olmayan; kendi insanına psikolojik savaş uygulayan, umursamayan bir yapı! Keşke sayın Türmen tüm yargıçlar 28 Şubat günlerinde Genelkurmayın salonlarında toplanıp, brifingler verildiğinde de yargının bağımsızlığı elden gidiyor diyebilseydi...Seçilmiş iktidar için atıp tutmak serbest ama askeri bürokrasiye/bürokratik yargı zihniyetine gelince "dut yutmuş bülbüle dönülüyor" ne hikmetse?!? Danıştayın son açıklamasına bakıldığında, yargı'nın her türlü kararı eleştiriden muaf olacak, tartışılmayacak; böyle bir zihniyet, otoriter değil de nedir? Bunu da eleştirse ya sayın Türmen Washington’da! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu... Hele ki Ergenekon Davasını içindeki tüm vakıalardan soyutlayarak sadece muhalefete baskı amacıyla oluşturulmuş soyut bir kavram olarak nitelemek, sayın Türmen'in kimliğini taşıması gerektiği Adalet kavramını ayaklar altına alan bir tanımlamadır. Sayın Türmen'e göre iş dünyası İslamileşiyormuş? Bunu hangi veriye ve gözleme dayanarak söylemektedir. Acaba kastetdiği Anadolu şehirlerinden yükselen ve muhafazakâr niteliklere sahip ama liberal ekonominin kuralları çerçevesinde hareket eden, Türkiye'deki özel sermaye yapısını değiştiren ve bürokratik-otoriteryanizmin elini zayıf düşüren, ekonomik gelişme midir? Kusura bakmasın sayın Türmen ama böyle bir sosyolojik gelişmeyi, ters takla attırarak "İslamileşme" olarak sunmak, yeni Türkiye'yi anlamamak ve anlatmama çabasında yapılmış bilinçli bir çarpıtmadır.

Sonuçta görülmektedir ki sayın Türmen'in ABD'de ki konferansı son birkaç haftadır giderek yoğunlaşan ve Türkiye'nin iç ve dış statükolarının korunmasına yönelik bir lobi faaliyetinin yeni halkalarından birisidir. Ama bununla beraber Türmen'in şu ifadeleri, kendisinde de bir kafa karışıklığı yaşandığını göstermektedir: “Hükümetin doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Kürt sorununa bir çözüm bulunmalı, bu çözümün silahla gelmeyeceği açık. Hükümet de kapsamlı bir yaklaşım geliştirme çabası içinde. Sadece bu değil, Ermeni meselesinde kazanılanlar da önemli, bu da doğru bir hamleydi.” Son derece kritik olan bu konular üzerine giden bir hükümetin nasıl oluyor da Türkiye'yi İslamileşmeye ve otoriteryan bir yönetime kaydırdığı iddia etmek, çok can alıcı bir sorudur. Sadece Kürt meselesinin çözümü dahi ki beraberinde Alevi meselesinin çözümü de getirecektir, Türkiye'de özgürlük alanlarının genişlemesinden başka bir sonuca çıkmayacaktır. Böylesi bir gelişme Türkiye'yi önümüzdeki 20 yılda liberal demokrasiye daha çok yakınlaştıracaktır! Tam aksi bir gelişme ise sayın Türmen'in de arzulamadığını düşündüğümüz, bürokratik-otoriter iktidarın geri dönüşüne sebep olacaktır ki, bunu sayın Türmen de istemez, değil mi?



Sernur Yassıkaya
04.12.2009

Türmen: AKP otoriter yönetime yöneldi

ABD'de konferans veren eski Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıcı Rıza Türmen, AKP'nin 'demokratik otoriter' bir yönetime yöneldiğini söyledi. Toplumun İslamlaştırıldığını savunan Türmen, “20 yılda Türkiye'nin, Cumhuriyet'in kurucu değerleriyle ilgisi olmayan bambaşka bir ülke olmasından korkuyorum” dedi.


Washington’da düşünce kuruluşu Woodrow Wilson Merkezi’nde ‘İnsan Hakları ve Dış Politikada Türkiye’nin İstikameti’ konulu konferans veren Türmen, iktidarının ilk döneminde önemli reformlar yapan AKP’nin ezici çoğunlukla kazandığı 2007 seçimlerinin ardından giderek ‘demokratik otoriter’ bir yönetime yöneldiğini söyledi.

Toplumun İslamlaştırıldığını savunan Türmen, bunun etkilerinin iş dünyasında ve bürokraside görüldüğünü, kadınlar üzerinde baskıların arttığını ve bu durumun diğer din ve etnisitelere mensup gruplar üzerinde hoşgörüsüzlüğü yükselttiğini öne sürdü.

Ergenekon’a eleştiri

Ergenekon soruşturmasına da değinen Türmen, şöyle devam etti: “Ergenekon davası muhalefeti baskı altına alan ve korkutma amacı güden, hükümetin elinde bir araca dönüştü. Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda da problemler ve yargının bağımsızlığı üzerinde baskı baskı var. Toplumdaki tüm bu dönüşüm doğal olarak dış politikaya da yansıyor. Türkiye, Batı dünyasının bir üyesi gibi davranmıyor. Türkiye’nin 20 yılda Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle ilgisi olmayan bambaşka bir ülke olmasından korkuyorum. Eğer böyle devam ederse, korkarım ki daha çok Doğu tarzında, otoriter demokrasiye sahip, sırtını Batıya çevirmiş bir ülke ortaya çıkacak.”

Türmen, hükümetin demokratik açılım çalışmasıyla ilgili bir soru üzerine de şöyle konuştu: “Hükümetin doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Kürt sorununa bir çözüm bulunmalı, bu çözümün silahla gelmeyeceği açık. Hükümet de kapsamlı bir yaklaşım geliştirme çabası içinde. Sadece bu değil, Ermeni meselesinde kazanılanlar da önemli, bu da doğru bir hamleydi.” (aa)

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=967475&Date=04.12.2009&CategoryID=78

Sernur'un Yorumu: Gelecek 20 yıla bakmadan önce sormak gerekiyor; geçtiğimiz 20 yılda Türkiye ne zaman demokrasiyi tam özümsemişti ki, şimdi bir geriye gidişten bahsediyoruz?!? Hadi Türmen deyimiyle söylesek bile, Türkiye bürokratik-otoriter zihniyetten, demokratik-otoriter zihniyete doğru yol almıştır. Bu durum dahi bir gelişmeyi göstermektedir. Hiç olmazsa ikincisin de egemenliğin kaynağı millete ve sandığa dayanmaktadır, ya diğeri? Sorumsuz, hesap sorulamayan ve hatta kusursuz; kendi insanına psikolojik savaş uygulayan, umursamayan bir yapı! Keşke sayın Türmen tüm yargıçlar 28 Şubat günlerinde Genelkurmayın salonlarında toplanıp, brifingler verildiğinde de yargının bağımsızlığı elden gidiyor diyebilseydi...Seçilmiş iktidar için atıp tutmak serbest ama askeribürokrasiye/bürokratik yargı zihniyetine gelince "dut yutmuş bülbüle dönülüyor" ne hikmetse?!? Danıştayın son açıklamasına bakıldığında, yargı'nın her türlü kararı eleştiriden muaf olacak; bunu da eleştirse ya sayın Türmen! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu...Hele ki Ergenekon Davasını içindeki tüm vakıalardan soyutlayarak sadece muhalefete baskı amacıyla oluşturulmuş soyut bir kavram olarak nitelemek, sayın Türmen'in kimliğini taşıması gerektiği Adalet kavramını ayaklar altına alan bir tanımlamadır. Sayın Türmen'e göre iş dünyası İslamileşiyormuş? Bunu hangi veriye ve gözleme dayanarak söylemektedir. Acaba kastetdiği Anadolu şehirlerinden yükselen ve muhafazakar niteliklere sahip ama liberal ekonominin kuralları çerçevesinde harekt eden, Türkiye'deki özel sermaye yapısını değiştiren ve bürokratik-otoriteryanizmin elini zayıf düşüren, ekonomik gelişme midir? Kusura bakmasın sayın Türmen ama böyle bir sosyolojik gelişmeyi, ters takla attırarak "İslamileşme" olarak sunmak, yeni Türkiye'yi anlamamak ve anlatmama çabasında yapılmış bilinçli bir çarpıtmadır.

Sonuçta görülmektedir ki sayın Türmen'in ABD'de yaptığı son birkaç haftadır giderek yoğunlaşan ve Türkiye'nin iç ve dış statükolarının teminine yönelik bir lobi faaliyetinin yeni halkalarından birisidir. Ama bununla beraber Türmen'in şu ifadeleri, kendisinde de bir kafa karışıklığı yaşandığını göstermektedir: “Hükümetin doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Kürt sorununa bir çözüm bulunmalı, bu çözümün silahla gelmeyeceği açık. Hükümet de kapsamlı bir yaklaşım geliştirme çabası içinde. Sadece bu değil, Ermeni meselesinde kazanılanlar da önemli, bu da doğru bir hamleydi.” Son derece kritik olan bu konular üzerine giden bir hükümetin nasıl oluyor da Türkiye'yi islamileştirmeye ve otoriteryan bir yönetime kaydırdığı çok can alıcı bir sorudur. Sadece Kürt meselesinin çözümü dahi ki beraberinde Alevi meselesinin çözümü de gelecektir, Türkiye'de özgürlük alanlarının genişlemesinden başka bir sonuca çıkmayacaktır ki böylesi bir gelişme Türkiye'yi önümüzdeki 20 yılda liberal demokrasiye daha çok yakınlaştıracaktır! Tam aksi bir gelişme ise sayın Türmen'in görmek istemediği bürokratik-otoriter iktidarın geri dönüşüne sebep olacaktır ki, bunu sayın Türmen de istemez, değil mi?



19 Kasım 2009 Perşembe

Ömer Lütfü Mete

Kıymetli yazar ve düşünür Ömer Lütfü Mete'nin vefatını teessürle öğrenmiş bulunmaktayız. Kendisine Allah'tan rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz.

Türkiye; Eksen Kuran Ülke

Türkiye ve çevre coğrafyası ile ilgili herhangi bir ideolojik ve kavramsal bagaj taşımayan bir birey düşünelim. Bu bireyin önüne Türkiye’yi ve çevre coğrafyasını gösteren bir harita konuyor, sonrasında ise harita dahilindeki ülkelerle ilgili ekonomik, siyasi, tarihi ve kültürel bilgiler yorumsuz olarak sunuluyor ve Türkiye’nin söz konusu ülkelerle nasıl bir ilişkiler bütünü yürütmesi gerektiği kendisine soruluyor; cevap ne olurdu? Aşağı yukarı bugünkü dış politika çerçevesini anlatacağını iddia edebiliriz. Çünkü Türkiye gibi kaderini coğrafyasının çizdiği bir ülkenin vasatı dahi bunu gerektirmektir. Bu vasatın gelişmesi, ekonomi, askeri ve siyasi standartların işleyişine göre düşer veya yükselir. Türkiye, son yıllardaki atılımları ile bu vasatı aşarak yükseliş dönemine girmiştir. Son birkaç haftadır yaşadığımız eksen tartışmalarının kökeni de burada saklıdır. Açıktır ki ekonomik, siyasal ve askeri olarak küresel standartlara yaklaşan bir Türkiye’nin “Kuzey Kore” veya “İzlanda” olmasını beklemek haksızlık olacaktır.


Küreselleşmenin, Berlin duvarının yıkılmasından sonra kürenin her noktasına etkin nüfuzu ve oluşturduğu yeni denklemler, Türkiye için yeni fırsat kapılarının açılmasına sebep olmuştur. Türkiye’nin bu fırsatlardan özellikle Deniz Zeyrek’in 17 Kasım tarihli Radikal gazetesindeki yazısında ifade ettiği gibi doksanlı yıllarda TSK’nın öncelikli belirleyici olduğu “güvenlik eksenli” dış politikalar nedeniyle tam anlamıyla faydalanamadığını görmekteyiz. Ama söz konusu yıllarda, temelini Özallı yıllarda atılan liberal eksenli ekonomik ve siyasal politikaların açtığı yolda, Türkiye’de gelişen sivil toplum ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinden yükselen yeni sermaye akımının oluşturduğu dalga, bir noktada küreselleşen dünya ile bütünleşecekti. Başbakanlık Başdanışmanı Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın da ifade ettiği gibi Türkiye toplumu “Hz. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir nokta belirledi”, “ayağını oraya sağlam bastı” ve sonrasında “bütün dünya benimdir” diyerek, ilgisini büyük resme yöneltti. Ayrıca küreselleşmenin getirdikleri ile beraber “güç” tanımında kritik değişimin yaşanması ve “askeri” gücün sabit değişken olmaktan çıkarak, liberal ekonomi ve insan hakları gibi moral değerlerin belirleyiciliğinin artması, ülkeler arası güçler dengesinde değişimi de beraberinde getirdi. Yumuşak Güç kavramının yaratıcısı Joseph S. Nye’ın da ifade ettiği gibi küresel düzenin en güçlü askeri gücü ABD’nin dahi yeni dünya’da etkinliği sınırlı olacaktı. Nye, günümüz dünyasında “bağlar ve bağlantıda olma durumu, amaca uygun gücün önemli bir kaynağı haline geliyor” diyerek, ülkeler arasında artan işbirliği ihtiyacını da ortaya koymaktadır.

Tüm bu değişim ortamında Türkiye’nin kendisini sadece ABD’ye veya Batı eksenli bir dış politika tercihine mahkûm etmesinin “gerçekçi” bir dış politika seçeneği olamazdı. Yeni dış politika tercihinin ilk sonuçlarından birisi, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca sadece “güvenlik” merkezli parametreler ile yaklaştığı, güney ve kuzeyine “barış havzası” metaforu çerçevesinde yeni bir siyasal dille yaklaşması olmuştur. Bu noktada vasat asılmıştır. Enerji’nin uluslararası politikada artan gücü ve etkisi, bu vasatın aşılmasında etkin bir manivela olurken, esas özü Türkiye’nin yükselen ekonomik gücü, sosyal dinamizmi ve artan siyasal etkinliği oluşturmuştur. Bu çerçevede Türkiye yalnızca bir “köprü ülke” olmaktan çıkarak, önce bir “eksen” ülke olmuş ve giderek “eksen değiştiren ülke” konumuna da yükselmiştir. Türkiye bir çekim merkezi haline dönüşmüştür. Avrupa’nın yavaş yavaş da olsa etkisini daha önemlisi inandırıcılığını yitirdiği, değişen dünya ile uyumunun sorgulandığı bir dönemde Türkiye, diğer devletler için “öncelikli duraklardan birisi” konumuna yükselmiştir. Bu durum ister istemez kimi ülkelerin mevcut konumlarının sarsılmasına ve Graham Fuller’in deyimiyle bir dönem “Batı’nın sadık müttefiki” Türkiye’nin uyguladığı dış politika Batı’dan giderek bağımsızlaşmaktadır. Sadece Cumhurbaşkanı ve diğer ilgili hükümet yetkililerinin Ekim 2009’da Türkiye içi ve dışında gerçekleştirdikleri temasları dahi eksen tartışmalarını boşa çıkartırken, Türkiye’nin “eksen kuran ülke” konumunu da belirlemektedir. Türkiye’nin Çin sınırından, Orta Avrupa’ya ve Afrika’ya kadar uzanan yeni etkinlik coğrafyası, Westfalya düzeninin kimi kurucu ülkelerini giderek rahatsız ettiği giderek daha fazla görülmektedir. Türkiye’nin düzen kurucu hamleleri, kimi kurulu düzenlerdeki fay hatlarını harekete geçirmiştir. Türkiye’nin oluşturduğu yeni eksen bir anlamda Westfalya düzeninin de sonu anlamına gelmektedir. Bu çerçevede son Fransa örneğinde görüleceği gibi, İsrail’deki aşırı sağ iktidar ile el ele vererek, Türkiye’den rol çalma ya da Fransa ile Almanya arasında son dönemde çok daha sıcaklaşan ve AB içinde yeni bir eksene! dönüşen ilişkilerini görerek “eksen değişimi” tartışmalarını yeniden okumak gerekmektedir.



Sernur Yassıkaya
19.11.2009

Ulus-Devlet Topluma Dar Geliyor, Ali Aslan, Anlayış, Kasım 2009

“Güçlü Devlet” Kavramı Kökten Değişti, Joseph S. Nye, Radikal, 15 Eylül 2009
Türkiye Artık Batının Sadık Bir Müttefiki Değil, Ebru Doğan, BBC Türkçe, 10 Kasım 2009
Dört Koldan Diplomasi, İbrahim Doğan Mesut Çevikalp, Aksiyon, 9-15 Kasım 2009

18 Kasım 2009 Çarşamba

Yeni Cumhurbaşkanı nasıl seçilecek?



Hükümet tarafından hazırlanan taslakta; seçimlerin 5 yılda bir yapılacağı ve bir kişinin en fazla iki defa seçilebileceği yer aldı. İlk oylamada seçmen oylarının salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilebilecek. İlk turda bu sağlanamaz ise en çok oy alan iki aday sonraki turda yarışacak. Burada geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Çankaya Köşkü'ne çıkacak. Eğer seçimlere tek aday katılırsa; seçimler halk oylaması şeklinde yapılacak ve kişi salt çoğunluğu elde eder ise seçilmiş olacak. Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin 40 yaşını doldurmuş olması gerekiyor.


Cumhurbaşkanlığı seçim taslağından başlıklar şöyle:

-Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir. Seçim genel, eşit ve gizli oyla, bütün yurtta aynı günde, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır.

-Cumhurbaşkanı seçimleri beş yılda bir yapılır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

-Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış bulunan iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

-En son yapılan milletvekili genel seçimlerinde, geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında, yüzde onu geçen siyasî partiler de ortak aday gösterebilir.

-Aday gösterilmek kişinin yazılı muvafakatine bağlıdır.

-Cumhurbaşkanı adayı gösterilen devlet memurları ve diğer kamu görevlileri, aday listesinin kesinleştiği tarih itibarıyla, görevlerinden ayrılmış sayılırlar. Yüksek mahkeme üyeleri, hâkimler, savcılar ve bu meslekten sayılanlar ile subay ve astsubaylar hariç olmak üzere, Cumhurbaşkanı adayı gösterilen oevlet memurları ve diğer kamu görevlileri, adaylığı veya seçimi kaybetmeleri halinde, Yüksek Seçim Kurulunca Cumhurbaşkanı'nın seçildiğinin ilân edilmesini takip eden bir ay içinde müracaat etmeleri kaydıyla eski görevlerine veya kazanılmış hak aylık derecelerindeki başka bir göreve dönebilirler.

-Adaylar, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, tüzel kişilerden ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek kişilerden maddî yardım alamazlar.

-Seçimlerde şeffaflığın sağlanabilmesi amacıyla, adaylığın kesinleşmesinden seçim sonuçlarının kesinleşmesine kadar geçen dönemde elde edilen her türlü gelir ve harcamalar kaydedilir. Yardımlar makbuz karşılığında yapılır. Nakdî yardımlar, adayların "Seçim hesabı" olarak kendileri adına açtıracakları bir banka hesabına yatırılır.

-İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi halinde, ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. Bunların dışındaki sebeplerle boşalma olması halinde ikame yoluna gidilemez.

-Oylamalara tek adayla gidilmesi halinde, oylama referandum şeklinde yapılır; geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

-Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanı'nın görevi devam eder. Cumhurbaşkanlığı makamının ölüm, çekilme veya başka bir sebeple boşalması halinde, yenisi seçilinceye kadar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Cumhurbaşkanlığı'na vekâlet eder.

-Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

-Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görülmediğine dair karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı seçimi bir yıl geriye bırakılır.

-Kırk yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip her Türk vatandaşı Cumhurbaşkanı seçilebilir.

-Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi en az yirmi milletvekilinin yazılı teklifiyle mümkündür; her bir milletvekili ancak bir aday için teklifte bulunabilir. (CİHAN)

18 Kasım 2009, Çarşamba

Türk halkına göre 'dinsel eşitlik' teori düzeyinde kaldığı sürece sorun yok!

'Türkiye'de Dindarlık' araştırmasının bulguları çarpıcı. Türkiye'de yaşayanların yüzde 80'i 'Tüm dini gruplar eşit haklara sahip olmalı' dese de iş pratiğe gelince durum değişiyor. Yüzde 54'lük bir kesim farklı dinden olanların görüşlerini anlatan kitap yayımlamasının engellenmesini istiyor


İSTANBUL- Sabancı Üniversitesi öğretim üyelerinin yaptığı bir araştırma Türkiye’nin dine bakışını ortaya çıkardı. Tek bir din gerçektir diyenlerin oranı yüzde 60, ülkedeki dini gruplar eşit diyenlerin oranı yüzde 80 ama yüzde 59 ‘farklı dinden olanların kamuya açık toplantı yapmasına izin verilmemeli’ diyor. Yeni kuşağın anne babasına göre ibadete yakınlığı ise yüzde oranında 30 artış gösterdi.

Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Uluslararası Sosyal Saha Çalışmaları Programı (ISSP) kapsamında ‘Türkiye’de Dindarlık-Uluslararası Bir Karşılaştırma’ başlıklı bir rapor hazırladı. Araştırma, 2008 Kasım - 2009 Mart ayları arasında 53 ilde 1 500 kişi üzerinde yapıldı. Bulgular, 1998’de ISSP kapsamında yapılan ve 45 ülkeyi kapsayan dünya dindarlık veriyleriyle de karşılaştırıldı. Ayrıca ibadet serbestliği, dindarlara ve laiklere baskı gibi konulardaki istatistikler de son 10 yılın rakamlarıyla kıyaslandı. Araştırmanın çarpıcı sonuçları şöyle:

Yaşam Allah olduğu için anlamlı

* Araştırmaya katılanların yüzde 92’si ‘Allah varolduğu için hayatın anlamı olduğunu’, yüzde 70’i ‘hayatın anlamını insanın kendisinin verdiğini’ düşünüyor. Bu bakımlardan Türkiye’deki denekler bir ölçüde Katolik nüfusun çok olduğu Şili, Filipinler, Portekiz gibi ülkelerle, yeniden dinin güç kazanmaya basladığı Ortodoks Rusya ve Katolik Slovakya gibi ülkelere yakın gelen bir konumda.

* Deneklerin sadece yüzde 28’i hayatın akışını kendimizin değistirebileceğine inanıyor. Kanada, ABD ve Norveç gibi ülkeler karsısında Türkiye hayatın akışını değiştirebilme görüşü açısından neredeyse tamı tamına zıt bir konumda.

* Allah’ın varlığından şüphe duymayanların oranı yüzde 93.

* ‘Ölümden sonra hayata inananların’ oranı yüzde 89, cennet ve cehennemin varlığına inanların oranı yüzde 93. Yüzde 82 dini mucizelere inanıyor, yüzde 83 ölümden sonra dirilmeye inanıyor.

Herkes eşit ama...

* Araştırmaya katılanların yüzde 80’i ‘Bir ülkedeki bütün dini grup ve cemaatler eşit haklara sahip olmalıdır’ görüşüne katıldığını belirtiyor.

* Ancak farklılıklarla ilgili sorularda görüşleri değişiyor. ‘Farklı bir dine mensup olanların seçimlerde oy vermeyi düşündüğüm partiden aday olmasını kesinlikle kabul etmem’ diyenlerin oranı yüzde 37. Muhtemelen kabul etmen diyen yüzde 12.

* ‘Farklı dinden olanların kamuya açık toplantılar düzenleyerek fikirlerini açıklamalarına izin verilmemeli’ diyenlerin oranı yüzde 59.

* ‘Farklı dinden olanların kendi görüşlerini anlatan kitaplar yayımlamalarına izin verilmemeli’ diye düşünenlerin oranı ise yüzde 54.

Gençler ibadet sıklığı arttı

* Araştırmaya katılanların yüzde 87’si kendini ‘dindar’ olarak görüyor.

* Ankete katılanların ibadet davranışları ‘anne babalara oranla’ yüzde 30 artış gösterdi. Erkek deneklerin yüzde 74, kadınların yüzde 50’si haftada bir kez veya daha sık camiye ibadet için gittiğini söylüyor.

* ‘Sadece tek bir din gerçektir’ diyenlerin oranı yüzde 60 iken, birçok dinde temel doğruların mevcut olabileceğini düşünenlerin oranı yüzde 32.3.

* Deneklerin yüzde 84 ‘Müslümanlara karşı görüşlerim çok olumlu’ derken ‘Hıristiyanlığa karşı görüşlerim çok olumlu’ diyenlerin oranı sadece yüzde 13. Musevilerde ise bu oran yüzde 10’a düşüyor.

* Din ilkelerine uymayan bir kanun Meclis tarafından kabul edildiği takdirde ‘kesinlikle kendi dini ilkelerime uygun davranmaya devam ederim’ diyenlerin oranı yüzde 35.

* ‘İnsanlar ibadetlerini serbestçe yerine getirebiliyor mu’ sorusuna evet diyenler 1999’da yüzde 64 iken 2002’de yüzde 63, AKP iktidarından sonra 2006’da yüzde 82. 2009’da ise AKP’ye rağmen düşüş gösterip yüzde 78 olmuş.

Dindara baskı azaldı

* ‘Türkiye’de dindarlara baskı yapıldığını düşünenlerin oranı 2002 öncesinde yüzde 40 iken bu rakam sırasıyla 2006 ve 2009’da yüzde 17 ve yüzde 24 oldu.

* ‘Devlet memuru kadınların isterlerse başlarına örtmelerine izin verilmelidir’ görüşüne katılanların oranı 1999’da yüzde 74’iken bu oranı 2006’da yüzde 68, 2009’da yüzde 69 oldu.

* ‘Üniversite öğrencisi kızların isterse başlarına örtmelerine izin verimeli’ görüşüne katılmayanlar artış göstermiş. 1999’da yüzde 16 olan bu oran 2006’da yüzde 19, 2009’da yüzde 23 olarak gerçekleşti.

‘Şeriat’ isteyenler azaldı

* Laik kesiminden insanlara baskı yapıldığını düşünenlerin oranı 2006’da yüzde 83, 2009’da ise yüzde 87 oldu.

* Türban baskısı konusunda son 10 yıldaki görüşlerse söyle: 1999’da yüzde 54, türban konusunda baskı gördüğünü söylerken bu rakam 2002’de yüzde 68, 2006’da yüzde 65, 2009’da yüzde 59 olmuş.

* 2006’da laikler üüzerindeki örtünme baskısı yüzde 37, 2009’da yüzde 34. İfade özgürlüğü üzerine baskı yşadığını söyleyenler 2006’da yüzde 14 iken bu oran 2009’da yüzde 28 olmuş.

* ‘Şeriat isterim’ diyenlerin oranı 1990’larda yüzde 26’tı. Bu 1999’da yüzde 19, 2009’da ise yüzde 10 oldu. (Radikal)

18.11.2009