Bugün “mavi küre” üstünde iki önemli zirve yaşanacak: Birincisi Danimarka’nın Başkenti Kopenhag’da düzenlenen ve bu sefer! sonuç alınacağı ifade edilen “Küresel İklim Zirvesi”; ikincisi ise Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington’da ABD Başkanı Barack Obama ile Beyaz Saray’daki buluşmasıdır. İki zirvenin de mavi küremizin gelecek yüz yılının siyasi, sosyal ve ekonomik olarak alacağı şekil yönünden belirleyici olacaktır. Başbakan Erdoğan’ın ziyareti aynı zamanda sembolik anlamı yoğun bir nitelik de taşımaktadır. İlk kez bir Türk Başbakanı, yeni seçilmiş bir ABD Başkanının Türkiye ziyareti ertesinde (yaklaşık 8 ay) Washington’a resmi bir ziyaret düzenliyor. Başbakan Erdoğan’ın Washington ziyaretini şu şekilde özetleyebiliriz: "Model ortaklık" bugün gözden geçirilecek; eksiler ve artılar teraziye konacak, hasar tespiti yapılacak ve yola devam denecek! Kısaca ikili ilişkilerde bir “Z” raporu alınacaktır ki, iki ülke liderleri arasında ilk kez gerçekleşecek çalışma yemeğinin böyle bir amaca hizmet edeceği açıktır.
Bilindiği üzere, söz konusu ziyaretin normalde 29 Ekim’de yapılması planlanmış ama bu tarihin Cumhuriyet Bayramına denk gelmesi nedeniyle, 7 Aralık tarihi iki liderin ajandası açısından en uygun tarih olarak belirlenmişti. Tabii 29 Ekim dönemindeki dünya ve Türkiye gündeminin 7 Aralık 2009 tarihine kadar oldukça sıcaklaştığını görmekteyiz. Sıcaklığı artan gündemin ise Türk dış politikasında oyun alanını daraltıcı bir nitelik taşımaktadır. ABD Başkanı Barack H. Obama’nın geçtiğimiz günlerde açıkladığı Afganistan stratejisi, İran’la ABD ve Batılı ülkeler arasında giderek tırmanan gerilim, Türkiye’de Kürt/Demokratik Açılımının, DTP ve PKK tarafından suni bir krizle sabote edilmek istenerek çıkmaza sürüklenmesi gibi unsurlar, Türkiye’nin dış politikasında eksen değişimi tartışmaları zirvenin yükünü artırırken; Türkiye İsrail ilişkilerinde artan gerilimin geçtiğimiz haftalarda giderek soğuması belki de son derecek sıcak gündemin üzerindeki bir ağırlığın alınması neticesini doğurmuştur. Bununla beraber Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Yahudi lobi kuruluşları ile direk temasta bulunmayacağının açıklanması, Türk tarafında hala daha İsrail’e karşı bir tepkinin varolduğunu da ifade etmektedir. Yine de dolaylı yollardan temasların yaşanacağını düşünmek gerekmektedir. Bununla beraber diğer bir soru işareti de, Türk basınında da gündeme pek gelmeyen, acaba Başbakan Erdoğan ile Ermeni lobileri arasında doğrudan ya da dolaylı bir görüşme olup olmayacağıdır. Kanımızca hiç değilse dolaylı bir görüşmenin hiç olmazsa Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun başında oldu bir ekiple görüşme yapılabileceği mümkün gözükmektedir.
Tüm bu çerçevede gündemin sıcaklığının, iki lider arasındaki görüşmelere damga vuracağı ifade edilebilir: Bunlar sırasıyla, Afganistan, İran ve Kürt meselesi olacak gibi duruyor. Obama’nın ek 30 bin asker gönderimini içerdiği Afganistan paketi ve NATO üyelerinden de muharip güç beklentisi, Türkiye’den de benzer beklentileri doğurmuş gözüküyor. Türkiye’nin bu talebe, Afganistan’da muharip güçten çok, alt yapı ve askeri eğitim faaliyetlerine ağırlık verilmesi ve Afgan halkının sosyal-ekonomik problemlerine mehlem olunmasının uzun dönemde daha iyi sonuç vereceği ve Türkiye’nin yalnızca Kabil’de değil Afganistan’ın diğer bölgelerinde bu faaliyetleri hızla yürüttüğü ve hali hazırda 1758 askeri ile ISAF bünyesinde faaliyet göstermesiyle cevap vereceği ifade ediliyor. Ne var ki bugünkü yazısında Obama yönetimine yakınlığı ile tanınan Brookings Enstitüsünün uzmanı Ömer Taşpınar, Türkiye’nin Afganistan’da yapacağı katkının seviyesinin “eksen tartışmaları”nda ana belirleyici etken olacağını ifade ediyor. İran konusunda ise Türkiye’nin İran ile yakın komşuluk durumuna vurgu yapacağı ve İran’la yaşanan sorunun yaptırım uygulanması dışında diyalog sürecinin artırılması ile çözülmesi gereği üzerinde duracağı, Başbakan Erdoğan’ın medyaya yansıyan demeçlerinden anlaşılmaktadır. Ne var ki Türkiye’nin İran’ın nükleer silaha sahip olmasını kesinlikle arzulamadığını da Washington’da bir kez daha yüksek sesle ifade etmesi beklenebilir. Ayrıca, Ahmed Davutoğlu’nun Mayıs ayında Dışişleri Bakanlığı görevine gelmesinden itibaren Türk dış politikasında artan ivmenin de Washington’daki muhataplara bizzat ilk elden ve şeffaf bir şekilde anlatılmasının da mümkün olması, son haftalarda “Yeni Osmanlılık” terimi etrafında oluşturulmak istenen spekülatif havanın dağıtılması yolunda önemli bir işlevi yerine getireceği de söylenebilir.
Bununla beraber Türk tarafının ikili görüşmelerde, Kürt meselesine ve bununla bağlantılı olarak PKK’nın Kuzey Irak’tan tasfiyesini gündeme getireceği, ABD’nin bu çerçevede daha fazla rol üstlenmesini isteyeceği anlaşılmaktadır. Özellikle DTP’nin son birkaç haftadır artırdığı gerilim, Ağustos’tan bugüne açılım sürecinde altlarındaki zeminin kaydığının ve Kürt vatandaşlarının desteğini kaybettiğini görmesi ve şiddet eylemleri ile hem kendisini kapattırmak için çaba harcadığı ve bu sayede arkasındaki desteği tahkim etmeye çalıştığı ifade edilebilir. Bu noktada PKK’nın terör ve şiddet politikasının Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlarımızın iradesi üzerinde baskı oluşturmasının da DTP tarafından kullanıldığı görülmektedir. Başbakan Erdoğan’ın bu çerçevede, açılım sürecinin sağlıklı ve etkin bir şekilde yürütülmesi amacıyla, Başkan Obama’dan PKK’nın tasfiyesinin hızlandırılmasını isteyeceği, ziyaret öncesi beyanatlardan anlaşılmaktadır. Görünen o dur ki zirve bir anlamda Afganistan-Kürt meselesi üzerinde geçecektir ki, Türkiye’nin Ortadoğu’da daha aktif ve düzen kurucu bir aktör olabilmesinin yolu, kendi Kürt meselesini, demokrasi çerçevesinde ve toplumsal bütünlüğüne zarar vermeyecek bir şekilde çözülmesinden geçtiği açıktır, ki Kürt meselesinde prangasından kurtulmuş bir Türkiye’nin ABD’nin bölgesel çıkarları açısından da daha etkin bir aktör olarak önemli roller oynayacağı açıktır.
Sivil Siyasetin Ana Belirleyiciliği Kabul Edilmiş Olacak
Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyaretinin yukarıda belirlenen hususlar dışında, Türk Dış politikasındaki yapısal değişikliğinde vurgulanması açısından önem arz edecektir. 7 Aralık’ta gerçekleşecek zirve ile sivil iradenin/siyaset dış politika üzerindeki ana belirleyici rolü kabul edilmiş ve desteklenmiş olacaktır. Bu değişimin geçtiğimiz bir ay içinde İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’ten, ABD’deki Neo-Con ekibin etkin isimlerinden David Wurmser’e, siyaset bilimci Eric Jan Zürcher’e kadar, Türk Dış Politikasında askeri bürokrasinin solan etkisine dikkat çekildiği ve sivil iradenin yükselişinin vurgulandığı görülmektedir. Bu rol değişiminin, 5 Kasım 2007’de, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice’ın ABD dış politikasına, neo-con ekibi ekarte ederek yerleştirdiği “Amerikan Realizmi” anlayışı sonucu kabul gördüğü, Wurmser’in 29 Kasım tarihli HaberTürk gazetesinden Tülin Daloğlu’na verdiği demeçle görülmektedir. 5 Kasım’da kabul gören bu rol değişimi 7 Aralık 2009 zirvesi ile eğer bir yol kazası yaşanmazsa tasdik edilmiş olacaktır. Bu kabul sadece dış politikaya değil Türkiye’nin iç politikasına kadar yansıyan derin etkileri de beraberinde getirecektir.
Sonuç olarak 7 Aralık Zirvesi, ikili ilişkilerde başlamış olan yeni “model ortaklık” döneminde, yeni bir safhanın başlangıcını da işaret edecektir. Bu zirve Türkiye’nin 21. Yüzyılın lider ülkelerinden birisi olmasını da beraberinde getirebilecektir. Türkiye’nin orta Avrupa’dan, Avrasya’nın ortasına artan etkinliği, enerjiden, nükleer silahlanmaya, ekonomiye ve Ortadoğu sorununa kadar çetrefilli konularda majör aktörlerden birisi konumuna yükselmesine sebep olmuştur. Bu çerçevede kendi eksenini oluşturmak isteyen Türkiye’nin, her ne kadar kimi sarsıntılar geçirse de küresel düzenin süper gücü ABD ile benzer dalga boylarını taşıması, politikaların uygulanmasını da kolaylaştıracaktır. 7 Aralık zirvesi açıktır ki Türk-ABD ilişkilerinin Soğuk Savaş dönemindeki tek boyutlu ilişki çerçevesinden çıkarak, sivil siyasetin belirleyici olduğu çok boyutlu bir niteliğe yükseldiğinin de ifadesi olacaktır.
Sernur Yassıkaya
07.12.2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder