BAZI tartışmaları biteviye yapmaktan insan sıkılıyor. Bunlardan birisi de "Batı'nın Türkiye'yi kaybedip etmediği ya da Batı'dan uzaklaşıp uzaklaşmadığı" tartışması. Ancak soru hem Türkiye'nin Batılı müttefikleri hem de Türkiye'yi yönetenler açısından önemli ki; onlar meseleyi gündeme getirdikçe Türkiye'den de "Zinhar hiç öyle şey olur mu?" türünden bir cevap geliyor.
Nitekim Tahran'dan ayrılırken yaptığı basın toplantısında bu soruyla karşılaşan Başbakan Erdoğan, "Türkiye'nin bir yüzü Batı'ya bakıyor, bir yüzü Doğu'ya bakıyor... Biz şu anda AB süreci içinde müzakereci ülkeyiz. NATO üyesiyiz ve yapımızın demokratik, laik ve sosyal bir devlet olarak şekillenmesi her şeyi ortaya koymaktadır" demek gereğini duymuş.
Başbakan Erdoğan'ın bu vurguyu yapmak zorunda kalmasının sebeplerinden birisi, son iki haftadır hemen her gün yerli yersiz İsrail'e yönelik sert bir açıklama yapmayı alışkanlık haline getirmesiydi. İkinci temel neden de İran ziyaretinden önce verdiği iki mülakatta, yabancı kulaklara Türkiye'nin İran'a kol kanat gerdiği izlenimini verecek şekilde konuşmasıydı.
Öyle ki Türk dış politikasının yeni yönelimine koşulsuz destek veren, Türkiye'yi kollayan Stephen Kinzer gibi bir gazeteci bile Guardian Gazetesi'ndeki yazısında şu uyarıda bulunmuş: "Türkiye için İran'la bağları güçlendirmek iyi bir şey, fakat sırtını ABD'ye dönmediği sürece. Hamas ve Hizbullah'la ilişkileri ilerletmek de iyi bir şey, fakat İsrail ile köprüleri atmaması halinde."
Bu soruyu sorduran atmosferin varlığı bir vakıa. Batı'da Türkiye'nin yeni dış politika felsefesini, yerine getirdiği işlevleri anlamayanlarla ilgili söylenecek bir şey yok.
Ancak Türkiye'yi yeni dönemin şartlarında değerlendirenler açısından da Türkiye'nin yaptıklarıyla söylemi arasındaki çelişki ve bazen de yaptıkları sorun yaratıyor.
Türkiye'deki siyasi kadro birkaç nedenle Batı ile ilişkilerin zayıfladığı ya da Batı'dan uzaklaştığı izlenimini veriyor. Birincisi, özellikle Başbakan önemli konularda Batı ülkelerinden çok farklı bir dil kullanıyor. İkincisi, ülkedeki Batı karşıtı psikolojinin yatıştırılmasına yönelik hükümet ciddi bir çaba içine girmiyor.
Üçüncüsü, çevre ülkelerle geliştirilen ilişkilerde kullanılan dil, sergilenen yakınlık ve Türkiye'nin pozisyonlarının onların bakış açısından dile getirildiği algısı, Batı'da soru işaretlerini artırıyor.
Son olarak da Müslüman ülkelerle ilişkilerinde Türkiye, Batı'nın değerler manzumesinden esinlenen bir davranış sergilemiyor. Sudan'daki etnik temizlik suçlusu, rejimin avukatlığına soyunuyor, o rejimin başındaki şahsiyetler Türkiye'de muteber kişi muamelesi görüyorlar.
İran ziyareti öncesindeki Guardian mülakatında ve oradaki söylemde de kanımca benzer bir sorun vardı. Türkiye'nin İran'a ambargo uygulanmasından rahatsızlık duyması doğal. Bu aynı zamanda İran halkıyla bir dayanışma göstergesidir. Nükleer program konusunun bölgenin nükleersizleşme perspektifinden savunulması da meşrudur. Ancak bunlar yapılırken İran'daki rejimin sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterilmesinin gereği de yoktur.
Seçimlerde hile yapan, bunu protestocuları genç yaşlı, kadın-erkek demeden hapishanelerde tecavüz de dahil işkenceden geçiren bir yönetimle reel politika gereği, ticari çıkarlar nedeniyle ilişkilerin iyi tutulması anlaşılır bir tavırdır. Ama bu rejimin heyecanla kucaklanması ne şart ne de sindirilir bir tavır sayılabilir.
O çok önemsendiği söylenen kardeş halkın duyguları, böyle anlarda ziyadesiyle rencide ediliyor olabilir.
Soli Özel - HaberTurk - 30.10.2009
Günün Sözü
"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss
Claude Lévi Strauss
30 Ekim 2009 Cuma
Turkey leads the Muslim world
This week's visit to Iran by the Turkish prime minister, Recep Tayyip Erdoğan, is to be warmly welcomed. Turkey is playing a highly positive new role in the Middle East. It seeks to be a conciliator, a mediator, a peacemaker. Reaching out to Iran is an ideal way for it to play this role.
Turkish leaders have spent several years pursuing a goal they call "zero problems with neighbours". They have been highly successful. Turkey is on good terms with Greece, Bulgaria and Iraq. As for Syria, with which it almost went to war a decade ago, visa requirements have been abolished, and foreign minister Ahmet Davutoğlu asserted in Aleppo earlier this month that the two countries share "a joint destiny, a joint history and a joint future". This came just days after Turkey's highly promising breakthrough with Armenia, under which their border is to be reopened and diplomatic relations restored after a 16-year break.
Now Turkey is moving to a second, even more ambitious stage of its regional policy: "no problems between neighbours." Its leaders realise that Turkey's future prospects depend on regional stability, and are actively seeking to resolve disputes in the neighbourhood. Because of its size, its economic power, its history and its well-developed though still incomplete democracy, Turkey is uniquely placed to be both a model and a broker.
For most of Turkey's modern history, the Muslim world has seen it as an apostate. Atatürk's reforms pulled it so far from Islam that it seemed to have no religious legitimacy. Besides, it was perceived as Washington's lackey, stigmatised by its embrace of American policies that many Muslims found abhorrent.
Neither of those objections applies to Turkey today. It is governed by pious Muslims and has its own foreign policy. Its leaders are warmly welcomed in many places where, in the past, they would not even have cared to visit.
Under other circumstances, Egypt, Pakistan or Iran might have emerged to lead the Muslim world. Their societies, however, are weak, fragmented and decomposing. Indonesia is a more promising candidate, but it has no historic tradition of leadership and is far from the centre of Muslim crises. That leaves Turkey – which, by happy coincidence, is eager to play this role.
One dark spot, however, has emerged to blot this happy picture. Turkey has begun to distance itself from Israel. This month it cancelled its participation in a joint military manoeuvre with the Israeli defence forces. Its leaders speak out angrily against Israeli policies – most notably prime minister Erdoğan, who at this year's Davos conference denounced Israel's invasion of Gaza as a "crime against humanity". One of the region's most important relationships is fraying.
Turkish leaders are allowing emotion to affect their attitude toward Israel. They are understandably angry over Israeli misdeeds. If Turkey is to be a bridge among nations, though, it cannot afford gratuitously to alienate any. The United States has brought itself much grief by isolating Iran; it would be just as foolish for Turkey to reject Israel.
Like Iran, Israel is a pariah in many circles, and is frozen out of Middle East security arrangements. This is bad for all parties. Pushing Israel into a corner, or making Israel feel that it is alone and friendless, does not serve the cause of peace.
Turkey has a history of excellent relations with Jews, and was one of the first countries to recognise Israel. Turning its back on that legacy, as it has apparently begun to do, contradicts its new diplomatic role as a broker of compromise. The contribution Turkey can make by playing that role is far greater than the feel-good effect of lashing out emotionally at Israel's excesses.
For Turkey to strengthen ties with Iran is good – as long as it does not turn its back on the United States. For it to cultivate relations with Hamas and Hezbollah is also good – but not if it breaks with Israel. Turkey shows unique promise as a regional peacemaker. To play that role, however, it must follow a cardinal rule that the US has for years ignored: shape foreign policy according to national interest, not emotion.
Stephen Kinzer - Guardian - 27.10.2009
Turkish leaders have spent several years pursuing a goal they call "zero problems with neighbours". They have been highly successful. Turkey is on good terms with Greece, Bulgaria and Iraq. As for Syria, with which it almost went to war a decade ago, visa requirements have been abolished, and foreign minister Ahmet Davutoğlu asserted in Aleppo earlier this month that the two countries share "a joint destiny, a joint history and a joint future". This came just days after Turkey's highly promising breakthrough with Armenia, under which their border is to be reopened and diplomatic relations restored after a 16-year break.
Now Turkey is moving to a second, even more ambitious stage of its regional policy: "no problems between neighbours." Its leaders realise that Turkey's future prospects depend on regional stability, and are actively seeking to resolve disputes in the neighbourhood. Because of its size, its economic power, its history and its well-developed though still incomplete democracy, Turkey is uniquely placed to be both a model and a broker.
For most of Turkey's modern history, the Muslim world has seen it as an apostate. Atatürk's reforms pulled it so far from Islam that it seemed to have no religious legitimacy. Besides, it was perceived as Washington's lackey, stigmatised by its embrace of American policies that many Muslims found abhorrent.
Neither of those objections applies to Turkey today. It is governed by pious Muslims and has its own foreign policy. Its leaders are warmly welcomed in many places where, in the past, they would not even have cared to visit.
Under other circumstances, Egypt, Pakistan or Iran might have emerged to lead the Muslim world. Their societies, however, are weak, fragmented and decomposing. Indonesia is a more promising candidate, but it has no historic tradition of leadership and is far from the centre of Muslim crises. That leaves Turkey – which, by happy coincidence, is eager to play this role.
One dark spot, however, has emerged to blot this happy picture. Turkey has begun to distance itself from Israel. This month it cancelled its participation in a joint military manoeuvre with the Israeli defence forces. Its leaders speak out angrily against Israeli policies – most notably prime minister Erdoğan, who at this year's Davos conference denounced Israel's invasion of Gaza as a "crime against humanity". One of the region's most important relationships is fraying.
Turkish leaders are allowing emotion to affect their attitude toward Israel. They are understandably angry over Israeli misdeeds. If Turkey is to be a bridge among nations, though, it cannot afford gratuitously to alienate any. The United States has brought itself much grief by isolating Iran; it would be just as foolish for Turkey to reject Israel.
Like Iran, Israel is a pariah in many circles, and is frozen out of Middle East security arrangements. This is bad for all parties. Pushing Israel into a corner, or making Israel feel that it is alone and friendless, does not serve the cause of peace.
Turkey has a history of excellent relations with Jews, and was one of the first countries to recognise Israel. Turning its back on that legacy, as it has apparently begun to do, contradicts its new diplomatic role as a broker of compromise. The contribution Turkey can make by playing that role is far greater than the feel-good effect of lashing out emotionally at Israel's excesses.
For Turkey to strengthen ties with Iran is good – as long as it does not turn its back on the United States. For it to cultivate relations with Hamas and Hezbollah is also good – but not if it breaks with Israel. Turkey shows unique promise as a regional peacemaker. To play that role, however, it must follow a cardinal rule that the US has for years ignored: shape foreign policy according to national interest, not emotion.
Stephen Kinzer - Guardian - 27.10.2009
Militarizmi 'ıslak imza makinesi' bile kurtaramaz
Askerin darbe yapmasını, cunta kurmasını meşru görenler, bir an önce AK Parti’yi yıksın diye bekleyenler, ‘ıslak imza’nın ortaya çıkmasından bu yana tam bir şaşkınlık içindeler. Bir gazeteci meslektaşımız, ‘Nereden belli o imzanın, ıslak imza makinesiyle atılmadığı’ diye soruyor ve kendince bir oyunu ortaya çıkarmak istiyor. ‘Bu bir tezgâhtır’ demeye mecali kalmayanlar ise, ‘ıslak imza makinesi varmış, biliyor musunuz?’ diye yazıyorlar.
Askeri Savcılık, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’ndan ‘ıslak imza’lı metnin aslını istemiş. Neden acaba? Herhalde cunta planının gerçek mi, sahte mi olduğu saptayacak. Gazetelerin yazdığına göre askeri savcılık asıl mesaisini belgeyi kimin sızdırdığı üzerinde yoğunlaştırmış. Olmayan bir belge ‘sızdırılır’ mı? Biraz garip olmuyor mu? Askeri savcılık acaba yeniden bu imzayı ıslak imza makinesinden mi geçirecek?
Geldiğimiz nokta başka bir nokta. Ancak militarizm destekçileri, durumu kavramamak konusunda kararlılar. Nedir geldiğimiz nokta? Darbeler dönemi Türkiye için artık bitmiş bulunuyor. Deniz bitti kara göründü. Buna rağmen ordu içinde hala darbe yapabileceğine inanan bir örgütlenme bulunduğu da ayrı bir gerçek.
Tıpkı, militarizm destekçileri gibi, ordu içindeki cuntacılar da denizin bittiğini anlamakta zorluk çekiyorlar.
Türkiye yeniden yapılanıyor. Bu yapılanma içeride ve dışarıda büyük değişikliklere neden oluyor.
Artık darbeler dönemi gibi, darbeciler dönemi de bitti. Bir dönemin objektif olarak sona ermesi, darbe heveslilerinin bittiği anlamına gelmiyor. Bu heves sürüyor. Darbeye heves edenler plan yapmaya, tezgâh kurmaya son vermiyorlar. Son bir çılgınlıkla büyük zararlar verecek işlere de kalkışabilirler. Baksanıza, Alevileri kışkırtmak, öğrencilerin yurtlarına silah koyarak onları terör örgütü üyesi olarak suçlamak gibi tezgahlar peşinde oldukları görülüyor.
* * *
Bu nedenle cuntacıların cezalandırılması ve ordu içinden tasfiye edilmesi şimdi daha çok önem kazanıyor. Cuntacılar, darbe heveslileri hak ettikleri cezaları alsınlar ki, birileri onlara bakıp yeni işler tutmaya kalkmasın.
Cuntacılar, suçüstü yakalandılar. Siyasi atmosfer artık onların meşruiyetinin bittiğini gösteriyor. Daha önceleri müdahalelerde destekçi konumunda olan birçok isim, ‘yetti artık’ diyor. Bu da devrin değiştiğinin en önemli göstergelerinden.
Dursun Çiçek bunu imzalamış mı, imzalamamış mı tartışması bitti. Orada çırpınmaya gerek yok. O imza atılmış. Asıl olan bu imzanın atılmasına katılan, bu yasadışı metni yazan ve örgütlenmeyi kuranların bir an önce ortaya çıkarılması ve ordu içinden temizlenmesidir.
* * *
Üzülerek söyleyeyim ki, umudunu militarizme bağlayanlar açısından çok fazla şans kalmadı. Eğer, egemenliklerini sürdürmek istiyorlarsa tek başvuru yeri var: O da halk. Bir şeyler yapmak istiyorlarsa halka gidecekler dertlerini anlatacaklar.
Bir gün askere, ertesi gün yargıya, ertesi gün üniversite yönetimlerine koşarak düzeni koruma dönemi bitiyor. Bütün bu kurumlar, demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklere saygılı olacaklar. Demokrasiye silah çekmeyecekler. Millet bunlardan sıkıldı. Bu ülke darbecilerden illallah dedi.
Şimdi gelin hep birlikte, barış içinde yaşayacağımız bir yeni düzen için elbirliği yapalım. Militarizm şakşakçılığını, halka güvensizliği bir yana bırakın.
Ak Parti iktidarının da demokrasiye ve insan haklarına saygılı bir siyasi çizgi izlemesi için toplumsal duyarlığı artıralım, demokrasi bilincini nasıl yükselteceğimizi düşünelim. Milliyetçiliği kaşıyarak bir sonuç elde edilemeyeceğini kabul edelim.
‘Vatan elden gidiyor’, ‘Cumhuriyet elden gidiyor’, diyerek ortalığı karıştırmanın zamanı geçti. Bedelini çok ağır ödedik.
Militarizm, tıpkı İspanya’da, Portekiz’de, Yunanistan’da olduğu gibi olması gereken yere, tarihin çöplüğüne gidiyor.
Onları ‘ıslak imza makinesi’ bile kurtaramaz.
Oral Çalışlar - Radikal - 30.10.2009
Askeri Savcılık, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’ndan ‘ıslak imza’lı metnin aslını istemiş. Neden acaba? Herhalde cunta planının gerçek mi, sahte mi olduğu saptayacak. Gazetelerin yazdığına göre askeri savcılık asıl mesaisini belgeyi kimin sızdırdığı üzerinde yoğunlaştırmış. Olmayan bir belge ‘sızdırılır’ mı? Biraz garip olmuyor mu? Askeri savcılık acaba yeniden bu imzayı ıslak imza makinesinden mi geçirecek?
Geldiğimiz nokta başka bir nokta. Ancak militarizm destekçileri, durumu kavramamak konusunda kararlılar. Nedir geldiğimiz nokta? Darbeler dönemi Türkiye için artık bitmiş bulunuyor. Deniz bitti kara göründü. Buna rağmen ordu içinde hala darbe yapabileceğine inanan bir örgütlenme bulunduğu da ayrı bir gerçek.
Tıpkı, militarizm destekçileri gibi, ordu içindeki cuntacılar da denizin bittiğini anlamakta zorluk çekiyorlar.
Türkiye yeniden yapılanıyor. Bu yapılanma içeride ve dışarıda büyük değişikliklere neden oluyor.
Artık darbeler dönemi gibi, darbeciler dönemi de bitti. Bir dönemin objektif olarak sona ermesi, darbe heveslilerinin bittiği anlamına gelmiyor. Bu heves sürüyor. Darbeye heves edenler plan yapmaya, tezgâh kurmaya son vermiyorlar. Son bir çılgınlıkla büyük zararlar verecek işlere de kalkışabilirler. Baksanıza, Alevileri kışkırtmak, öğrencilerin yurtlarına silah koyarak onları terör örgütü üyesi olarak suçlamak gibi tezgahlar peşinde oldukları görülüyor.
* * *
Bu nedenle cuntacıların cezalandırılması ve ordu içinden tasfiye edilmesi şimdi daha çok önem kazanıyor. Cuntacılar, darbe heveslileri hak ettikleri cezaları alsınlar ki, birileri onlara bakıp yeni işler tutmaya kalkmasın.
Cuntacılar, suçüstü yakalandılar. Siyasi atmosfer artık onların meşruiyetinin bittiğini gösteriyor. Daha önceleri müdahalelerde destekçi konumunda olan birçok isim, ‘yetti artık’ diyor. Bu da devrin değiştiğinin en önemli göstergelerinden.
Dursun Çiçek bunu imzalamış mı, imzalamamış mı tartışması bitti. Orada çırpınmaya gerek yok. O imza atılmış. Asıl olan bu imzanın atılmasına katılan, bu yasadışı metni yazan ve örgütlenmeyi kuranların bir an önce ortaya çıkarılması ve ordu içinden temizlenmesidir.
* * *
Üzülerek söyleyeyim ki, umudunu militarizme bağlayanlar açısından çok fazla şans kalmadı. Eğer, egemenliklerini sürdürmek istiyorlarsa tek başvuru yeri var: O da halk. Bir şeyler yapmak istiyorlarsa halka gidecekler dertlerini anlatacaklar.
Bir gün askere, ertesi gün yargıya, ertesi gün üniversite yönetimlerine koşarak düzeni koruma dönemi bitiyor. Bütün bu kurumlar, demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklere saygılı olacaklar. Demokrasiye silah çekmeyecekler. Millet bunlardan sıkıldı. Bu ülke darbecilerden illallah dedi.
Şimdi gelin hep birlikte, barış içinde yaşayacağımız bir yeni düzen için elbirliği yapalım. Militarizm şakşakçılığını, halka güvensizliği bir yana bırakın.
Ak Parti iktidarının da demokrasiye ve insan haklarına saygılı bir siyasi çizgi izlemesi için toplumsal duyarlığı artıralım, demokrasi bilincini nasıl yükselteceğimizi düşünelim. Milliyetçiliği kaşıyarak bir sonuç elde edilemeyeceğini kabul edelim.
‘Vatan elden gidiyor’, ‘Cumhuriyet elden gidiyor’, diyerek ortalığı karıştırmanın zamanı geçti. Bedelini çok ağır ödedik.
Militarizm, tıpkı İspanya’da, Portekiz’de, Yunanistan’da olduğu gibi olması gereken yere, tarihin çöplüğüne gidiyor.
Onları ‘ıslak imza makinesi’ bile kurtaramaz.
Oral Çalışlar - Radikal - 30.10.2009
Müttefik ile 'dost' arasında
Erdoğan’ın, Ahmedinecad’ı ‘dost’ ilan edip adeta İran’ın nükleer programının avukatlığına soyunmasını, Tahran yönetimine yönelik baskıları ‘haksız ve adaletsiz’ diye eleştirmesini nereye oturtmalı?
Önce şu bilgi notunu bir kenara yazın: Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) dahilinde nükleer silahı bulunan beş ülke var: ABD, Britanya, Rusya, Çin ve Fransa. NPT haricinde nükleer silahı bulunan ya da diplomatik ifadeyle nükleer silahı bulunduğuna inanılan dört ülke var: İsrail, Pakistan, Hindistan ve Kuzey Kore.
Şimdi de önünüze bir Ortadoğu haritası koyun. Ve nihayet bölgedeki joepolitik statükoyu şöyle bir kafanızda evirip çevirin... Sorunuz geliyor: Mevcut küresel ve bölgesel nükleer tablodan en fazla hangi ülke kaygılansa, en fazla hangi ülke stratejik tehdit algılasa yeridir?
Benim yanıtım İran...
Başka gerçekler de var: NPT beşlisinin ki aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olur kendileri, nükleer silahlarına toz kondurmazlar. Nükleer silah Kuzey Kore’ye dokunulmazlık kazandırdı; yıllardır ‘küçücük boyuyla’ dünyaya maydan okuyor. Nükleer bomba yapan ilk İslam ülkesi Pakistan hem İslam âleminde prestij edindi, hem asimetrik bir jeostratejik önem kazandı. Hindistan nükleer silah edinme sürecinde hiçbir kaydadeğer baskıyla karşılaşmadı. Ve nihayet İsrail’in nükleer gücü, neredeyse hiç gündeme getirilmedi, getirilmiyor.
Buna karşılık İran’ın henüz nükleer silahı yok. Nükleer programı var. Üstelik NPT’ye dahil, dolayısıyla NPT’ye nezaret eden Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetimine tabi. Dahası öyle ya da böyle ‘çatışma’ içinde bulunduğu nükleer güçlerin çemberinde adeta... Bir yanda ABD, Britanya ve Fransa, öte yanda İsrail ve Pakistan var. Bu durumda, söz konusu programın İran’a, daha müreffeh, daha demokratik, daha rasyonel ve tüm bunların sonucunda her açıdan daha güvenli bir ülke olma yolunda ne kazandırdığı bir yana (pek fazla bir şey kazandırmadığı ortada) realpolitik açıdan bakıldığında, Tahran’ın nükleer silah peşinde koşması pekâlâ anlaşılabilir, meşru görülebilir.
İran, nükleer silah üretmesinin hiçbir stratejik rasyoneli bulunmayan, nitekim ‘apartheid’ rejimi sona erdikten sonra nükleer cephaneliğini tasfiye eden Güney Afrika’yla, hatta benzer bir durumda bulunup aynı yolu izleyen Ukrayna’yla bir tutulamaz. İran’ın durumu daha ziyade Kuzey Kore’ninkiyle koşutluk gösteriyor.
Zaten İran, nükleer programını da, 1980’lerin başında Irak tehdidine karşı başlatmıştı. Irak, İran’ın Buşehr’deki reaktörünü bombalamıştır. Tahran, her ne kadar, bu programı, 2002’ye kadar gizlice yürüttüyse de, başından beri ekonomik gerekçelere dayandırıp barışcıl ve sivil amaçlı olarak savundu. Bugüne kadar vazgeçmedi İran, nükleer programdan. Bundan sonra, bölgedeki jeopolitik değiştirmedikçe, vazgeçeceği de kuşkulu. Çünkü bu siyasi bir tercih değil, stratejik bir politika.
Başbakanın İran’la ilgili son çıkışını bu bağlamda değerlendirmek lazım. Bir kere, Erdoğan’ın, yeri geldikçe gündeme getirdiği, son olarak da The Guardian’a verdiği demeçte dikkat çektiği, ‘küresel nükleer adaletsizlik’ bir vakıa. Kabul etmek gerekir ki bu adaletsizlik tablosu, dünyanın nükleer silahlardan arındırılması süreci açısından pek de teşvik edici değil. Handiyse tersi geçerli.
Ayrıca Türkiye-İran ilişkilerinin komşuluk ve Müslümanlık gibi ortak paydaların ötesinde bir derinliği var. PKK ve ideolojik rekabet gölgesinden sıyrılan ilişkiler, en iyi dönemlerinden birinde. Gerek güvenlik, gerek ekonomik ve ticari, gerekse siyasi açıdan. Belli ki Erdoğan, kendi ifadesiyle, nükleer silah ‘söylenti’lerinden ötürü, İran’la ilişkileri riske etmek istemiyor. Üstelik de Türkiye’nin bölgede ağırlığını giderek artırdığı bir konjonktürde.
Öte yandan İran ne yaparsa yapsın, nükleer programını askeri amaçla, daha doğrusu nükler silah üretme hedefiyle yürütmediğine dünyayı ikna edemiyor. Ahmedinecad liderliğindeki İran’ın söylem ve eylemleri söz konusu kuşkuları artırdı. İran’da Batı’nın çifte standartçılığı, Batı’da İran’ın entrikacılığı, yaygın kanı. Bu kanılar da ister istemez karşılıklı güvensizliği pekiştiriyor. Gidişat, ister istemez, tüm bölgeyi ve tabii ki Türkiye’yi de içine çekecek bir sürece evrilebilir. Yine Erdoğan’ın çıkışından anlaşılan o ki Türkiye tam da bu noktada Batı’nın müttefiki, İran’ın dostu olarak bir role soyunuyor. Arabuluculuk değil bu.
Ne ABD’nin ne İran’ın bir arabulucuya gereksinimi var. Kaldı ki elindeki onca ‘yumuşak güç’e rağmen yıllarca yürüttüğü bir nevi arabuluculuktan hiçbir sonuç alamayan AB’nin durumu ortada.
Gelgelelim Türkiye, özelde ABD, genelde de Batı ve İran’la ikili ilişkilerinin derinliğinden yararlanarak, ABD-Irak gerginliği bağlamında oynamadığı, oynayamadığı bir rolü ABD-İran gerginliğinde pekâlâ oynayabilir. Belli ki Erdoğan, bu rolü oynamak için, Batı’yla ittifak kadar İran’la dostluğu da önemsiyor...
Erdal Güven - Radikal - 30.10.2009
Önce şu bilgi notunu bir kenara yazın: Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) dahilinde nükleer silahı bulunan beş ülke var: ABD, Britanya, Rusya, Çin ve Fransa. NPT haricinde nükleer silahı bulunan ya da diplomatik ifadeyle nükleer silahı bulunduğuna inanılan dört ülke var: İsrail, Pakistan, Hindistan ve Kuzey Kore.
Şimdi de önünüze bir Ortadoğu haritası koyun. Ve nihayet bölgedeki joepolitik statükoyu şöyle bir kafanızda evirip çevirin... Sorunuz geliyor: Mevcut küresel ve bölgesel nükleer tablodan en fazla hangi ülke kaygılansa, en fazla hangi ülke stratejik tehdit algılasa yeridir?
Benim yanıtım İran...
Başka gerçekler de var: NPT beşlisinin ki aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olur kendileri, nükleer silahlarına toz kondurmazlar. Nükleer silah Kuzey Kore’ye dokunulmazlık kazandırdı; yıllardır ‘küçücük boyuyla’ dünyaya maydan okuyor. Nükleer bomba yapan ilk İslam ülkesi Pakistan hem İslam âleminde prestij edindi, hem asimetrik bir jeostratejik önem kazandı. Hindistan nükleer silah edinme sürecinde hiçbir kaydadeğer baskıyla karşılaşmadı. Ve nihayet İsrail’in nükleer gücü, neredeyse hiç gündeme getirilmedi, getirilmiyor.
Buna karşılık İran’ın henüz nükleer silahı yok. Nükleer programı var. Üstelik NPT’ye dahil, dolayısıyla NPT’ye nezaret eden Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetimine tabi. Dahası öyle ya da böyle ‘çatışma’ içinde bulunduğu nükleer güçlerin çemberinde adeta... Bir yanda ABD, Britanya ve Fransa, öte yanda İsrail ve Pakistan var. Bu durumda, söz konusu programın İran’a, daha müreffeh, daha demokratik, daha rasyonel ve tüm bunların sonucunda her açıdan daha güvenli bir ülke olma yolunda ne kazandırdığı bir yana (pek fazla bir şey kazandırmadığı ortada) realpolitik açıdan bakıldığında, Tahran’ın nükleer silah peşinde koşması pekâlâ anlaşılabilir, meşru görülebilir.
İran, nükleer silah üretmesinin hiçbir stratejik rasyoneli bulunmayan, nitekim ‘apartheid’ rejimi sona erdikten sonra nükleer cephaneliğini tasfiye eden Güney Afrika’yla, hatta benzer bir durumda bulunup aynı yolu izleyen Ukrayna’yla bir tutulamaz. İran’ın durumu daha ziyade Kuzey Kore’ninkiyle koşutluk gösteriyor.
Zaten İran, nükleer programını da, 1980’lerin başında Irak tehdidine karşı başlatmıştı. Irak, İran’ın Buşehr’deki reaktörünü bombalamıştır. Tahran, her ne kadar, bu programı, 2002’ye kadar gizlice yürüttüyse de, başından beri ekonomik gerekçelere dayandırıp barışcıl ve sivil amaçlı olarak savundu. Bugüne kadar vazgeçmedi İran, nükleer programdan. Bundan sonra, bölgedeki jeopolitik değiştirmedikçe, vazgeçeceği de kuşkulu. Çünkü bu siyasi bir tercih değil, stratejik bir politika.
Başbakanın İran’la ilgili son çıkışını bu bağlamda değerlendirmek lazım. Bir kere, Erdoğan’ın, yeri geldikçe gündeme getirdiği, son olarak da The Guardian’a verdiği demeçte dikkat çektiği, ‘küresel nükleer adaletsizlik’ bir vakıa. Kabul etmek gerekir ki bu adaletsizlik tablosu, dünyanın nükleer silahlardan arındırılması süreci açısından pek de teşvik edici değil. Handiyse tersi geçerli.
Ayrıca Türkiye-İran ilişkilerinin komşuluk ve Müslümanlık gibi ortak paydaların ötesinde bir derinliği var. PKK ve ideolojik rekabet gölgesinden sıyrılan ilişkiler, en iyi dönemlerinden birinde. Gerek güvenlik, gerek ekonomik ve ticari, gerekse siyasi açıdan. Belli ki Erdoğan, kendi ifadesiyle, nükleer silah ‘söylenti’lerinden ötürü, İran’la ilişkileri riske etmek istemiyor. Üstelik de Türkiye’nin bölgede ağırlığını giderek artırdığı bir konjonktürde.
Öte yandan İran ne yaparsa yapsın, nükleer programını askeri amaçla, daha doğrusu nükler silah üretme hedefiyle yürütmediğine dünyayı ikna edemiyor. Ahmedinecad liderliğindeki İran’ın söylem ve eylemleri söz konusu kuşkuları artırdı. İran’da Batı’nın çifte standartçılığı, Batı’da İran’ın entrikacılığı, yaygın kanı. Bu kanılar da ister istemez karşılıklı güvensizliği pekiştiriyor. Gidişat, ister istemez, tüm bölgeyi ve tabii ki Türkiye’yi de içine çekecek bir sürece evrilebilir. Yine Erdoğan’ın çıkışından anlaşılan o ki Türkiye tam da bu noktada Batı’nın müttefiki, İran’ın dostu olarak bir role soyunuyor. Arabuluculuk değil bu.
Ne ABD’nin ne İran’ın bir arabulucuya gereksinimi var. Kaldı ki elindeki onca ‘yumuşak güç’e rağmen yıllarca yürüttüğü bir nevi arabuluculuktan hiçbir sonuç alamayan AB’nin durumu ortada.
Gelgelelim Türkiye, özelde ABD, genelde de Batı ve İran’la ikili ilişkilerinin derinliğinden yararlanarak, ABD-Irak gerginliği bağlamında oynamadığı, oynayamadığı bir rolü ABD-İran gerginliğinde pekâlâ oynayabilir. Belli ki Erdoğan, bu rolü oynamak için, Batı’yla ittifak kadar İran’la dostluğu da önemsiyor...
Erdal Güven - Radikal - 30.10.2009
29 Ekim 2009 Perşembe
Cumhuriyet'in kurumsal krizi
Yarın Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 86. yıldönümü. Cumhuriyet'in kurucusu sayılan kurum yani Türk Silahlı Kuvvetler'i Cumhuriyet'in yeni yılına kendi içine patlayarak giriyor. Kurum dağınık, bölünmüş, gerçeklerden kopuk, demokratik hukuk dışına kaymış, en üst komutanın ya kurumuna hakim olamadığı ya da alenen kamuoyunu yanılttığı bir görüntü sergiliyor.
"İrticayla Mücadele Eylem Planı"nın varlığının artık kanıtlanmış olması kuşkusuz Silahlı Kuvvetler'i kolayca atlatamayacağı bir sıkıntı içine sokmuştur. Bu şekilde ön plana çıkan kriz Cumhuriyet'in siyasi, idari yapılanması ve ideolojik donanımı açısından da bir eşiğin geçilmesinin simgesidir.
Bu bağlamda belgenin aslının ortaya çıkmasının zamanlaması önemsiz değilse bile tali bir meseledir. Ülkedeki şiddetli iktidar kavgasının parçası olan bu yönlendirmelere kamuoyu artık hayret etmemektedir. Zira asıl hayret edilmesi gereken şey Cumhuriyet'in 86., çok partili rejime geçişin 65. yılında rejimin temel karakteri üzerinde böylesine sinsi bir kavganın sürmekte oluşudur. Kavganın sinsiliği ve kullanılan yöntemlerin niteliği aynı zamanda ülkenin üzerine çöken bir korku atmosferini de beslemektedir.
Silahlı Kuvvetlerin bir kurum olarak içine doğru patlaması diğer kurumların benzer bir duruma düşmelerinden elbette farklıdır. TSK hem kendisini devletin omurgası olarak gören ve öyle kabul edilen bir kurumdur hem de devlet ideolojisinin taşıyıcısıdır. Kendi kendisine verdiği bir görevle Cumhuriyet'in korunup kollanması sorumluluğunu üstlenmiştir.
Bu görevi istediği zaman ve zeminde siyasete müdahalenin gerekçesi haline getirme alışkanlığına sahiptir. Kurumun üst kademeleri bu alışkanlıktan vazgeçmek isteseler de kurumun kültürü ve öz algısı darbeci eğilimleri beslemektedir. TSK mensupları ülke kendi istedikleri şekilde yönetilmediği takdirde her kuruma ve bizzat topluma yönelik psikolojik harekatlara girişmeyi doğal görmektedir. Ancak 21. yüzyılın Türkiyesi'nin siyasi ve toplumsal dinamikleri, onun da ötesinde uluslararası sistem böyle bir hakkı ya da görevi tanımamaktadır. Dahası bununla dişe diş mücadele etmektedir.
Dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerin yaşadığı kriz bugünkü komuta heyetinin siyasi eğilimleri, becerileri ve tercihlerini aşan bir krizdir. Bu krizin boyutları Silahlı
Kuvvetlerle sınırlı da değildir. Zira Silahlı Kuvvetlerin krizi aynı zamanda devletin ideolojisinin krizidir. Kendi güçlerini ülkenin mutlak hakimi konumundaki bir TSK'dan alan ve devlet ideolojisiyle özdeşleşmiş resmi veya gayriresmi tüm kurumlar bu nedenle kağıttan kaplanlar gibi çökmektedir. Son yıllarda toplumun demokratik iradesi karşısında sürekli faul yapmaya kalkan, ideolojik derin dondurucuda yaşayan, gelecekle ilgili hiç bir projeyi topluma sunamayanlar çürümüşlükten çökmektedir. Türkiye sivillerin siyasete hakim olduğu, hukuk üstünlüğüne dayalı bir sistem içinde laikliğini kökleştirmiş, milletin tercihlerine göre yönetilecek bir ülke olacaksa bu gelişmeler hayırlıdır. Bundan böyle siyasetin ve toplumun önde gelen aktörleri kendi sorumluluklarını TSK'ya yıkarak hareket etme ya da atıl kalma lüksüne sahip değildir. Kısacası Türkiye'nin önüne yeni ve sivil bir Cumhuriyet yapılanması ve zihniyeti kurmak için bir fırsat çıkmıştır.
Bu proje Türkiye'nin gelecek projesidir. Bu bağlamda da ülkenin başına gelebilecek en büyük talihsizlik bu projenin tek bir partinin ya da siyasi akımın ürünü olarak inşa edilmesidir.
Cumhuriyet Bayramını kutlarken üzerinde düşünülmesi gereken temel mesele de budur.
Soli Özel - 28.10.2009 - HaberTurk
"İrticayla Mücadele Eylem Planı"nın varlığının artık kanıtlanmış olması kuşkusuz Silahlı Kuvvetler'i kolayca atlatamayacağı bir sıkıntı içine sokmuştur. Bu şekilde ön plana çıkan kriz Cumhuriyet'in siyasi, idari yapılanması ve ideolojik donanımı açısından da bir eşiğin geçilmesinin simgesidir.
Bu bağlamda belgenin aslının ortaya çıkmasının zamanlaması önemsiz değilse bile tali bir meseledir. Ülkedeki şiddetli iktidar kavgasının parçası olan bu yönlendirmelere kamuoyu artık hayret etmemektedir. Zira asıl hayret edilmesi gereken şey Cumhuriyet'in 86., çok partili rejime geçişin 65. yılında rejimin temel karakteri üzerinde böylesine sinsi bir kavganın sürmekte oluşudur. Kavganın sinsiliği ve kullanılan yöntemlerin niteliği aynı zamanda ülkenin üzerine çöken bir korku atmosferini de beslemektedir.
Silahlı Kuvvetlerin bir kurum olarak içine doğru patlaması diğer kurumların benzer bir duruma düşmelerinden elbette farklıdır. TSK hem kendisini devletin omurgası olarak gören ve öyle kabul edilen bir kurumdur hem de devlet ideolojisinin taşıyıcısıdır. Kendi kendisine verdiği bir görevle Cumhuriyet'in korunup kollanması sorumluluğunu üstlenmiştir.
Bu görevi istediği zaman ve zeminde siyasete müdahalenin gerekçesi haline getirme alışkanlığına sahiptir. Kurumun üst kademeleri bu alışkanlıktan vazgeçmek isteseler de kurumun kültürü ve öz algısı darbeci eğilimleri beslemektedir. TSK mensupları ülke kendi istedikleri şekilde yönetilmediği takdirde her kuruma ve bizzat topluma yönelik psikolojik harekatlara girişmeyi doğal görmektedir. Ancak 21. yüzyılın Türkiyesi'nin siyasi ve toplumsal dinamikleri, onun da ötesinde uluslararası sistem böyle bir hakkı ya da görevi tanımamaktadır. Dahası bununla dişe diş mücadele etmektedir.
Dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerin yaşadığı kriz bugünkü komuta heyetinin siyasi eğilimleri, becerileri ve tercihlerini aşan bir krizdir. Bu krizin boyutları Silahlı
Kuvvetlerle sınırlı da değildir. Zira Silahlı Kuvvetlerin krizi aynı zamanda devletin ideolojisinin krizidir. Kendi güçlerini ülkenin mutlak hakimi konumundaki bir TSK'dan alan ve devlet ideolojisiyle özdeşleşmiş resmi veya gayriresmi tüm kurumlar bu nedenle kağıttan kaplanlar gibi çökmektedir. Son yıllarda toplumun demokratik iradesi karşısında sürekli faul yapmaya kalkan, ideolojik derin dondurucuda yaşayan, gelecekle ilgili hiç bir projeyi topluma sunamayanlar çürümüşlükten çökmektedir. Türkiye sivillerin siyasete hakim olduğu, hukuk üstünlüğüne dayalı bir sistem içinde laikliğini kökleştirmiş, milletin tercihlerine göre yönetilecek bir ülke olacaksa bu gelişmeler hayırlıdır. Bundan böyle siyasetin ve toplumun önde gelen aktörleri kendi sorumluluklarını TSK'ya yıkarak hareket etme ya da atıl kalma lüksüne sahip değildir. Kısacası Türkiye'nin önüne yeni ve sivil bir Cumhuriyet yapılanması ve zihniyeti kurmak için bir fırsat çıkmıştır.
Bu proje Türkiye'nin gelecek projesidir. Bu bağlamda da ülkenin başına gelebilecek en büyük talihsizlik bu projenin tek bir partinin ya da siyasi akımın ürünü olarak inşa edilmesidir.
Cumhuriyet Bayramını kutlarken üzerinde düşünülmesi gereken temel mesele de budur.
Soli Özel - 28.10.2009 - HaberTurk
Cumhuriyet o değildir!
CUMHURİYET Bayramı'nız kutlu olsun!
Cumhuriyet ilkokul kitabında bile, "halkın halk tarafından halk için" idare edilmesidir.
Cumhuriyet halkın hanedanlıklar tarafından idaresi değildir.
Cumhuriyet halkın cemaatler tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın paranın gücü tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın bürokrasi tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın bir zümre tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın imtiyazlı bir zümre tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın silahlı, rütbeli imtiyazlı bir zümre tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın, toprak, sermaye, medya, cemiyet, cemaat, siyaset, bürokrasi, akademi, yargı ve askeriye aristokrasileri tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın koyun görülmesi değildir.
Cumhuriyet halkın güdülmesi değildir.
Cumhuriyet halkın birbirine kurt ve kuzu yapılması değildir.
Cumhuriyet halkına, kardeşine bu denli düşmanlık değildir.
Cumhuriyet paranın, imtiyazın, devlet gücünün, üniformanın, öğretimin bu denli eşitsizlik yaratması değildir.
Cumhuriyet insanın inanç, inanmama, kimliğini idrak, kendinin ve başkasının kimliğine, kişiliğine saygı, düşünce, ifade, eleştirme, tartışma özgürlüklerinden mahrum bırakılması değildir.
Cumhuriyet üç beş slogan, bir kitap ezber, tek göz tarih bilgisi ardında kudret gösterisi değildir.
Cumhuriyet statü, konum, mevki, makam, rütbe, güç sayesinde alttakileri aşağı görme, aşağılama, ezme, köleleştirme hakkı değildir.
Cumhuriyet ağalık, paşalık rejimi değildir.
Cumhuriyet kimsenin imtiyazında, inhisarında, tekelinde değildir!
Cumhuriyet ve halk, kimsenin otoritesinin tekelinde değildir!
Cumhuriyet ve halk, kimsenin otoritesinin kölesi, kuklası değildir!
Cumhuriyet; sultanın, dinin halk üstündeki ezeli, ebedi mutlak otoritesini kaldırma iddiasındayken, başkalarının ezeli, ebedi mutlak otoritesini tesis etmek hiç değildir!
*
Biraz da böyle bilinirse...
Türkiye'nin sadece demokratikleşme değil, aynı zamanda bizatihi "cumhuriyetleşme" sorunu da olduğu görülür.
Türkiye'nin ne kadar eksik, ne kadar yalan cumhuriyetleştiği veya demokratikleşme bir yana, hakiki cumhuriyetleşmekten bile men edildiği görülür.
Biraz da böyle bilinirse...
Türkiye'de Silahlı Kuvvetler'in sadece rejimdeki konumu açısından demokratikleşme zorunluluğu değil; bizatihi kendi içinde "demokratikleşmesi" ve hatta "acil cumhuriyetçileşmesi" gereği de en azından düşünülür.
Biraz da böyle bilinirse...
Askeri sevk ve idare zorunluluklarının çok ötesinde...
Daha askeri öğrencilikten, "ast ve üst"ten ziyade "alt ve üstün"lük üstüne...
Alttakini, ötekini hor görme üstüne nice zihin, beden ve hayat şekillendiren, alttaki nice zihin, beden ve hayatı da karartabilen (on binlerce şahidim var!) "problem"in varlığı fark edilir.
70 milyonluk ülkenin kuşak kuşak, tertip tertip milyonlarca "erkek yarısı"nın; üstelik aile, baba, aşiret, cemaat, din, her tür hoca, milliyet, etnisite, tarih, ezber, tabu, namus, töre "otoritesi"yle zaten yaralanmış olması muhtemel ruhlarının da "problem"e karıştığını, bir parçası haline geldiğini düşünürseniz...
Kendi astını hor görenin, "alttaki halk"ı nasıl görebileceğinden biraz kuşku duyarsanız!
Duymayabilirsiniz tabii.
Böyle hiç düşünmeyebilirsiniz.
Ama bugün karşınızda nutuk atan "otoriter" sivil ve askeri erkânın "cumhuriyetçi" duruşuna az bakın...
Özgürlük, eşitlik, kardeşlik... halk, adalet, hakkaniyet, hakikat açısından, bir bakın hele!
Cumhuriyet o değildir!
Umur Talu - http://www.haberturk.com/ - 29.10.2009
Cumhuriyet ilkokul kitabında bile, "halkın halk tarafından halk için" idare edilmesidir.
Cumhuriyet halkın hanedanlıklar tarafından idaresi değildir.
Cumhuriyet halkın cemaatler tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın paranın gücü tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın bürokrasi tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın bir zümre tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın imtiyazlı bir zümre tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın silahlı, rütbeli imtiyazlı bir zümre tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın, toprak, sermaye, medya, cemiyet, cemaat, siyaset, bürokrasi, akademi, yargı ve askeriye aristokrasileri tarafından idare edilmesi değildir.
Cumhuriyet halkın koyun görülmesi değildir.
Cumhuriyet halkın güdülmesi değildir.
Cumhuriyet halkın birbirine kurt ve kuzu yapılması değildir.
Cumhuriyet halkına, kardeşine bu denli düşmanlık değildir.
Cumhuriyet paranın, imtiyazın, devlet gücünün, üniformanın, öğretimin bu denli eşitsizlik yaratması değildir.
Cumhuriyet insanın inanç, inanmama, kimliğini idrak, kendinin ve başkasının kimliğine, kişiliğine saygı, düşünce, ifade, eleştirme, tartışma özgürlüklerinden mahrum bırakılması değildir.
Cumhuriyet üç beş slogan, bir kitap ezber, tek göz tarih bilgisi ardında kudret gösterisi değildir.
Cumhuriyet statü, konum, mevki, makam, rütbe, güç sayesinde alttakileri aşağı görme, aşağılama, ezme, köleleştirme hakkı değildir.
Cumhuriyet ağalık, paşalık rejimi değildir.
Cumhuriyet kimsenin imtiyazında, inhisarında, tekelinde değildir!
Cumhuriyet ve halk, kimsenin otoritesinin tekelinde değildir!
Cumhuriyet ve halk, kimsenin otoritesinin kölesi, kuklası değildir!
Cumhuriyet; sultanın, dinin halk üstündeki ezeli, ebedi mutlak otoritesini kaldırma iddiasındayken, başkalarının ezeli, ebedi mutlak otoritesini tesis etmek hiç değildir!
*
Biraz da böyle bilinirse...
Türkiye'nin sadece demokratikleşme değil, aynı zamanda bizatihi "cumhuriyetleşme" sorunu da olduğu görülür.
Türkiye'nin ne kadar eksik, ne kadar yalan cumhuriyetleştiği veya demokratikleşme bir yana, hakiki cumhuriyetleşmekten bile men edildiği görülür.
Biraz da böyle bilinirse...
Türkiye'de Silahlı Kuvvetler'in sadece rejimdeki konumu açısından demokratikleşme zorunluluğu değil; bizatihi kendi içinde "demokratikleşmesi" ve hatta "acil cumhuriyetçileşmesi" gereği de en azından düşünülür.
Biraz da böyle bilinirse...
Askeri sevk ve idare zorunluluklarının çok ötesinde...
Daha askeri öğrencilikten, "ast ve üst"ten ziyade "alt ve üstün"lük üstüne...
Alttakini, ötekini hor görme üstüne nice zihin, beden ve hayat şekillendiren, alttaki nice zihin, beden ve hayatı da karartabilen (on binlerce şahidim var!) "problem"in varlığı fark edilir.
70 milyonluk ülkenin kuşak kuşak, tertip tertip milyonlarca "erkek yarısı"nın; üstelik aile, baba, aşiret, cemaat, din, her tür hoca, milliyet, etnisite, tarih, ezber, tabu, namus, töre "otoritesi"yle zaten yaralanmış olması muhtemel ruhlarının da "problem"e karıştığını, bir parçası haline geldiğini düşünürseniz...
Kendi astını hor görenin, "alttaki halk"ı nasıl görebileceğinden biraz kuşku duyarsanız!
Duymayabilirsiniz tabii.
Böyle hiç düşünmeyebilirsiniz.
Ama bugün karşınızda nutuk atan "otoriter" sivil ve askeri erkânın "cumhuriyetçi" duruşuna az bakın...
Özgürlük, eşitlik, kardeşlik... halk, adalet, hakkaniyet, hakikat açısından, bir bakın hele!
Cumhuriyet o değildir!
Umur Talu - http://www.haberturk.com/ - 29.10.2009
Obama İran'a ne zaman gelecek?
TAHRAN
Bu yazıyı, Türk Büyükelçiliği'ndeki uzun masada kaleme alıyorum. Biraz önce, basın toplantısında, Musavi (Muhalefet) yanlısı gazetecilerin Recep Tayyip Erdoğan'a sorduğu, 'Amerika ile İran arasında arabulucu olmaya mı soyunuyorsunuz' sorusuna verdiği doğrudan ve dolaylı iki cevap vardı. İkisi de önemliydi.
Doğrudan cevap, arabuluculuğun söz konusu olmadığı ve fakat Türkiye'nin nükleer enerji konusundaki ilkelerinin savunucusu olmaya devam ettiği yönündeydi.
Bu ilkeleri hatırlayalım:
1. Nükleer enerjiyi kullanmak her ulusun hakkıdır. Teknoloji saklanamaz.
2. Türkiye nükleer silaha karşıdır.
3. Nükleer silahların temizlenmesinde BM daimi ülkeleri öncü ve örnek olmalıdır.
Dolaylı cevap ise, bir başka gazetecinin İsrail-Suriye arasında Türkiye'nin arabuluculuğu hakkındaki bir sorusunu cevaplarken geldi.
Başbakan Erdoğan, Suriye ile İsrail arasında, durumdan vazife çıkartmadığımızı, taraf ülkelerin talepleriyle Türkiye'nin arabulucu olduğunu söyledi.
Bu cümlenin içinde, İran ve Amerika arasındaki nükleer ihtilafı konusunda da, ancak talep edilirse aynı yöntemin çalışabileceği ilkesi gizliydi.
Şimdi sadede gelelim:
Tahran'da geçirdiğim iki gün içinde konuştuğum bütün siyasi analistler ve diplomatlar, İran ile Amerika arasında bir müzakere zemininin inşa edilmeye başlandığı görüşünde.
Altı çizilen nokta şu: İran uzlaşma yönünde adım atmaya hazırlanıyor. Ancak bu adımı, kendi onurunu koruyarak, halkına yanlış bir güvensizlik işareti vermeden yapacaktır. Bu da, görüşmeleri doğrudan kendisi yapar, gizli ve açık bir şekilde zaten yapıyor ve yapacaktır, anlamına geliyor.
ABD ise, müzakere yolunu açmış görünüyor.
Yani aslında açık veya örtülü hiç fark etmez, Amerika ile İran birbirlerine karşı birer adım atıyorlar.
Bu süreçte Türkiye'nin katkısı, 'arabulucu' olmasa da görünüyor.
Amerika Birleşik Devletleri'nin, Türkiye'den, yine gizli ve açık olarak, İran'a telkinde bulunmasını istemişti.
Muhakkak İran da, bu süreçte Türkiye'nin desteğini istemiş, süreç hakkında Türkiye'yi bilgilendirmiştir.
Kim ne derse desin, Amerika ve İran barışa ve nükleer silahların temizlenmesine karşı bir işbirliğine adım atıyor.
Amerika ve İran'ın gireceği bu süreç, bölgede Türkiye'nin ekonomik gelişiminin de önünü açacaktır.
Bu açıdan Türkiye'nin sürece aktif katkısı hem çıkarlarımız açısından kaçınılmaz hem de bölge lideri olarak sorumluluğumuz dahilinde.
İran'ın büyük bir devlet geleneği birikimi bulunduğunu ve başka Ortadoğu ülkeleri gibi müzakereden kaçınmayacağının artık açık bilgi haline gelmek üzere olduğunu söyleyebiliriz.
Bütün bu faktörleri alt alta yazdığımız zaman ise, müzakerelerin yoğunlaşmasıyla birlikte, bir Amerikan devlet geleneği olarak Başkan Obama'nın 1 yıl zarfında bir Tahran ziyareti yapması beklemek sürpriz olmamalı.
Ben de, İran'daki havaya bakarak, girilen yolun bunun zeminini hazırlamaya katkıda bulunmaya başladığını bu yazıyla kayda geçirmek istiyorum.
Bu, süreç ve 'ziyaret' kendi açısında da, Obama'nın başkanlık sürecinde bırakacağı en büyük iz ve en önemli adım olacaktır.
Evet, Türkiye arabulucu değildir ama...
İran'ın büyük devlet onuruyla bir müzakere sürecine girmesinin, Amerika'nın ise müzakereye yaklaşmasının altyapısına, zeminine katkıda bulunuyor, diyebiliriz.
Atılgan Bayar - Akşam - 29.10.2009
Bu yazıyı, Türk Büyükelçiliği'ndeki uzun masada kaleme alıyorum. Biraz önce, basın toplantısında, Musavi (Muhalefet) yanlısı gazetecilerin Recep Tayyip Erdoğan'a sorduğu, 'Amerika ile İran arasında arabulucu olmaya mı soyunuyorsunuz' sorusuna verdiği doğrudan ve dolaylı iki cevap vardı. İkisi de önemliydi.
Doğrudan cevap, arabuluculuğun söz konusu olmadığı ve fakat Türkiye'nin nükleer enerji konusundaki ilkelerinin savunucusu olmaya devam ettiği yönündeydi.
Bu ilkeleri hatırlayalım:
1. Nükleer enerjiyi kullanmak her ulusun hakkıdır. Teknoloji saklanamaz.
2. Türkiye nükleer silaha karşıdır.
3. Nükleer silahların temizlenmesinde BM daimi ülkeleri öncü ve örnek olmalıdır.
Dolaylı cevap ise, bir başka gazetecinin İsrail-Suriye arasında Türkiye'nin arabuluculuğu hakkındaki bir sorusunu cevaplarken geldi.
Başbakan Erdoğan, Suriye ile İsrail arasında, durumdan vazife çıkartmadığımızı, taraf ülkelerin talepleriyle Türkiye'nin arabulucu olduğunu söyledi.
Bu cümlenin içinde, İran ve Amerika arasındaki nükleer ihtilafı konusunda da, ancak talep edilirse aynı yöntemin çalışabileceği ilkesi gizliydi.
Şimdi sadede gelelim:
Tahran'da geçirdiğim iki gün içinde konuştuğum bütün siyasi analistler ve diplomatlar, İran ile Amerika arasında bir müzakere zemininin inşa edilmeye başlandığı görüşünde.
Altı çizilen nokta şu: İran uzlaşma yönünde adım atmaya hazırlanıyor. Ancak bu adımı, kendi onurunu koruyarak, halkına yanlış bir güvensizlik işareti vermeden yapacaktır. Bu da, görüşmeleri doğrudan kendisi yapar, gizli ve açık bir şekilde zaten yapıyor ve yapacaktır, anlamına geliyor.
ABD ise, müzakere yolunu açmış görünüyor.
Yani aslında açık veya örtülü hiç fark etmez, Amerika ile İran birbirlerine karşı birer adım atıyorlar.
Bu süreçte Türkiye'nin katkısı, 'arabulucu' olmasa da görünüyor.
Amerika Birleşik Devletleri'nin, Türkiye'den, yine gizli ve açık olarak, İran'a telkinde bulunmasını istemişti.
Muhakkak İran da, bu süreçte Türkiye'nin desteğini istemiş, süreç hakkında Türkiye'yi bilgilendirmiştir.
Kim ne derse desin, Amerika ve İran barışa ve nükleer silahların temizlenmesine karşı bir işbirliğine adım atıyor.
Amerika ve İran'ın gireceği bu süreç, bölgede Türkiye'nin ekonomik gelişiminin de önünü açacaktır.
Bu açıdan Türkiye'nin sürece aktif katkısı hem çıkarlarımız açısından kaçınılmaz hem de bölge lideri olarak sorumluluğumuz dahilinde.
İran'ın büyük bir devlet geleneği birikimi bulunduğunu ve başka Ortadoğu ülkeleri gibi müzakereden kaçınmayacağının artık açık bilgi haline gelmek üzere olduğunu söyleyebiliriz.
Bütün bu faktörleri alt alta yazdığımız zaman ise, müzakerelerin yoğunlaşmasıyla birlikte, bir Amerikan devlet geleneği olarak Başkan Obama'nın 1 yıl zarfında bir Tahran ziyareti yapması beklemek sürpriz olmamalı.
Ben de, İran'daki havaya bakarak, girilen yolun bunun zeminini hazırlamaya katkıda bulunmaya başladığını bu yazıyla kayda geçirmek istiyorum.
Bu, süreç ve 'ziyaret' kendi açısında da, Obama'nın başkanlık sürecinde bırakacağı en büyük iz ve en önemli adım olacaktır.
Evet, Türkiye arabulucu değildir ama...
İran'ın büyük devlet onuruyla bir müzakere sürecine girmesinin, Amerika'nın ise müzakereye yaklaşmasının altyapısına, zeminine katkıda bulunuyor, diyebiliriz.
Atılgan Bayar - Akşam - 29.10.2009
Cumhuriyet, asker ve demokrasi…
Bugün Cumhuriyet Bayramı. 86 yıl geride kaldı. 86 yılda her konuda ciddi yol almış bir ülke burası.
Ama şu da açık: Bu ülkenin, bu cumhuriyetin demokrasi ayağı hep eksik kaldı.
Son yıllar bu konuda dev bir gayretle geçti, geçiyor, ama gayretler kadar dirençleri, köhne yapıların güç gösterileri de hayatımızdan eksik olmuyor.
Son tartışmalara bakın.
İyi tarafından ele alırsanız, siyasi rolü açısından artık sıkışmış, panikleyen bir ordu var, darbecilik toplumun gözünde her geçen gün kabul edilmez bir suç haline dönüşüyor, güç gösterileri, kalıbına uydurulan türlü kanuni gerekçeler bu yeni durum karşısında anlam taşımaz hale geliyor.
Bunlar önemli gelişmeler…
Ama madalyonun diğer yüzü de var.
Bu cumhuriyet hala seçim sonuçlarını beğenmeyip müdahale etmeye çalışan, devlet başkanının kim olacağına karar vermek isteyen, hükümeti yıpratma ve devirme planları yapan, hatta bu girişimlerde bulunan subayları ve orduyu barındırıyor.
Hala cumhuriyet bu konuda demokrasi fikrinin yanına bile yaklaşamamış durumda.
Hala bu cumhuriyet şu son skandalda olduğu gibi ordunun bu politikalarını savunan CHP gibi siyasi partilerle, olup biteni “zamanı mıydı”, “ordu yıpratılıyor”, nidalarıyla sulandırmaya, sıradanlaştırmaya, üstünü örtmeye çalışan sivillerle, gazetecilerle kaynıyor…
Önümüzdeki günler cumhuriyet-demokrasi ilişkisi açısından sıcak geçecek buna şüphe yok…
Dikkat edin asker hala direniyor, görev sivil makamlarda olduğu halde askeri savcılık devreye giriyor, soruşturmayı uhdesine almaya çalışıyor. Sivil makamların talep ettiği asker kişilerin, erlerin ifade vermesini engelliyor.
Gelişmelerin ne istikamette seyredeceği, başbakanın nasıl bir tutum izleyeceği ortadaki soru işaretleri…
Zira mesele sadece bir albay ve bir belgeyle sınırlı değil. 2007 yılında askeri karargâh tarafından Genelkurmay Başkanı'nın emriyle hazırlanan bir iktidar devirme belgesi daha var ortada.
Daha vahimi de var…
Cumhuriyetin 86. Yıldönümüne ışık tutan ihbar mektubunda şu ifadeler yer alıyor:
“Medyanın bilmediklerini ben ve benim gibi Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı bünyesinde görev yapan arkadaşlar yani bu faaliyetleri bizzat planlayan ve icra eden kişiler çok yakından biliyoruz. Bilgi destek personeli olarak bizzat olayların içerisinde (Aktütün'de, Dağlıca'da, Poyrazköy'de, Çukurca'da ve daha birçok yerde) olduğumuz için gerçekler tüm çıplaklığıyla bilinmektedir…”
Onlarca erin şehit düştüğü, ordunun baskın yediği Aktütün, Dağlıca'da ne oldu?
İddialar ordunun saldırıları bildiği halde yeterli önlem almadığı yönündeydi…
Ne demek istiyor ihbar eden subay?
Dev bir sorudur bu.
Peki Poyrazköy neresi?
Gömülü lav silahlarının çıktığı askeri alan…
Başa dönelim…
Bugün cumhuriyet demokrasiyi arıyor ve ona her geçen gün yaklaşıyor.
Kavgayla, itiş kakışla… Belki bu da bizim değişim modelimiz…
Ama ilkeler her zaman önemlidir, itiş kakış onları boğar.
Zira tüm yaşananlara rağmen geride hala devasa bir yapı ve zihniyet var, en azından bunların tortuları var.
Adı askeri vesayet düzenidir bunun.
Buna göre Türkiye'de asker, askeri konudan tüm güvenlik konularını, güvenlik konularından ise neredeyse tüm siyasi konuları anlar.
Ama bunları siyasi mesele olarak değil, devlet meselesi olarak adlandırır.
Devlet meseleleriyle ilgili kararların çerçevesini çizer ve bunları siyasi tartışmadan uzak tutmaya çalışır.
Bunu ve siyasetin tam merkezinde yer alışını da bu çerçevede siyaset dışılık olarak tanımlar.
Buna, bunlara itiraz edenleri bertaraf eder…
Artık her yönüyle, her zerresiyle son verilmesi, uzak durulması, hiçbir şekilde doğrulanmaması gereken mantık budur…
Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun…
Ali Bayramoğlu - Yeni Şafak - 29.10.2009
Ama şu da açık: Bu ülkenin, bu cumhuriyetin demokrasi ayağı hep eksik kaldı.
Son yıllar bu konuda dev bir gayretle geçti, geçiyor, ama gayretler kadar dirençleri, köhne yapıların güç gösterileri de hayatımızdan eksik olmuyor.
Son tartışmalara bakın.
İyi tarafından ele alırsanız, siyasi rolü açısından artık sıkışmış, panikleyen bir ordu var, darbecilik toplumun gözünde her geçen gün kabul edilmez bir suç haline dönüşüyor, güç gösterileri, kalıbına uydurulan türlü kanuni gerekçeler bu yeni durum karşısında anlam taşımaz hale geliyor.
Bunlar önemli gelişmeler…
Ama madalyonun diğer yüzü de var.
Bu cumhuriyet hala seçim sonuçlarını beğenmeyip müdahale etmeye çalışan, devlet başkanının kim olacağına karar vermek isteyen, hükümeti yıpratma ve devirme planları yapan, hatta bu girişimlerde bulunan subayları ve orduyu barındırıyor.
Hala cumhuriyet bu konuda demokrasi fikrinin yanına bile yaklaşamamış durumda.
Hala bu cumhuriyet şu son skandalda olduğu gibi ordunun bu politikalarını savunan CHP gibi siyasi partilerle, olup biteni “zamanı mıydı”, “ordu yıpratılıyor”, nidalarıyla sulandırmaya, sıradanlaştırmaya, üstünü örtmeye çalışan sivillerle, gazetecilerle kaynıyor…
Önümüzdeki günler cumhuriyet-demokrasi ilişkisi açısından sıcak geçecek buna şüphe yok…
Dikkat edin asker hala direniyor, görev sivil makamlarda olduğu halde askeri savcılık devreye giriyor, soruşturmayı uhdesine almaya çalışıyor. Sivil makamların talep ettiği asker kişilerin, erlerin ifade vermesini engelliyor.
Gelişmelerin ne istikamette seyredeceği, başbakanın nasıl bir tutum izleyeceği ortadaki soru işaretleri…
Zira mesele sadece bir albay ve bir belgeyle sınırlı değil. 2007 yılında askeri karargâh tarafından Genelkurmay Başkanı'nın emriyle hazırlanan bir iktidar devirme belgesi daha var ortada.
Daha vahimi de var…
Cumhuriyetin 86. Yıldönümüne ışık tutan ihbar mektubunda şu ifadeler yer alıyor:
“Medyanın bilmediklerini ben ve benim gibi Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı bünyesinde görev yapan arkadaşlar yani bu faaliyetleri bizzat planlayan ve icra eden kişiler çok yakından biliyoruz. Bilgi destek personeli olarak bizzat olayların içerisinde (Aktütün'de, Dağlıca'da, Poyrazköy'de, Çukurca'da ve daha birçok yerde) olduğumuz için gerçekler tüm çıplaklığıyla bilinmektedir…”
Onlarca erin şehit düştüğü, ordunun baskın yediği Aktütün, Dağlıca'da ne oldu?
İddialar ordunun saldırıları bildiği halde yeterli önlem almadığı yönündeydi…
Ne demek istiyor ihbar eden subay?
Dev bir sorudur bu.
Peki Poyrazköy neresi?
Gömülü lav silahlarının çıktığı askeri alan…
Başa dönelim…
Bugün cumhuriyet demokrasiyi arıyor ve ona her geçen gün yaklaşıyor.
Kavgayla, itiş kakışla… Belki bu da bizim değişim modelimiz…
Ama ilkeler her zaman önemlidir, itiş kakış onları boğar.
Zira tüm yaşananlara rağmen geride hala devasa bir yapı ve zihniyet var, en azından bunların tortuları var.
Adı askeri vesayet düzenidir bunun.
Buna göre Türkiye'de asker, askeri konudan tüm güvenlik konularını, güvenlik konularından ise neredeyse tüm siyasi konuları anlar.
Ama bunları siyasi mesele olarak değil, devlet meselesi olarak adlandırır.
Devlet meseleleriyle ilgili kararların çerçevesini çizer ve bunları siyasi tartışmadan uzak tutmaya çalışır.
Bunu ve siyasetin tam merkezinde yer alışını da bu çerçevede siyaset dışılık olarak tanımlar.
Buna, bunlara itiraz edenleri bertaraf eder…
Artık her yönüyle, her zerresiyle son verilmesi, uzak durulması, hiçbir şekilde doğrulanmaması gereken mantık budur…
Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun…
Ali Bayramoğlu - Yeni Şafak - 29.10.2009
Neden 'İkinci Cumhuriyet'?
Erik Jan Zürcher çağdaş Türkiye üzerine çalışan yabancı tarihçiler arasında özel bir yere sahip. Hollanda'nın Leiden Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Bölümü başkanı olan Zürcher'in, son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Türkiye tarihi üzerine çok sayıda eseri var.
Bunlar arasında "Turkey: A Modern History" (3. Basım 2004) Zürcher'in kuşkusuz konuyla ilgili herkesin okuması gereken kitabı. (İletişim Yayınları'nın "Modernleşen Türkiye'nin Tarihi" başlığıyla yayımladığı Türkçesi 22 kez basıldı.) Dışişleri Bakanlığı, 2005'te çok yerinde bir kararla, Zürcher'i "Türkiye ile ilgili yanlış algılamaları ve önyargıları sorgulayan" çalışmalarından dolayı Üstün Hizmet Madalyası ile ödüllendirdi.
Profesör Zürcher 14 Ekim günü Arı Hareketi'nin İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde düzenlediği bir toplantıda "Modern ve uygar bir toplum: Kemalistlerin yeni cesur dünyası" başlıklı bir konuşma yaptı. 1934-41 ve 1947-48 yılları arasında hükümet tarafından, Cumhuriyet Türkiye'sinin Batı'ya yönelik propagandasını yapmak amacıyla, iki ayda bir Fransızca olarak yayımlanan "La Turquie Kemalist" dergisinden hareketle, tek parti dönemi modernleşme projesinin özelliklerini şöyle sıraladı:
Sovyet modernleşmesinden esinlenen, sanayileşmeye, eğitime, uygulamalı bilim ve teknolojiye, insan aklına ve iradesine vurgu. Kadınların toplumsal rolünün modernleşmenin esas ölçüsü olarak anlaşılması. Anadolu'nun bir "tabula rasa" (üstüne yazılmayı bekleyen boş bir levha) olarak görülmesi. Tarihten ve gerçek insanlardan soyutlanmış bir bakış açısı. Kitlelere güvensizlik ve onlar üzerinde denetim kurulması gereği. Siyasete hiç yer tanınmayışı. Devletin tek partinin bir uzantısı olarak görülmesi. Pozitivist, bilimin mutlak ve şaşmaz gerçeği temsil ettiği anlayışı. Dinden hiç söz edilmeyişi, vs. Zürcher konuşmasını şöyle tamamladı: 1930'larda uygulanan modernleşme projesi, o günün Avrupa uygarlığını Türkiye'ye taşımayı amaçlıyordu, ama geleceğe dönük bir yönü yoktu. Kemalizm'in "altın çağı" ("asrı saadet"i) olarak görülen o yılların modernlik anlayışı, 21. yüzyılın başındaki Türkiye için bir "yol haritası" olamaz.
Ben de söz aldım ve Zürcher'e tümüyle katıldığımı ifade ettim. Evet, 1930'ların modernlik anlayışı kesinlikle geleceği inşa için bir rehber olamaz. Neden? Her şeyden önce, günümüzün uygarlık anlayışı 80 yıl öncesine göre çok farklı olduğu için... Çağdaş modernlik ya da (dilerseniz post-modern, modernlik-sonrası) uygarlık anlayışı, her şeyden önce çoğulculuk ve farklılığa saygı temel ilkelerine dayanır. İnsan haklarına, yani bireyin temel hak ve özgürlüklerine, öncelikle de ifade ve inanç (din) özgürlüğüne mutlak saygıyı içerir. Özgürlükçü ve çoğulcu demokratik rejimi öngörür. Bilim anlayışı, pozitivizm değil eleştirel rasyonalizmdir. Bilim bize en güvenilir bilgileri sağlar, ama bilimsel teoriler ancak aksi ispat edilene kadar geçerlidir. Bilim teorilerin yanlışlığının gösterilmesiyle ilerler ve ilerledikçe ne kadar az bildiğimizin farkına varırız. Din ile bilim rakip değildir; biri diğerinin yerine konamaz.
Bugün asker-sivil bürokraside yaygın şekliyle Cumhuriyetçilik ya da Kemalizm anlayışı, sadece farklılığa saygısız bir kültür anlayışını içermekle kalmıyor, bürokratik vesayet altında olan türden bir demokrasiyi öngörüyor. Genelkurmay'da birileri tarafından hazırlanan "AKP ve Gülen'i bitirme planı"nın en açık bir şekilde ortaya koyduğu üzere, sadece ülke güvenliğini sağlamakla görevli ve tümüyle siyasi otoriteye bağlı olması gereken orduyu, millet iradesinin üzerinde silahlı bir siyasi parti haline getiriyor. Böylesi bir Cumhuriyetçilik, günümüzün uygarlık anlayışı ile kesinlikle bağdaşmıyor. Evet, "Birinci Cumhuriyet", Türkiye'nin 18. yüzyıl sonunda Osmanlı ile başlayan modernleşme hamlesinde önemli bir aşamaydı. Ama artık çağdaş uygarlıkla bağdaşan (Mehmet Altan'ın koyduğu adla) "İkinci Cumhuriyet"e ihtiyacımız var. s.alpay@zaman.com.tr
Şahin Alpay - Zaman - 29.10.2009
Makinesi varsa karbon testi de var
CUMHURİYETİMİZİN 86. yaşını kutladığımız günde, o Cumhuriyet’i kuran en önemli unsur olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) tartışıyoruz.
Ne ironi ki Cumhuriyet’i koruma iddiasıyla hazırlandı denilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” TSK’yı bitirme, itibarını yok etme planına dönüştü.
Bu duruma üzülen, amiyane tabirle kelli felli gruplar da dahil, herkes, her ortamda ilginç iddia ve kuşkuları dile getiriyor.
Dile getirilen bir kuşkuyu, dün Milliyet’te Melih Aşık da köşesine taşımış; ıslak imza atan makineler varmış, o nedenle belgedeki imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olup olmadığına hâlâ kuşku ile bakmak gerekiyormuş.
Evet o makineler var, doğru; ama karbon testi diye bir şey de var, imzanın atıldığı günü belirliyor; Adli Tıp’ın bu testi yapmadığı düşünülebilir mi?
O TEZLER DOĞRU OLSA DA
Yine bu ortamlarda savunulan şöylesi tezler de var:
* “AKP, Silopi’de otobüs üstünde zafer işareti yapan üniformalı PKK’lılar ile dip yapmıştı, bunu gündemden düşürmek için ıslak imzalı belgeyi çıkardı.”
- “Belge Gülen cemaati ile ABD’nin işi, amaç askeri yıpratmak.”
* “Askerin Kürt açılımına direncini kırmak için belge şimdi ifşa edildi.”
Başka teoriler de çok ve farz edelim ki bunların hepsi doğru; ama bu çağda, bu günde hala böylesi belgeler hazırlama garabeti nasıl görmezden gelinir?
Eğer bir iktidarı yerinden etmek için böylesi saçma, demokrasiye aykırı belgeler hazırlanırsa, kabul etmeli ki o iktidar da yeri geldiğinde bunu kullanır, gücü yetiyorsa tersine çevirir, gününü de kendisi tayin eder.
Yanlışlar yazılıp çiziliyor; tekrara gerek yok, sonuçta TSK ağır darbe aldı.
Belge ilk yayınlandığında doğru tutum alınmadığı için Genelkurmay’ın beyin takımındaki bir subayın itiraf mektubu daha büyük tahribat yarattı.
İstihbaratçı/itirafçı subay, TSK için bir sürü klasik övücü laflar ediyor; ama öbür yandan da yazmak dahi istemediğim öylesi kabul edilmez suçlarla TSK’yı buluşturuyor ki söylenecek laf yok.
Saygın bir silahlı kuvvet için taşınabilmesi mümkün olmayan iddialar bunlar.
YENİ SAVCI YENİ MAHKEME
Şunu da söylemeli; her anı terörle mücadele içinde olan TSK’da, Genelkurmay karargâhı dahil moraller bitik, kimse bu konuları konuşmaya dahi yanaşmıyor, gazete okumak, TV izlemek artık bir ıstırap gibi.
İtirafçı subay mektubunda kızgınlığını, son Askeri Şûra kararlarına, yani terfi sistemine tepkiye bağlamış gibi bir izlenim bırakıyor.
TSK’da buna inanan yok; o subayın ulusal veya uluslararası çok önemli bir misyonu olduğu yönündeki kanı kesin; ama öbür yandan bu terfi sisteminin artık değişmesi gereği acil bir konu gibi.
Bu arada, itirafçı subay nasıl bulunacak diye tartışılıyor.
Ne gereksiz tartışma; subayın övgüler düzdüğü, ifade vermek istediği savcıya gerekli bilgileri vermemiş olması, savcının kendisini tanımaması olası mı?
TSK’nın da subayın kim olduğunu bildiğine emin olunmalı.
En üst düzey savcılık korumasının sağlandığından da kuşku duymamalı.
Doğrusu da bu ve artık her şey savcıların elinde; ama bu bir darbe girişimi sayılacağı için Ergenekon’dan ayrı bir soruşturma konusu olacak gibi.
Böyle olmasında yarar büyük; hem Ergenekon yeterince sulanmaz hem de yeni savcıların devreye girmesi daha inandırıcı olur.
Sanırım öyle de olacak, yani anlayacağınız yargılama sivil mahkemede olacak, zaten Askeri Ceza Yasası’nda darbe suçu yok ki.
Şükrü Küçükşahin - Hürriyet - 29.10.2009
Ne ironi ki Cumhuriyet’i koruma iddiasıyla hazırlandı denilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” TSK’yı bitirme, itibarını yok etme planına dönüştü.
Bu duruma üzülen, amiyane tabirle kelli felli gruplar da dahil, herkes, her ortamda ilginç iddia ve kuşkuları dile getiriyor.
Dile getirilen bir kuşkuyu, dün Milliyet’te Melih Aşık da köşesine taşımış; ıslak imza atan makineler varmış, o nedenle belgedeki imzanın Albay Dursun Çiçek’e ait olup olmadığına hâlâ kuşku ile bakmak gerekiyormuş.
Evet o makineler var, doğru; ama karbon testi diye bir şey de var, imzanın atıldığı günü belirliyor; Adli Tıp’ın bu testi yapmadığı düşünülebilir mi?
O TEZLER DOĞRU OLSA DA
Yine bu ortamlarda savunulan şöylesi tezler de var:
* “AKP, Silopi’de otobüs üstünde zafer işareti yapan üniformalı PKK’lılar ile dip yapmıştı, bunu gündemden düşürmek için ıslak imzalı belgeyi çıkardı.”
- “Belge Gülen cemaati ile ABD’nin işi, amaç askeri yıpratmak.”
* “Askerin Kürt açılımına direncini kırmak için belge şimdi ifşa edildi.”
Başka teoriler de çok ve farz edelim ki bunların hepsi doğru; ama bu çağda, bu günde hala böylesi belgeler hazırlama garabeti nasıl görmezden gelinir?
Eğer bir iktidarı yerinden etmek için böylesi saçma, demokrasiye aykırı belgeler hazırlanırsa, kabul etmeli ki o iktidar da yeri geldiğinde bunu kullanır, gücü yetiyorsa tersine çevirir, gününü de kendisi tayin eder.
Yanlışlar yazılıp çiziliyor; tekrara gerek yok, sonuçta TSK ağır darbe aldı.
Belge ilk yayınlandığında doğru tutum alınmadığı için Genelkurmay’ın beyin takımındaki bir subayın itiraf mektubu daha büyük tahribat yarattı.
İstihbaratçı/itirafçı subay, TSK için bir sürü klasik övücü laflar ediyor; ama öbür yandan da yazmak dahi istemediğim öylesi kabul edilmez suçlarla TSK’yı buluşturuyor ki söylenecek laf yok.
Saygın bir silahlı kuvvet için taşınabilmesi mümkün olmayan iddialar bunlar.
YENİ SAVCI YENİ MAHKEME
Şunu da söylemeli; her anı terörle mücadele içinde olan TSK’da, Genelkurmay karargâhı dahil moraller bitik, kimse bu konuları konuşmaya dahi yanaşmıyor, gazete okumak, TV izlemek artık bir ıstırap gibi.
İtirafçı subay mektubunda kızgınlığını, son Askeri Şûra kararlarına, yani terfi sistemine tepkiye bağlamış gibi bir izlenim bırakıyor.
TSK’da buna inanan yok; o subayın ulusal veya uluslararası çok önemli bir misyonu olduğu yönündeki kanı kesin; ama öbür yandan bu terfi sisteminin artık değişmesi gereği acil bir konu gibi.
Bu arada, itirafçı subay nasıl bulunacak diye tartışılıyor.
Ne gereksiz tartışma; subayın övgüler düzdüğü, ifade vermek istediği savcıya gerekli bilgileri vermemiş olması, savcının kendisini tanımaması olası mı?
TSK’nın da subayın kim olduğunu bildiğine emin olunmalı.
En üst düzey savcılık korumasının sağlandığından da kuşku duymamalı.
Doğrusu da bu ve artık her şey savcıların elinde; ama bu bir darbe girişimi sayılacağı için Ergenekon’dan ayrı bir soruşturma konusu olacak gibi.
Böyle olmasında yarar büyük; hem Ergenekon yeterince sulanmaz hem de yeni savcıların devreye girmesi daha inandırıcı olur.
Sanırım öyle de olacak, yani anlayacağınız yargılama sivil mahkemede olacak, zaten Askeri Ceza Yasası’nda darbe suçu yok ki.
Şükrü Küçükşahin - Hürriyet - 29.10.2009
Soru-Cevap: Lizbon Anlaşması
Genişleyen Avrupa Birliği'nin işleyişini düzenlemek amacıyla hazırlanan Lizbon Anlaşması için çabalar tam sekiz yıldır sürüyor.
AB liderleri bu tarihte daha demokratik, şeffaf ve verimli bir birlik kurmak için kolları sıvadıklarını söylemişti.
Anlaşmaya karşı çıkan çevreler ise, ulusal egemenliği tehdit eden federalci bir yapı kurmaya çalıştığı görüşünde.
AB kuralları gereği anlaşmanın yürürlüğe girmesi için 27 üye ülkenin de onayını alması şart.
Anlaşma için yolun sonuna yaklaşıldı mı?
Evet, şu anda yalnızca Çek Cumhuriyeti'nin onayı bekleniyor.
İrlandalı seçmenler Haziran 2008'de yapılan referandumda anlaşmayı reddetmişti. Bunun üzerine İrlanda'ya kaygılarını giderecek bazı "yasal güvenceler" verildi.
Örneğin vergi ve kürtaj, ötanazi, eşcinsel evlilikler gibi "aileyi ilgilendiren" konularda AB bu ülkeye kendi kurallarını dayatmayacak; ayrıca ülkenin geleneksel tarafsızlık politikasına müdahale etmeyecek.
Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bakanlar kurulu görevi gören Avrupa Komisyonu'nda her ülkenin bir üye bulunduracağını açıkladı.
Bu da İrlanda'ya verilen bir ödün olarak görüldü. Çünkü ilk taslakta, komisyon üyesi sayısının zamanla azaltılarak bürokrasinin hafifletilmesi öngörülmüştü.
Bu güvencelerden sonra, 2 Ekim 2009'da düzenlenen ikinci referandumdan "evet" oyu çıktı.
Bir hafta sonra Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski de anlaşmayı onayladı.
Onay sürecinde sona kalan ülkelerden biri de Almanya idi.
Almanya parlamentosu 25 Eylül 2009'da, AB'nin yasama sürecine katılım konusunda bazı güvenceler aldıktan sonra anlaşmaya onay verdi.
Çeklerin kararı ne zaman belli olacak?
Çek parlamentosunun alt kanadı anlaşmayı 18 Şubat 2009'da, üst kanadı da 6 Mayıs'ta onayladı.
Ancak AB'ye mesafeli duran Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, bazı senatörlerin Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı başvuru sonuçlanana dek anlaşmayı onaylamayacağını açıkladı.
Çek Anayasa Mahkemesi 27 Ekim'de davayı ele almaya başladı.
Çeklerin onayından sonra anlaşmanın yeni bir Avrupa Konseyi başkanı ve Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi atanması gibi maddelerinin hemen yürürlüğe girmesi öngörülüyor.
Ancak tüm maddelerin uygulanmasının 10 yıllık bir zaman dilimine yayılabileceği belirtiliyor.
Referandum düzenleyen tek ülke İrlanda mı oldu?
Evet. Pekçok AB lideri, Lizbon Anlaşması'nın bundan önceki anlaşmalardan fazla bir farkı olmadığını söyleyerek halkoylamasına gerek olmadığını savundu.
İrlanda'nın yanı sıra, İngiltere'de gelecek yıl iktidara gelmesi beklenen Muhafazakar Parti de buna karşı çıkarak referandum istedi.
Hatta İngiliz Muhafazakarlar, Çeklerin onayı gecikirse iktidara geldiklerinde bu tartışmayı yeniden açacaklarını söylüyor.
Lizbon Anlaşması, bundan önce reddedilen Avrupa Anayasası'na ne kadar benziyor?
Fransız ve Hollandalı seçmenlerin 2005 yılındaki oyları ile rafa kalkan Avrupa Anayasası ile benzeşen konular şunlar:
•AB üyelerinin altışar aylık sürelerle dönem başkanı olması yerine, liderlerden oluşan karar mercii durumundaki Avrupa Konseyi'ne 2,5 yıllığına bir başkan seçilmesi,
•AB'ye dünya sahnesinde daha fazla ağırlık kazandırmak üzere, halen Javier Solana'nın yürüttüğü Dış İlişkiler Temsilcisi rolü ile Dış İlişkilerden Sorumlu Komisyon Üyeliği'nin birleştirilmesi,
•Üye ülkeler arasındaki oy dağılımının yeniden düzenlenmesi, önemli kararlar için "çifte çoğunluk" koşulu (yani hem üye ülkelerin %55'inin onayı hem de bunların AB nüfusunun %65'ini temsil etmesi şartı)
•Bazı konularda üyelerin veto hakkının kaldırılması,
•Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Adalet Divanı'na yeni yetkiler verilmesi.
Öyleyse bu anlaşmanın, anayasadan ne farkı kalıyor?
Avrupa Anayasası, bugüne dek hazırlanan tüm AB anlaşmalarını feshederek temiz bir sayfa açacaktı.
Lizbon Anlaşması ise siyasi ve parasal açılardan birliğin temelini oluşturan Maastricht (1992) ile Avrupa Topluluğu'nun kurulmasını sağlayan Roma Antlaşması'nın (1957) yerini alıyor.
Ayrıca AB'nin bayrağından ve marşından söz etmiyor. Ama bayrak ve marş kullanılmaya devam edecek.
Anlaşma süreci ne zamandır devam ediyor?
AB'nin 2001'deki Laeken zirvesinde alınan bir karar, birlik anlaşmalarının basitleştirilerek yeniden düzenlenmesi için bir kurultay toplanması çağrısında bulunmuş, bu toplantılar sonucunda bir anayasa hazırlanabileceğini söylemişti.
Kurultay çalışmalarına Şubat 2002'de başladı; 2,5 yıl sonra yani Ekim 2004'te bir anayasa metni Roma'da imzalandı.
Ancak 2005'te Fransa ve Hollanda'da yapılan halkoylamalarından "hayır" sonucu çıkınca bu metin kadük kaldı.
Yeni bir anlaşma için ciddi çabalar Ocak 2007'de dönem başkanlığına gelen Almanya tarafından başlatıldı.
Lizbon Anlaşması son şeklini Ekim 2007'deki AB zirvesinde, 27 üye ülke liderinin onayı ile aldı.
Anlaşmada kimi ülkelere muafiyet tanınıyor mu?
İrlanda ve İngiltere halihazırda sığınma, vize ve göçmenlik gibi alanlarda uygulamaların dışında kalma hakkına sahip.
Ayrıca adalet ve içişleri alanlarında muafiyet isteme hakları var.
Danimarka da adalet ve içişleri konusunda muafiyetini koruyacak, ancak istediğinde sisteme dahil olma imkanına kavuşacak.
Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus ise 2. Dünya Savaşı sırasında dönemin Çekoslovakya'sından sürülen Almanların, ülkesine mülkiyet davaları açmasının önlenmesini istiyor.
BC Türkçe - 29.10.2009
AB liderleri bu tarihte daha demokratik, şeffaf ve verimli bir birlik kurmak için kolları sıvadıklarını söylemişti.
Anlaşmaya karşı çıkan çevreler ise, ulusal egemenliği tehdit eden federalci bir yapı kurmaya çalıştığı görüşünde.
AB kuralları gereği anlaşmanın yürürlüğe girmesi için 27 üye ülkenin de onayını alması şart.
Anlaşma için yolun sonuna yaklaşıldı mı?
Evet, şu anda yalnızca Çek Cumhuriyeti'nin onayı bekleniyor.
İrlandalı seçmenler Haziran 2008'de yapılan referandumda anlaşmayı reddetmişti. Bunun üzerine İrlanda'ya kaygılarını giderecek bazı "yasal güvenceler" verildi.
Örneğin vergi ve kürtaj, ötanazi, eşcinsel evlilikler gibi "aileyi ilgilendiren" konularda AB bu ülkeye kendi kurallarını dayatmayacak; ayrıca ülkenin geleneksel tarafsızlık politikasına müdahale etmeyecek.
Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bakanlar kurulu görevi gören Avrupa Komisyonu'nda her ülkenin bir üye bulunduracağını açıkladı.
Bu da İrlanda'ya verilen bir ödün olarak görüldü. Çünkü ilk taslakta, komisyon üyesi sayısının zamanla azaltılarak bürokrasinin hafifletilmesi öngörülmüştü.
Bu güvencelerden sonra, 2 Ekim 2009'da düzenlenen ikinci referandumdan "evet" oyu çıktı.
Bir hafta sonra Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski de anlaşmayı onayladı.
Onay sürecinde sona kalan ülkelerden biri de Almanya idi.
Almanya parlamentosu 25 Eylül 2009'da, AB'nin yasama sürecine katılım konusunda bazı güvenceler aldıktan sonra anlaşmaya onay verdi.
Çeklerin kararı ne zaman belli olacak?
Çek parlamentosunun alt kanadı anlaşmayı 18 Şubat 2009'da, üst kanadı da 6 Mayıs'ta onayladı.
Ancak AB'ye mesafeli duran Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, bazı senatörlerin Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı başvuru sonuçlanana dek anlaşmayı onaylamayacağını açıkladı.
Çek Anayasa Mahkemesi 27 Ekim'de davayı ele almaya başladı.
Çeklerin onayından sonra anlaşmanın yeni bir Avrupa Konseyi başkanı ve Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi atanması gibi maddelerinin hemen yürürlüğe girmesi öngörülüyor.
Ancak tüm maddelerin uygulanmasının 10 yıllık bir zaman dilimine yayılabileceği belirtiliyor.
Referandum düzenleyen tek ülke İrlanda mı oldu?
Evet. Pekçok AB lideri, Lizbon Anlaşması'nın bundan önceki anlaşmalardan fazla bir farkı olmadığını söyleyerek halkoylamasına gerek olmadığını savundu.
İrlanda'nın yanı sıra, İngiltere'de gelecek yıl iktidara gelmesi beklenen Muhafazakar Parti de buna karşı çıkarak referandum istedi.
Hatta İngiliz Muhafazakarlar, Çeklerin onayı gecikirse iktidara geldiklerinde bu tartışmayı yeniden açacaklarını söylüyor.
Lizbon Anlaşması, bundan önce reddedilen Avrupa Anayasası'na ne kadar benziyor?
Fransız ve Hollandalı seçmenlerin 2005 yılındaki oyları ile rafa kalkan Avrupa Anayasası ile benzeşen konular şunlar:
•AB üyelerinin altışar aylık sürelerle dönem başkanı olması yerine, liderlerden oluşan karar mercii durumundaki Avrupa Konseyi'ne 2,5 yıllığına bir başkan seçilmesi,
•AB'ye dünya sahnesinde daha fazla ağırlık kazandırmak üzere, halen Javier Solana'nın yürüttüğü Dış İlişkiler Temsilcisi rolü ile Dış İlişkilerden Sorumlu Komisyon Üyeliği'nin birleştirilmesi,
•Üye ülkeler arasındaki oy dağılımının yeniden düzenlenmesi, önemli kararlar için "çifte çoğunluk" koşulu (yani hem üye ülkelerin %55'inin onayı hem de bunların AB nüfusunun %65'ini temsil etmesi şartı)
•Bazı konularda üyelerin veto hakkının kaldırılması,
•Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Adalet Divanı'na yeni yetkiler verilmesi.
Öyleyse bu anlaşmanın, anayasadan ne farkı kalıyor?
Avrupa Anayasası, bugüne dek hazırlanan tüm AB anlaşmalarını feshederek temiz bir sayfa açacaktı.
Lizbon Anlaşması ise siyasi ve parasal açılardan birliğin temelini oluşturan Maastricht (1992) ile Avrupa Topluluğu'nun kurulmasını sağlayan Roma Antlaşması'nın (1957) yerini alıyor.
Ayrıca AB'nin bayrağından ve marşından söz etmiyor. Ama bayrak ve marş kullanılmaya devam edecek.
Anlaşma süreci ne zamandır devam ediyor?
AB'nin 2001'deki Laeken zirvesinde alınan bir karar, birlik anlaşmalarının basitleştirilerek yeniden düzenlenmesi için bir kurultay toplanması çağrısında bulunmuş, bu toplantılar sonucunda bir anayasa hazırlanabileceğini söylemişti.
Kurultay çalışmalarına Şubat 2002'de başladı; 2,5 yıl sonra yani Ekim 2004'te bir anayasa metni Roma'da imzalandı.
Ancak 2005'te Fransa ve Hollanda'da yapılan halkoylamalarından "hayır" sonucu çıkınca bu metin kadük kaldı.
Yeni bir anlaşma için ciddi çabalar Ocak 2007'de dönem başkanlığına gelen Almanya tarafından başlatıldı.
Lizbon Anlaşması son şeklini Ekim 2007'deki AB zirvesinde, 27 üye ülke liderinin onayı ile aldı.
Anlaşmada kimi ülkelere muafiyet tanınıyor mu?
İrlanda ve İngiltere halihazırda sığınma, vize ve göçmenlik gibi alanlarda uygulamaların dışında kalma hakkına sahip.
Ayrıca adalet ve içişleri alanlarında muafiyet isteme hakları var.
Danimarka da adalet ve içişleri konusunda muafiyetini koruyacak, ancak istediğinde sisteme dahil olma imkanına kavuşacak.
Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus ise 2. Dünya Savaşı sırasında dönemin Çekoslovakya'sından sürülen Almanların, ülkesine mülkiyet davaları açmasının önlenmesini istiyor.
BC Türkçe - 29.10.2009
IMF: Asya Batı'dan hızlı büyüyecek
IMF Çin ve Hindistan gibi Asya ekonomilerinin gelecek yıl beklenenden daha hızlı büyüyerek, önde gelen sanayileşmiş ülkelerden hızlı toparlanacakları tahmininde bulundu.
Uluslararası Para Fonu IMF, Çin, Hindistan ve Avustralya'nın şimdiden sağlam bir büyüme hızı yakaladıklarını vurguladı.
IMF'ye göre bu, hükümetlerin etkili bir şekilde uyguladığı ekonomiyi canlandırma paketleri ve küresel ticarette son dönemde gözlenen kıpırdanma sayesinde oldu.
Ancak IMF'ye göre Asya ekonomilerinin gelecek yıl kaydedeceği büyüme, kriz öncesindeki yıllarda yakalanan seviyenin bir hayli altında olacak.
Buna gerekçe olarak da, ekonomik kriz nedeniyle Batılı ekonomilerin Asya mallarına talebinin düşmüş olması gösteriliyor.
Asya ekonomilerinin ortalama büyüme hızının son on yılda %6,7 olduğuna dikkat çeken IMF, gelecek yıl bu oranın 2009'da %2,5, 2010'da ise %5,75 olacağını duyurdu.
Çin'in 2009'da %8,5, 2010'da ise %9 büyüyeceği tahmininde bulan IMF, dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olan Japon ekonomisininise bu yıl %5,5 küçüleceğini, gelecek yıl ise sadece %1,75 büyüyeceğini belirtti.
BBC Türkçe - 29.10.2009
Uluslararası Para Fonu IMF, Çin, Hindistan ve Avustralya'nın şimdiden sağlam bir büyüme hızı yakaladıklarını vurguladı.
IMF'ye göre bu, hükümetlerin etkili bir şekilde uyguladığı ekonomiyi canlandırma paketleri ve küresel ticarette son dönemde gözlenen kıpırdanma sayesinde oldu.
Ancak IMF'ye göre Asya ekonomilerinin gelecek yıl kaydedeceği büyüme, kriz öncesindeki yıllarda yakalanan seviyenin bir hayli altında olacak.
Buna gerekçe olarak da, ekonomik kriz nedeniyle Batılı ekonomilerin Asya mallarına talebinin düşmüş olması gösteriliyor.
Asya ekonomilerinin ortalama büyüme hızının son on yılda %6,7 olduğuna dikkat çeken IMF, gelecek yıl bu oranın 2009'da %2,5, 2010'da ise %5,75 olacağını duyurdu.
Çin'in 2009'da %8,5, 2010'da ise %9 büyüyeceği tahmininde bulan IMF, dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olan Japon ekonomisininise bu yıl %5,5 küçüleceğini, gelecek yıl ise sadece %1,75 büyüyeceğini belirtti.
BBC Türkçe - 29.10.2009
'Yüzümüz hem Batı'ya hem Doğu'ya dönük'
Erdoğan İran ziyareti sonrası, 'eksen kayması' iddiaları için, 'Türkiye'nin bir yüzü Batı, bir yüzü Doğu'ya bakıyor. Herhangi bir olay bir yerden kopup bir yere varmamız olarak tanımlanamaz' dedi
TAHRAN - Başbakan Tayyip Erdoğan, İran’a dünyanın dikkatle izlediği ziyaretini tamamlayıp, Tahran büyükelçiliğinde Türk ve yabancı gazeteciler için basın toplantısı düzenledi. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Rahimi, Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki, Meclis Başkanı Ali Laricani’nin yanı sıra dini lider Ayetullah Ali Hamaney tarafından da ağırlandı. Hamaney’in “Burada kardeşleriniz arasındasınız” dediği Erdoğan, daha sonra şu mesajları verdi
İSRAİL’E HAKKANİYET ÖLÇÜSÜ: İsrail-Türkiye ilişkileri zaten malum ve hakkaniyet ölçüleri içinde her zaman devam ettiririz. Ama hiçbir zaman Türkiye’nin siyasi iradesi üzerinde iradeyi kabul etmeyiz. Davos’taki olay spontane bir gelişmedir, planlanmış değildir.
BATI’DAN KOPMAK DEĞİL: Bu tavrımızı Batı’ya karşı olmak gibi değerlendirme ayrı bir yanlıştır. Türkiye’nin bir yüzü Batı, bir yüzü Doğu’ya bakıyor. AB ile müzakereci ülkeyiz, NATO üyesiyiz, birçok Batılı ülkeyle bir aradayız. Ve yapımızın demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olarak şekillenmesinin neler ifade ettiği ortada. Herhangi bir olay bir yerden kopup, bir yere varmamız gibi tanımlanmamalı.
GAZZE ÇAĞRISI: Şarm El Şeyh toplantısında Gazze’nin inşası için toplanan paraların harcanması hala başlamadı. Her ülkenin duyarlı olması ve sürece katkıda bulunması gerek.
İSRAİL-SURİYE ARABULUCULUĞU: Suriye-İsrail tekrar isterse biz hazırız, yeter ki, barışta bizim de katkımız, emeğimiz olsun.
ABD-İRAN ARABULUCULUĞU YOK: (İran’ın ardından ABD’ye de ziyaretiniz olacak. Bir plan var mı’ sorusu üzerine) İran’a ziyaretimiz arabuluculuk düşüncesiyle değil.
İRAN’IN ANAHTAR KONUMU: Türkiye ile İran, bölgenin iki büyük aktörü, en önemli dengeleri ve barış için yapacakları çok şey var.
ÖNCE BMGK DAİMİ ÜYELERİ SİLAHSIZLANMALI: Türkiye’nin tavrı nükleer silahlanmanın nerede olursa olsun engellenmesi. Bu yolda adımları daimi üyelerin atması gerektiğini daha önce BM’de de söyledim. Ancak o zaman bu çalışmalar ilgi görür.
TAHRAN’A NASİHAT: Dış politikada ana ilkemiz, ‘düşman kazanma, dost kazan’, burada bunu anlattım. Uluslararası ve ulusal siyasette kaybetmek, biraz ağır ifadeyle intihar çok kolaydır. Ama kazanmak çok zordur.
NÜKLEER ENERJİ TÜRKİYE’NİN DE HAKKI: İnsani amaçlı nükleer enerjiyi kullanmak her ülkenin en tabii hakkı. İran’ın da Türkiye’nin de. Türkiye zaten bir adım atmıştır. Rusya’yla görüşmelerimiz sürüyor. Çalışmaların tamamlanmasının ardından büyük ihtimalle Moskova ziyaretim olacak ve işi neticelendireceğiz.
İRAN İLE TİCARİ İLİŞKİLER: Enerji alanında İran’la görüşmelerimiz sürüyor. Dış ticaret hacmimiz iki yılda altı kat arttı. 2011 sonu itibarıyla 20 milyar dolarlık hedef belirlemiştik. Rahimi, ‘Niye 30 milyar dolar olmasın’ diye yeni hedef belirledi. Biz de ‘Gökten ne yağar ki, yer kabul etmez’ dedik. Eyvallah. Ziyaretimizin ana esprisi budur.
MEVLANA’NIN MEMLEKETİ YOK: (‘BM Genel Kurulu’nda Mevlana ve İbni Sina’ya değendiniz. Onların İran kültürüne ait olduklarını biliyor muydunuz’ sorusu üzerine) Âlimlerin, bilginlerin nerede doğup öldükleri önemli değil. Bilim, bilginler evrenseldir. Onun için biz hepsini sever sayarız. ’Bana bir harf öğretenin kölesi olurum’ anlayışının temsilcileriyiz. (aa)
Radikal- 29.10.2009
Türkiye, Dünyanın Yeni Güç Merkezi İle Köprüleri İnşa Ediyor
Fareed Zakaria'nın şimdiden bir klasik haline gelen kitabı "the Post-American World"de, Michael T. Klare tarafından kaleme alınan "Rising Powers Shrinking Planet" isimli eserde, Kishore Mahbubani'nin kitabı "the New Asian Hemisphere"de ve Mehmet Öğütçü'nün "Yükselen Asya" isimli eserinlerinin en önemli ortak noktalarından birisi, küresel güç dengesinin başta ekonomik olarak, siyasi, kültürel olmak üzere Doğu'ya kaydığı ve yeni güç merkezinin Doğu olduğudur. 500 yıllık bir tarihsel birikimin beraberinde getirdiği egemenlik Batı dünyası için giderek solarken, Çin ve Hindistan olmak üzere mavi kürenin "doğu"sundaki [mevcut doğu tanımının dahi bu güç ve iktidar değişimi sonucu anlamını kaybedeceği iddia edilebilir] ülkeler müthiş bir ekonomik büyümenin eşlik ettiği siyasal ve toplumsal yükselişe tanıklık etmektedir. Her ne kadar Zakaria, küresel sistemdeki değişimin sadece Asya ile sınırlı tutulamayacağını ifade etse de, ABD'nin eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger haklı olarak "uluslararası ilişkilerin çekim merkezi Asya'ya kayıyor" diyor.
Yıllar boyunca kendisini Batı medeniyetinin bir parçası olarak gören ama coğrafyasının bir kaderi olarak doğulu köklerini koruyan ve aynı zamanda Batı ile Doğu arasında bir "köprü" vazifesi gördüğü iddia edilen Türkiye'nin bu gelişmeden etkilenmemesi ya da gelişmeye gözünü kapaması mümkün gözükmemektedir. Türkiye'nin son dönemlerde çevre bölgesinde adeta bir mekik diplomasisi yaparak gerçekleştirdiği dış politika ve beraberindeki iç politika açılımlarına söz konusu çerçeve dahilinde bakmanın faydalı olacağı açıktır. 1923'ten bugüne bakıldığında bu çerçeve içindeki en kapsamlı açılımların ilk 15 yıllık dönem içinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından yapıldığı ve Batılı ülkeler ile ilişkiler geliştirilirken eş zamanlı olarak Doğumuzdaki ülkelerle de, İran, Afganistan gibi, ilişkilerin geliştirilmek istendiği görülmüştür. Atatürk'ün söz konusu girişiminin Cumhuriyetin Batı'nın değerlerinden ayrıldığı ya da Batı'dan kopması olarak algılanamayacağı bilakis Türkiye'nin mevcut konumuyla uyumlu realist bir açılım olduğu görülecektir.
AK Parti hükümeti ile beraber Türkiye'nin çevre ülkeler özellikle de doğusundaki ülkeler ile ilişkilerine yaptığı atfın, 1939'da kesintiye uğramış bir sürecin, zamanın ruhuyla paralel ve olması gereken şekliyle yeniden uygulamaya geçilmesi olarak görülebilir. Yıllar boyunca doğu bizim algılarımızda azgelişmişliğin ve fakirliğin simgelerinden birisi olmuştu. Halbuki şimdi yukarıda saydığım ve daha birçoğunu ekleyebileceğim literatürden de görülebileceği gibi karşımızda son 10 yıldır kesintisiz büyüyen, güçlenen ve zenginleşen bir doğu var artık ve bu “Neo-Doğu”ya yeni ipek yollarının zaman geçirmeden açılması gerekmektedir. Bir zamanlar kendisine “köprü” rolü biçilen Türkiye’nin “Neo-Doğu”ya ulaşması için yıllar önce attığı köprüleri, siyasi, kültürel ve ekonomik olmak üzere inşa etmesi gerekmektedir. Bu inşa sürecinde ekonominin ve Türkiye’nin “barış üreten” yumuşak gücünün itici güç olacağı kuşkusuzdur. Türkiye bugün, Rusya ve İsrail’i dahil edecek olursak, dış ticaretinin yaklaşık olarak % 65’lik kısmını Batı yarım küre ile gerçekleştirmektedir. Türkiye doğusu ile ekonomik entegrasyonunu zaman geçirmeden hızlandırmalıdır. Yükselen Asya, artık bu oranın dünyanın yeni realitesi ile uyuşmadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Zakari’nın da ifade ettiği gibi yaşadığımız dünyada ortak eylemin sadece istenen bir şey değil “hayati” bir kavram haline geldiği; çatışmanın yerini diyalog ve diplomasiye terk ettiği bir kavramsal çerçevenin yarattığı fırsatlar dünyası, Türkiye için köprüleri inşa etmesinde birçok yardımcı araç sağlayacağı aşikardır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşık bir haftayı kapsayan önce Pakistan ve sonrasındaki İran gezilerini yukarıda ifade ettiğim çerçeve dahilinde görmek mümkündür. Söz konusu iki ülke ile başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda yapılan anlaşmalar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye için önemli kazanımlar edinildiği açıktır. Oldukça kırılgan bir siyasi emin üzerinde yürüyen Pakistan hükümetine verilen destek, İran ile milyarlarca dolarlık enerji anlaşmaları ve ticaret hacmini 30 milyar dolara çıkartılmasına dönük irade beyanları, Türkiye’nin köprüleri hızla inşa etme niyetinde olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla beraber, Pakistan ve İran gezilerinde tutunulan yapıcı eleştirel yaklaşımın, gerçekçi bir politik dili yansıttığını ifade edebiliriz. Türkiye’nin son 3 ay içinde Ermenistan, Suriye ve Irak ile birlikte attığı son iki adımın, “Yeni Dünya”ya yapılan bir açılım olarak da görülebilir.
Açıktır ki, Türkiye’nin bölgesinde yükselen ve güçlenen rolü, onu Batı’dan koparmamakta, bilakis Batı yarımkürenin “hayati” parçalarından birisi konumuna yükseltmektedir. Bir dönem Batılı analistçilerce biraz da küçümsenerek “köprü” rolü biçilen Türkiye, kendisi için köprüler oluşturarak, Batı özellikle de Avrupa için “Yeni Dünya”ya girişin anahtarı konumuna yükseltiyor. Ancak bu sürecin çok zorlu olduğu ve Türkiye’nin üstündeki ağırlıklardan kurtulmada göstereceği maharetin belirleyici olacağını ifade etmek doğru olacaktır.
Sernur Yassıkaya
29.10.2009
Türkiye-İran ticaretini artırma sözü
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Tahran ziyaretinden dış ticaret hacmini 30 milyar dolara çıkarma hedefi çıktı.
Karar Başbakan Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Rahimi'nin ortak basın toplantısında açıklandı.
Muhammed Rıza Rahimi bu toplantıda ''Daha önceki ilişkilerimiz, özellikle iktisadi ilişkilerimiz sınırlı seviyedeydi. Başbakan Erdoğan'ın katkılarıyla bu rakamı önce 20, sonra 30 milyar dolara çıkarmayı umuyoruz'' dedi.
Erdoğan da iki ülke arasındaki dış ticaret hacminin 2011 yılı sonu itibarıyla 20 milyar dolar olmasının hedeflendiğini anımsattıktan sonra şöyle konuştu:
"Fakat değerli kardeşim Rahimi sağolsun 'Bu niçin 30 milyar dolar olmasın' dedi. Biz de 'Eyvallah' dedik. Gökten ne yağar da yer kabul etmez."
Anadolu Ajansı'nın haberine göre basın toplantısında İranlı lider Rahimi ayrıca, Başbakan Erdoğan'a ikili görüşmeler ve bölgesel konulardaki yaklaşımından dolayı teşekkür etti.
Türkiye'nin İran için her zaman ''saygı değer ve önemli bir komşu'' olduğunu belirten Rahimi, Erdoğan'ın başbakanlığı döneminde iki ülke arasındaki ilişkilerin çok daha fazla canlılık ve önem kazandığını vurguladı.
Başbakan Erdoğan ve beraberindeki Türk heyetinin, İran'daki devrimden sonra ülkesine gelen en büyük Türk heyeti olduğuna dikkati çeken Rahimi'ye göre ele alınan konular şöyle:
•Türkiye ve İran sınırında toplam 6 bin megavatlık elektrik santralleri kurulacak. Bir tarafta dört, diğer tarafta iki olmak üzere toplam altı santral yapılacak. Maliyetleri ülkelere ait olacak
•İran gazını Türk toprakları üzerinden Avrupa'ya iletme konusu görüşüldü. Ayrıca Türkmenistan gazının İran üzerinden Türkiye'ye taşınması görüşüldü
•İran tarafında Bender Abbas limanı ve civarından kara, deniz, hava ve demiryolu vasıtasıyla Trabzon'a bir hat kurulması da düşünülüyor. Rahimi, bu projenin iki ülke arasında gerçekleştirilebilecek en büyük proje olduğunu ifade etti
•Hem Türk hem de İran topraklarında serbest sanayi bölgeleri kurulması görüşüldü
•Türkiye'de İran bankası, İran'da da Türk bankası kurulması için çalışmalara başlama kararı alındı. Rahimi, bankaların özellikle Türk ve İran parası üzerinden kredi vermek için açılacağını, milli paralar üzerinden döviz hesabı açtırılacağını vurguladı.
Muhammed Rıza Rahimi, ''Zaman içinde çok daha fazlasında mutabakata varacağımıza inanıyoruz. İki ülkenin çok yönlü ilişkilerin geliştirilmesi yönündeki iradesi ciddi bir iradedir. Biz, Türkiye'nin yardımıyla bölgesel işbirlikleri konusunda bölgede büyük işler gerçekleştirmek istiyoruz.'' diye konuştu.
Dayanışma çağrısı
Başbakan Erdoğan ise konuşmasında istihbarat paylaşımı noktasında birinci derecede atılacak adımların önem arz ettiğini belirtti.
"Türkiye, bölge ve dünya barışı için bir öneride bulunmaktadır: 'Komşularınla dost ol'... Ve bizler 7 yıllık iktidar dönemimizi gerek komşularımızla, gerek dış dünyayla tamamıyla dost kazanma üzerine tesis etmiş bir ülkeyiz. Bunda da başarılı olduk, 7 yıldır da bunu kararlı bir şekilde izliyoruz."
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
Erdoğan "Bölgesel bir dayanışma için Türkiye ve İran'ın üzerine önemli görevler düşüyor. Pakistan, Afganistan, İran, Türkiye bir dayanışma içerisinde olmamız lazım. Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin bu bölgede bir dayanışma göstermemiz şart. Orta Doğu'nun barışı için bu adımın atılması lazım.
"Türkiye olarak bizler şu ana kadar sürdürdüğümüz bu barışçı gayretlerimizi bundan sonra da sürdürmeye kararlıyız. Komşumuz, dostumuz, kardeşimiz İran ile şu ana kadar sürdürdüğümüz bu ikili ilişkileri bölgemizde çok daha artırarak kararlı bir şekilde sürdürmeye, özellikle buna özen göstereceğimizi ifade ederek sözlerimi tamamlıyorum.'' dedi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu temasları öncesinde Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliğinde düzenlediği basın toplantısında da üç yıl aradan sonra dost ve kardeş ülke İran'ı tekrar ziyaret etmekten memnuniyet duyduğunu söylemişti.
Başbakan Erdoğan, ''Dostça ilişkilerimiz içişlerine karışmama ilkeleri ve iyi komşuluk temelinde memnuniyet verici şekilde gelişmektedir. Türkiye, bölge ve dünya barışı için bir öneride bulunmaktadır: 'Komşularınla dost ol'... Ve bizler 7 yıllık iktidar dönemimizi gerek komşularımızla, gerek dış dünyayla tamamıyla dost kazanma üzerine tesis etmiş bir ülkeyiz. Bunda da başarılı olduk, 7 yıldır da bunu kararlı bir şekilde izliyoruz.
"Bir zamanlar savaşmanın eşiğine geldiğimiz bazı komşularımızla bugün öyle güçlü dostluklar kurduk ki artık aramızda vizeleri kaldırmak suretiyle Suriyeli kardeşlerimiz Türkiye'ye, Türkiye'den vatandaşlarım rahatlıkla Suriye'ye geçebilmektedir. Çevresinde barış ve dostluk kuşağı oluşturan her ülke, dolaylı olarak dünya barışını da sağlamış olacaktır." diye konuştu.
Arabuluculuk yok
''Türkiye ve İran, bölgenin en önemli dengeleridir ve barış için bölgede yapacakları çok şey vardır.'' diyen Başbakan Erdoğan, İran'ın yapacakları ve yapmayacakları ile barış ve istikrarın temini ve devamı bakımından her zaman anahtar bir konuma sahip olacağını söyledi.
İranlı bir gazetecinin, ''Türkiye'den gelme sebebinizin, İran ile ABD arasında ara buluculuk yapmak olduğuna inanılıyor. Çünkü buradan sonra ABD'ye ziyaretiniz olacak. İran-ABD ilişkileri konusunda yapılması gereken bir plan var mı?'' sorusu üzerine Erdoğan, ''İran'a ziyaretimiz, herhangi bir ara buluculuk düşüncesiyle değil.'' dedi.
Bir gazetecinin, ''İsrail ve Suriye arasında Türkiye'nin ara buluculuk rolü konusunda bir soru sormak istiyorum. Gazze olayından önce Türkiye iyi bir rol üstlendi. Bu nereye kadar gider, İsrail ile Suriye arasında kalıcı bir barış olabilir mi?'' sorusu üzerine, Erdoğan şunları söyledi:
''Tabii, biz bu işin içerisine atılmadık. Suriye'nin ve İsrail'in bizden böyle bir dolaylı da olsa bir arabuluculuk görevi talep etmeleri sebebiyle bu işin içine girdik. Ve bu beş raunt devam edebildi.
"Bunun dört raundu özel temsilcilerimizle götürüldü. Beşinci rauntta başbakanlar olarak Ankara'da bir araya geldik. Biz hafta başı görüşmemizi yaptık ki artık şöyle bir cümlede bir sıkıntı vardı. Hafta sonu, 'Cuma gününe kadar bir ara verilsin' dendi. Maalesef, Cuma günü o görüşme gerçekleşmeden, Cumartesi Gazze'de bombalar patladı."
Erdoğan eğer Suriye ile İsrail tekrar böyle bir görev isterse Türkiye'nin hazır olduğunu söyledi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tahran temasları çerçevesinde İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Rahimi ve İran Meclis Başkanı Ali Laricani ile görüştü.
28 Ekim 2009 Çarşamba
Diam's'ın çarşafa girmesi Fransa'yı karıştırdı
Paris Match dergisi İslam'a geçen Fransız rap şarkıcısı Diam's'ı çarşaf içinde görüntüleyince çarşaf karşıtlığı ile tanınan ülke karıştı.
ntvmsnbc
27 Ekim. 2009 Salı
PARİS - Fransız rapçi Diam's İslam'a geçtiğinde "İlaçlar ruhumu iyileştinmeye yetmedi ben de Tanrı'ya yöneldim" açıklamasını yapmıştı. Geçen yıl Aziz adlı bir Müslüman ile evlendiğinde birçok eleştiri alan Diam's baştan aşağı çarşaf içinde görüntülenince Fransa karıştı.
Başörtüsüne karşıtlığıyla gündemden düşmeyen Fransa'da böyle bir şeyin yaşanması birçok ismi de harekete geçirdi. Şehirden Sorumlu Bakan ve "Ne Hayat Kadını Ne De Bastırılmış" adlı kadın hakları derneğinin başkanı olan Tunus asıllı Fadela Amara, "Ben çarşafa ve peçeye tamamen karşıyım. Bunlar kadınları baskı altına alan şeyler. Diam's ise zor bir dönemden geçiyor. Ayrıca kendisi bana şu açıklamayı yaptı. Bu geçiş sürecinde, bu ruhani yolculuk boyunca bu bir nevi korunmayı sembolize ediyor. Dolayısıyla umarım Diam's bunu en kısa zamanda çıkarır. Şunu anlamanız gerekiyor, Müslüman kadın anlaşıyı, çarşaf giyen kadın demek değildir" açıklamasını yaptı.
Amara, "O acı çeken bir kadın. Yakaladığı yüksek başarı ile başa çıkamadı. Akabinde de birçok şey gerçekleşti. Çok fazla para, çok fazla stres, bütün o şov dünyası sonucunda böyle oldu" dedi.
Gerçek adı élanie Georgiades olan 25 Temmuz 1980 Kıbrıs doğumlu şarkıcı 1984'te ailesiyle beraber Paris yakınındaki Essonne'ye gelmişti. 1998'de daha 18 yaşındayken Fransa'daki BMG Müzik Şirketi ile anlaşmıştı. Yapımcısının da yardımıyla 19 yaşına geldiğinde Universal Records ile masaya oturmuştu. 2003'teki Brut de Femme ile inanılmaz bir başarı yakalayan şarkıcı ilk 10 listelerini kasıp kavurmuştu. O günden sonra birçok ödül kazanan şarkıcının büyük de bir hayran kitlesi oluşmuştu.
NBA'de ilk gülen Boston
NBA'de 2009-10 sezonunun açılış maçında Boston Celtics, Cleveland Cavaliers'i 95-89 mağlup etti.
NTV Spor
28 Ekim. 2009 Çarşamba
NBA'de 2009-10 sezonu oynanan dört karşılaşmayla başladı.
Doğu Konferansı'nda şampiyonluğun iki iddiali takımı Boston Celtics ve Cleveland Cavaliers'in karşı karşıya geldiği mücadelede deplasman ekibi Boston, Cleveland'i 95-89 yendi. Geçtiğimiz yıl sahasında yalnızca iki maç kaybeden Cleveland, böylelikle Shaquille O'Neal ve LeBron James'in yan yana oynadığı ilk maçta seyircisi önünde mağlubiyetle tanıştı. Boston'da son çeyrekte çok kritik iki baskete imza atan Paul Pierce 23 sayi-11 ribaund, Ray Allen 16 sayi-3 top çalma ve Kevin Garnett de 13 sayı 10 ribaund ile mücadele etti. Celtics'in yeni transferlerinden Rasheed Wallace 12, Marquis Daniels ise 7 sayıyla oynadilar.
Sezonun ilk maçını kaybeden Cleveland'da ise 45 dakika sahada kalan LeBron James 38 sayı-4 ribaund-8 asist-2 top çalma ve 4 blok üretirken, takımın yeni transferi Shaquille O'Neal 10 sayı-10 ribaundda kaldı.
DALLAS EVİNDE MAĞLUP
Doğu Konferansı'nın bir diğer iddialı takımı Washington Wizards ise sezona deplasmandaki Dallas Mavericks galibiyetiyle başladı. Sakatlığı sebebiyle geçtigimiz sezon yalnızca iki maçta yer alabilen Gilbert Arenas'in 29 sayı-9 asistle oynadığı maçta Dallas'ı 102-91 yenen Washington, böylelikle yeni antrenörü Flip Saunders'in ilk maçında kazandı. Dallas'ın Alman yıldızı Dirk Nowitzki ise 25'te 10 şut isabetiyle oynadığı maçta 34 sayı-9 ribaund kaydetti. Mavericks'in yeni transferlerinden Shawn Marion 16 sayı-7 ribaundla oynarken, Washington'un 23 yaşındaki yedek pivotu Andray Blatche ise 20 sayı-7 ribaund üretti.
NTV Spor
28 Ekim. 2009 Çarşamba
NBA'de 2009-10 sezonu oynanan dört karşılaşmayla başladı.
Doğu Konferansı'nda şampiyonluğun iki iddiali takımı Boston Celtics ve Cleveland Cavaliers'in karşı karşıya geldiği mücadelede deplasman ekibi Boston, Cleveland'i 95-89 yendi. Geçtiğimiz yıl sahasında yalnızca iki maç kaybeden Cleveland, böylelikle Shaquille O'Neal ve LeBron James'in yan yana oynadığı ilk maçta seyircisi önünde mağlubiyetle tanıştı. Boston'da son çeyrekte çok kritik iki baskete imza atan Paul Pierce 23 sayi-11 ribaund, Ray Allen 16 sayi-3 top çalma ve Kevin Garnett de 13 sayı 10 ribaund ile mücadele etti. Celtics'in yeni transferlerinden Rasheed Wallace 12, Marquis Daniels ise 7 sayıyla oynadilar.
Sezonun ilk maçını kaybeden Cleveland'da ise 45 dakika sahada kalan LeBron James 38 sayı-4 ribaund-8 asist-2 top çalma ve 4 blok üretirken, takımın yeni transferi Shaquille O'Neal 10 sayı-10 ribaundda kaldı.
DALLAS EVİNDE MAĞLUP
Doğu Konferansı'nın bir diğer iddialı takımı Washington Wizards ise sezona deplasmandaki Dallas Mavericks galibiyetiyle başladı. Sakatlığı sebebiyle geçtigimiz sezon yalnızca iki maçta yer alabilen Gilbert Arenas'in 29 sayı-9 asistle oynadığı maçta Dallas'ı 102-91 yenen Washington, böylelikle yeni antrenörü Flip Saunders'in ilk maçında kazandı. Dallas'ın Alman yıldızı Dirk Nowitzki ise 25'te 10 şut isabetiyle oynadığı maçta 34 sayı-9 ribaund kaydetti. Mavericks'in yeni transferlerinden Shawn Marion 16 sayı-7 ribaundla oynarken, Washington'un 23 yaşındaki yedek pivotu Andray Blatche ise 20 sayı-7 ribaund üretti.
Rijkaard: Bizi provoke ettiler
Galatasaray Teknik Direktörü Frank Rijkaard, Fenerbahçe'yi sistemli provokasyon yapmakla suçladı. Hollandalı teknik adam, "Oyuncularımı uyarmıştım. Bu tür oyunlara karşı daha akıllı olmalıydık" diye konuştu.
NTV Spor
28 Ekim. 2009 Çarşamba
Olaylı Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin yankıları sürüyor. Sahadan 3-1 yenik ayrılan Galatasaray'ın teknik direktörü Frank Rijkaard, Kadıköy'de kendilerinin bilinçli bir şekilde provoke edildiğini söyledi.
Hollandalı teknik adam, sistemli provokasyon iddiasını, Fenerbahçe'nin kendilerinden çekinmesine bağladı.
Sarı-kırmızılı kulübün resmi yayın organı GS TV'ye açıklamalarda bulunan Rijkaard, "Yaşananlar utanç verici. Provokasyonu iyi yapıyorlar. Bizim ise sadece akıllı olmamız gerekiyordu. Yaşanan tüm olaylar Fenerbahçe'nin stratejisinin bir parçasıydı. Çünkü bizim iyi bir takım olduğumuzu biliyorlardı. Ama ne yazık ki onların oyununa geldik" ifadelerini kullandı.
Kadıköy'de futbolu kirleten görüntülerin yaşandığını söyleyen Rijkaard, stattaki atmosferin çok gergin olduğunu ve futbolcular için sakin kalmanın zor olduğunu vurguladı.
Hollandalı teknik adam, Keita'nın başına isabet eden pet şişeden sonra sinirlerine bir türlü hakim olamadığını; kendisiyle devre arasında konuşmasına karşın, bu oyuncunun kırmızı kart gördüğünü ifade etti.
Yedikleri ilk golün ofsayt olduğunu savunan Rijkaard, penaltı pozisyonunda da Alex'in kendini attığını iddia etti.
NTV Spor
28 Ekim. 2009 Çarşamba
Olaylı Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin yankıları sürüyor. Sahadan 3-1 yenik ayrılan Galatasaray'ın teknik direktörü Frank Rijkaard, Kadıköy'de kendilerinin bilinçli bir şekilde provoke edildiğini söyledi.
Hollandalı teknik adam, sistemli provokasyon iddiasını, Fenerbahçe'nin kendilerinden çekinmesine bağladı.
Sarı-kırmızılı kulübün resmi yayın organı GS TV'ye açıklamalarda bulunan Rijkaard, "Yaşananlar utanç verici. Provokasyonu iyi yapıyorlar. Bizim ise sadece akıllı olmamız gerekiyordu. Yaşanan tüm olaylar Fenerbahçe'nin stratejisinin bir parçasıydı. Çünkü bizim iyi bir takım olduğumuzu biliyorlardı. Ama ne yazık ki onların oyununa geldik" ifadelerini kullandı.
Kadıköy'de futbolu kirleten görüntülerin yaşandığını söyleyen Rijkaard, stattaki atmosferin çok gergin olduğunu ve futbolcular için sakin kalmanın zor olduğunu vurguladı.
Hollandalı teknik adam, Keita'nın başına isabet eden pet şişeden sonra sinirlerine bir türlü hakim olamadığını; kendisiyle devre arasında konuşmasına karşın, bu oyuncunun kırmızı kart gördüğünü ifade etti.
Yedikleri ilk golün ofsayt olduğunu savunan Rijkaard, penaltı pozisyonunda da Alex'in kendini attığını iddia etti.
Irak'ın seçimine Kerkük engeli!
Irak'ın seçimine Kerkük engeli!
Gelecek yılın başında yapılması düşünülen seçimler öncesi parlamentodaki seçim kanunu oylaması, Kerkük sorunu nedeniyle ertelendi.
27 Ekim. 2009 Salı
BAĞDAT - Irak'ta 16 Ocak'ta yapılması öngörülen genel seçimler öncesi bugün parlamentoda oylanması planlanan seçim kanunu, Kerkük konusuna takıldı.
Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Başbakan Nuri Maliki ve Meclis Başkanı İyad es Samaray'ın üzerinde mutabık oldukları uzlaşma metni için parlamentoda oylama yapılamadı.
Kürt milletvekili Mahmut Osman AP ajansına yaptığı açıklamada, Arap ve Kürt kesim arasında Kerkük konusunda çıkan anlaşmazlıktan ötürü, teklif üzerinde uzlaşma sağlanamadığını ve oylamanın bugün yapılamayacağını söyledi. Osman, oylamanın hangi güne kaldığına dair ise bilgi vermedi.
Uzun süredir üzerinde çalışılan seçim kanununun parlamentodan geçirilememesi, seçimin ertelenmesi riskini beraberinde taşıyor. Bunun yanı sıra, kanunun geçirilememesinin yarattığı gerginliğin, şiddeti körüklemesinden kaygı duyuluyor.
Gelecek yılın başında yapılması düşünülen seçimler öncesi parlamentodaki seçim kanunu oylaması, Kerkük sorunu nedeniyle ertelendi.
27 Ekim. 2009 Salı
BAĞDAT - Irak'ta 16 Ocak'ta yapılması öngörülen genel seçimler öncesi bugün parlamentoda oylanması planlanan seçim kanunu, Kerkük konusuna takıldı.
Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Başbakan Nuri Maliki ve Meclis Başkanı İyad es Samaray'ın üzerinde mutabık oldukları uzlaşma metni için parlamentoda oylama yapılamadı.
Kürt milletvekili Mahmut Osman AP ajansına yaptığı açıklamada, Arap ve Kürt kesim arasında Kerkük konusunda çıkan anlaşmazlıktan ötürü, teklif üzerinde uzlaşma sağlanamadığını ve oylamanın bugün yapılamayacağını söyledi. Osman, oylamanın hangi güne kaldığına dair ise bilgi vermedi.
Uzun süredir üzerinde çalışılan seçim kanununun parlamentodan geçirilememesi, seçimin ertelenmesi riskini beraberinde taşıyor. Bunun yanı sıra, kanunun geçirilememesinin yarattığı gerginliğin, şiddeti körüklemesinden kaygı duyuluyor.
Hacıbektaş Dergâhı'nda 84 yıl sonra cem töreni yapılabildi
Türkiye / 28/10/2009
Aleviler, Kültür Bakanlığı'ndan alınan özel izinle 84 yıl sonra Hacıbektaş Dergâhı'nda cem töreni düzenledi.
BEHZAT MİSER (Arşivi)
Aleviler geçen hafta başlayan Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu’nun ardından perşembe günü akşamı, alınan özel izinle dergâhın ‘Meydan Evi’nde (cem törenlerinin yapıldığı büyük oda) cem yaptı. Bir çiftin görgü (Alevilerin yılda bir kez tüm topluluğun ve dedenin huzurunda, o yıl içerisinde yaptıklarının ve yol kurallarına uyup uymadığının hesabını vermesi) ve sorgusunun da yapıldığı cem, kurban lokmasının birlikte yenilmesiyle son buldu.
Hacı Bektaş Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, “Bu tarihi bir andır. Bunun tüm Aleviler için önemi çok büyüktür” dedi. Geçmez, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a teşekkür ederek, “Fakat bunun bir kereyle sınırlı olmaması için daha ileri düzeyde yardımlar bekliyoruz” dedi.
Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile ibadete kapatıldıktan sonra 1964 yılında müze olarak açılan dergâhı ziyaret edebilmek için ücret ödeyen Aleviler, buranın kendilerine verilmesini istiyor.
Aleviler, Kültür Bakanlığı'ndan alınan özel izinle 84 yıl sonra Hacıbektaş Dergâhı'nda cem töreni düzenledi.
BEHZAT MİSER (Arşivi)
Aleviler geçen hafta başlayan Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu’nun ardından perşembe günü akşamı, alınan özel izinle dergâhın ‘Meydan Evi’nde (cem törenlerinin yapıldığı büyük oda) cem yaptı. Bir çiftin görgü (Alevilerin yılda bir kez tüm topluluğun ve dedenin huzurunda, o yıl içerisinde yaptıklarının ve yol kurallarına uyup uymadığının hesabını vermesi) ve sorgusunun da yapıldığı cem, kurban lokmasının birlikte yenilmesiyle son buldu.
Hacı Bektaş Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, “Bu tarihi bir andır. Bunun tüm Aleviler için önemi çok büyüktür” dedi. Geçmez, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a teşekkür ederek, “Fakat bunun bir kereyle sınırlı olmaması için daha ileri düzeyde yardımlar bekliyoruz” dedi.
Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile ibadete kapatıldıktan sonra 1964 yılında müze olarak açılan dergâhı ziyaret edebilmek için ücret ödeyen Aleviler, buranın kendilerine verilmesini istiyor.
İsrail 'su' cimrisi
Uluslararası Af Örgütü, İsrail'i Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ne yeterince su vermemekle suçladı
KUDÜS - Uluslararası Af Örgütü, İsrail ile Filistinliler arasında sürekli problem olan su ve suyun paylaşımı konusunda İsrail’i suçladı.
Af Örgütü, yayımladığı raporda, İsrail’in sınırlamalarının Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin yeterli miktarda su alımını engellediğini, İsraillilerin günlük su tüketimi ile Filistinliler arasında büyük fark bulunduğunu ve İsraillilerin 4 kat daha fazla su tükettiğini öne sürdü.
Af Örgütü’nün raporuna göre, İsrailliler kişi başına günde 300 litre su tüketirken, Filistinlilerde bu miktar Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde günlük ortalama 70 litre olarak ortaya çıkıyor ve Dünya Sağlık Örgütü’nün 100 litre tavsiyesinin altında bulunuyor.
İsrail’de su temininde üç önemli kaynak bulunuyor. Kineret Gölü (Celile Denizi) ile dağ ve kıyılardaki tatlı su kaynakları. Dağlardaki su kaynaklarının büyük bölümü ise Batı Şeria’da bulunuyor. Raporda, bu kaynaklardaki suyun yüzde 80’inin İsrail tarafından alındığı belirtiliyor.
Örgüt İsrail’e, Filistinlilerin yeterli suya erişimini engelleyen mevcut kısıtlamaları kaldırma, Filistinlilere karşı ayırımcı politika ve uygulamalara son verme, su tesislerine yönelik yıkım emirlerini kaldırma çağrısında bulundu.
Raporda, Gazze konusuna da değinilerek, Gazze kıyılarındaki tatlı su kaynaklarının, deniz suyu ve kanalizasyon karışması nedeniyle kirlendiğine dikkat çekildi. Ablukanın kaldırılıp bölgeye inşaat malzemelerinin; su ve arıtma altyapısının tamirinde ve yeniden yapımında kullanılacak ekipmanların girişine izin verilmesi istendi.
İsrail ordusunun yol kapatma uygulamalarının, su taşıyıcılarının yollarını uzattığına ve bunun da su fiyatlarını yükselttiğine işaret edildi.
Uluslararası Af Örgütü’nün İsrail ve Filistin araştırmacısı Donatella Rovera, İsrail’in uygulamalarının Filistinlilerin temel haklarına engel olduğunu belirtti.
-İSRAİLLİ BAKAN: GOLDSTONE RAPORU GİBİ-
İsrail Su İdaresi ise rapora karşı çıkarak, raporu yanlı ve yanlış olarak nitelendirdi.
İsraillilerin doğal kaynaklardan günlük 408 litre su kullandığını, Filistinlilerin günlük kullanımının ise 287 litre olduğunu savunan Su İdaresi, arada fark olduğunu kabul etmekle birlikte, farkın Af Örgütü’nün iddia ettiği kadar büyük olmadığını söyledi.
Su İdaresi, Filistin Yönetimi’ne Oslo Anlaşması’nda belirtildiğinden daha fazla ve rutin olarak su sağlandığını kaydetti.
İdare, Filistinlileri kaçak su kuyuları açmak, arıtma yapmamak ve kanalizasyon sularını arıtarak tarımsal alanlarda yeniden kullanmamakla da suçladı.
İsrail Altyapı Bakanı Uzi Landau, Af Örgütü’nün raporunu Goldstone raporuna benzetti.
Landau, İsrail’in Oslo Anlaşması çerçevesindeki anlaşmalara Filistinlilerden daha fazla uyduğunu öne sürerek,Filistinlileri kanalizasyon sularını arıtmayıp, milyonlarca metre küp suyu israf etmekle suçladı. (aa)
KUDÜS - Uluslararası Af Örgütü, İsrail ile Filistinliler arasında sürekli problem olan su ve suyun paylaşımı konusunda İsrail’i suçladı.
Af Örgütü, yayımladığı raporda, İsrail’in sınırlamalarının Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin yeterli miktarda su alımını engellediğini, İsraillilerin günlük su tüketimi ile Filistinliler arasında büyük fark bulunduğunu ve İsraillilerin 4 kat daha fazla su tükettiğini öne sürdü.
Af Örgütü’nün raporuna göre, İsrailliler kişi başına günde 300 litre su tüketirken, Filistinlilerde bu miktar Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde günlük ortalama 70 litre olarak ortaya çıkıyor ve Dünya Sağlık Örgütü’nün 100 litre tavsiyesinin altında bulunuyor.
İsrail’de su temininde üç önemli kaynak bulunuyor. Kineret Gölü (Celile Denizi) ile dağ ve kıyılardaki tatlı su kaynakları. Dağlardaki su kaynaklarının büyük bölümü ise Batı Şeria’da bulunuyor. Raporda, bu kaynaklardaki suyun yüzde 80’inin İsrail tarafından alındığı belirtiliyor.
Örgüt İsrail’e, Filistinlilerin yeterli suya erişimini engelleyen mevcut kısıtlamaları kaldırma, Filistinlilere karşı ayırımcı politika ve uygulamalara son verme, su tesislerine yönelik yıkım emirlerini kaldırma çağrısında bulundu.
Raporda, Gazze konusuna da değinilerek, Gazze kıyılarındaki tatlı su kaynaklarının, deniz suyu ve kanalizasyon karışması nedeniyle kirlendiğine dikkat çekildi. Ablukanın kaldırılıp bölgeye inşaat malzemelerinin; su ve arıtma altyapısının tamirinde ve yeniden yapımında kullanılacak ekipmanların girişine izin verilmesi istendi.
İsrail ordusunun yol kapatma uygulamalarının, su taşıyıcılarının yollarını uzattığına ve bunun da su fiyatlarını yükselttiğine işaret edildi.
Uluslararası Af Örgütü’nün İsrail ve Filistin araştırmacısı Donatella Rovera, İsrail’in uygulamalarının Filistinlilerin temel haklarına engel olduğunu belirtti.
-İSRAİLLİ BAKAN: GOLDSTONE RAPORU GİBİ-
İsrail Su İdaresi ise rapora karşı çıkarak, raporu yanlı ve yanlış olarak nitelendirdi.
İsraillilerin doğal kaynaklardan günlük 408 litre su kullandığını, Filistinlilerin günlük kullanımının ise 287 litre olduğunu savunan Su İdaresi, arada fark olduğunu kabul etmekle birlikte, farkın Af Örgütü’nün iddia ettiği kadar büyük olmadığını söyledi.
Su İdaresi, Filistin Yönetimi’ne Oslo Anlaşması’nda belirtildiğinden daha fazla ve rutin olarak su sağlandığını kaydetti.
İdare, Filistinlileri kaçak su kuyuları açmak, arıtma yapmamak ve kanalizasyon sularını arıtarak tarımsal alanlarda yeniden kullanmamakla da suçladı.
İsrail Altyapı Bakanı Uzi Landau, Af Örgütü’nün raporunu Goldstone raporuna benzetti.
Landau, İsrail’in Oslo Anlaşması çerçevesindeki anlaşmalara Filistinlilerden daha fazla uyduğunu öne sürerek,Filistinlileri kanalizasyon sularını arıtmayıp, milyonlarca metre küp suyu israf etmekle suçladı. (aa)
Dolar ve avroya karşı güçbirliği
Türkiye, İran, Çin ve Rusya ortak ticarette kendi para birimlerini kullanma konusunda anlaştı
TAHRAN - AK Parti hükümetinin “komşularla ekonomik entegrasyon” projesinin bir halkası da İran’la atıldı.
İran’la ticarette artık Çin ve Rusya ile yapılan anlaşma gibi avro ya da Amerikan doları gibi döviz kurları devre dışı bırakılacak. Ülkelerarası ticaret, Türk Lirası ve İran Riyali üzerinden yapılacak.
Müjdeyi bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tahran ziyareti sırasında verdi.
Tahran’da Türk ve İranlı işadamlarına seslenen Erdoğan, İran ile ticarette ortak paraya geçmek için hem İran’ın, hem de Türkiye’nin yasal zemini hazırladıklarını, böylece hiçbir engel kalmadığını söyledi.
TÜRK PARASINI KORUMA KARARINDA DEĞİŞİKLİK
Hükümet düzenlemeyi 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar'da değişiklik yaparak gerçekleştirdi. Geçen Mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan değişiklik ile, Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı konvertibl (çevrilebilir) dövizi tespit edecek. Merkez Bankası, kendi listesinde yer almayan paralarla ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere ise karışmayacak. Böylece isteyen banka İran Riyali ve Rus Rublesi başta olmak üzere diğer para birimleriyle işlem yapabilecek. Bunun için bankalar Riyal ile TL arasında bir kur belirleyecek.
Kendi para biriminde ticaret konusunda Türkiye Rusya ile de benzer bir düzenleme yaptı. Aynı görüşmeler, Çin’le de yürütülüyor. Çin’le ticaretin de bu ülkenin para birimi Yuan ve TL cinsinden yapılabilmesi için müzakereler sürüyor.
ALIŞVERİŞLER DE TL VE RİYAL’LE OLACAK
Yapılan değişikliğin anlamı şu;
Bundan sonra İran-Türkiye ticaretinde, Euro, Dolar gibi para birimleri devreden çıkarılıp, ticaret doğrudan iki ülke para birimiyle yapılacak. Böylece, çapraz kurlarla, dolar ya da Euro gibi para birimlerinin yaşadıkları iniş çıkışlarla uğraşılmayacak.
İran’la olan tüm ithalat ve ihracat, Türk Lirası ve İran Riyali kullanılarak gerçekleştirilecek.
Bu konudaki ilk istek İran tarafından gelmişti. Türkiye’nin de sıcak bakması üzerine konu hakkındaki yasal altyapı oluşturuldu.
ARTIK DOLAR PEŞİNDE KOŞMAK YOK
Düzenleme ile, İran’la ticaret yapmak isteyen bir işadamı bundan böyle bankalardan veya aracı ticari kuruluşlardan döviz bulma çabasına girmek zorunda kalmayacak. Özellikle kriz dönemlerinde döviz bulmak zorlaşıyor. Bu çerçevede, iki ülke arasındaki ticarette önemli bir engel aşılmış oluyor.
DEĞİŞİKLİK NELER GETİRECEK?
İran ve Rusya gibi ülkelerle, TL ve bu ülkelerin para birimi üzerinden ticaret yapmanın önünün açılması, pekçok avantaj sağlayacak. Bunlar özetle şöyle;
* Türkiye’nin başta İran olmak üzere, kendi para birimini kullanarak ticaret yaptığı ülke ile ticaret hacmi artacak.
• İthalatçı ve ihracatçı, dövizdeki iniş-çıkışlardan etkilenmeyecek
• Türkiye’ye bu ülkelerden gelen yatırım artacak.
Radikal - 27.10.2009
TAHRAN - AK Parti hükümetinin “komşularla ekonomik entegrasyon” projesinin bir halkası da İran’la atıldı.
İran’la ticarette artık Çin ve Rusya ile yapılan anlaşma gibi avro ya da Amerikan doları gibi döviz kurları devre dışı bırakılacak. Ülkelerarası ticaret, Türk Lirası ve İran Riyali üzerinden yapılacak.
Müjdeyi bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tahran ziyareti sırasında verdi.
Tahran’da Türk ve İranlı işadamlarına seslenen Erdoğan, İran ile ticarette ortak paraya geçmek için hem İran’ın, hem de Türkiye’nin yasal zemini hazırladıklarını, böylece hiçbir engel kalmadığını söyledi.
TÜRK PARASINI KORUMA KARARINDA DEĞİŞİKLİK
Hükümet düzenlemeyi 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar'da değişiklik yaparak gerçekleştirdi. Geçen Mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan değişiklik ile, Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı konvertibl (çevrilebilir) dövizi tespit edecek. Merkez Bankası, kendi listesinde yer almayan paralarla ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere ise karışmayacak. Böylece isteyen banka İran Riyali ve Rus Rublesi başta olmak üzere diğer para birimleriyle işlem yapabilecek. Bunun için bankalar Riyal ile TL arasında bir kur belirleyecek.
Kendi para biriminde ticaret konusunda Türkiye Rusya ile de benzer bir düzenleme yaptı. Aynı görüşmeler, Çin’le de yürütülüyor. Çin’le ticaretin de bu ülkenin para birimi Yuan ve TL cinsinden yapılabilmesi için müzakereler sürüyor.
ALIŞVERİŞLER DE TL VE RİYAL’LE OLACAK
Yapılan değişikliğin anlamı şu;
Bundan sonra İran-Türkiye ticaretinde, Euro, Dolar gibi para birimleri devreden çıkarılıp, ticaret doğrudan iki ülke para birimiyle yapılacak. Böylece, çapraz kurlarla, dolar ya da Euro gibi para birimlerinin yaşadıkları iniş çıkışlarla uğraşılmayacak.
İran’la olan tüm ithalat ve ihracat, Türk Lirası ve İran Riyali kullanılarak gerçekleştirilecek.
Bu konudaki ilk istek İran tarafından gelmişti. Türkiye’nin de sıcak bakması üzerine konu hakkındaki yasal altyapı oluşturuldu.
ARTIK DOLAR PEŞİNDE KOŞMAK YOK
Düzenleme ile, İran’la ticaret yapmak isteyen bir işadamı bundan böyle bankalardan veya aracı ticari kuruluşlardan döviz bulma çabasına girmek zorunda kalmayacak. Özellikle kriz dönemlerinde döviz bulmak zorlaşıyor. Bu çerçevede, iki ülke arasındaki ticarette önemli bir engel aşılmış oluyor.
DEĞİŞİKLİK NELER GETİRECEK?
İran ve Rusya gibi ülkelerle, TL ve bu ülkelerin para birimi üzerinden ticaret yapmanın önünün açılması, pekçok avantaj sağlayacak. Bunlar özetle şöyle;
* Türkiye’nin başta İran olmak üzere, kendi para birimini kullanarak ticaret yaptığı ülke ile ticaret hacmi artacak.
• İthalatçı ve ihracatçı, dövizdeki iniş-çıkışlardan etkilenmeyecek
• Türkiye’ye bu ülkelerden gelen yatırım artacak.
Radikal - 27.10.2009
Yıldız: Azerilerin toplam alacağı 600 milyon dolar
İstiklal Oteli’nin köhne lobisi kim bilir kaçıncı kez enerji satrancına tanıklık ediyor. 25 yıl kadar önce merhum Turgut Özal’ın İran gezisinde Devlet Bakanı Tınaz Titiz’den ücra bir köşede ucuz petrol müjdesini duymuş, manşeti kapmıştım. Aradan onca zaman geçti, İran ve devlet oteli aynı kaldı ama Türkiye değişti.
Bugün artık Türkiye daha avantajlı fiyattan petrol almak için İran’ın kapısına dayanmıyor. 5 milyar dolarlık yatırım öngörülen ve 35 milyar metreküp rezerve sahip Güney Pars doğalgaz sahası için masaya oturuyor, anlaşma imzalıyor.
Nabucco dizaynı değişti
Enerji Bakanı Taner Yıldız önce genel çerçeveyi koyuyor:
“Nabucco’da gaz ticaretinden yüzde 15 pay talebimiz, üretici ve gaz sağlayıcı ülkelerin karşı karşıya gelmesine engeldi. Biz aradan çıktık, dizayn değişti, anlaşma imzalandı. Eleştirildik ama ne oldu biliyor musunuz? İmzanın ertesi günü Rusya’dan aradılar hemen enerji anlaşması imzaladık. Ardından Gürcistan ile anlaşma geldi.”
Şimdi de İran Türkiye’ye daha önce önerdiği verimsiz ve küçük alanı Güney Pars sahasıyla değiştiriyor. Yani Nabucco etkisi yaşanıyor.
Ucuz gaza fark ödenecek
Enerji Bakanı Taner Yıldız Azerilerle gaz sorununu gayet analitik izah ediyor:
1) Ucuz gaz yok:
Türkiye Azeri gazına 2001 yılında 120 dolardan satın almaya başladı, o tarihte Rus gazı 45 dolar, petrolün varil fiyatı 22 dolardı. 2007 yılında Şahdeniz devreye girdiğine gaz fiyatı 180 dolara fırladı. Anlaşma gereği fiyat 9 ay izlendi, 2008 nisan ayında pazarlığa oturuldu. Nahçıvan, Bilkent ve Dolmabahçe turları yapıldı. İki taraf da anlaşmadaki gibi “hakkaniyetli fiyat” istiyor. Anlaşma sağlanırsa Türkiye Azerilere 18 aylık fiyat farkını bir defada ödeyecek, gaz alımına yeni fiyattan devam edecek. Geçmişe dönük 500-600 milyon dolar ödeme de yapılacağına göre, “ucuz fiyatla gaz aldınız” eleştirisinin mantığı kalmayacak.
2) Transit geçiş ucuz:
Azeriler Türkiye’nin doğalgazı diğer ülkelere satarken yüksek transit ücret talep etiğini ileri sürüyor. Oysa Rusya 1000 metreküp gazı 100 km taşımak için 2.6 dolar isterken, Türkiye Azerilere 2.36 dolar tarife uyguluyor. Yani Türkiye’nin ücreti bırakın pahalı olmayı dünya ortalamasından daha ucuz.
Şahdeniz’deki yeni gazın fiyatı, eskisinin pazarlığı ve transit ücreti paket olarak gelecek hafta Azerilerle görüşme masasına gelecek. Bakalım Ermenistan açılımı yolu tıkamaya devam edecek mi? Yoksa enerji alanında anlaşma iki ülke ilişkilerinde düzelme fırsatı mı yaratacak?
Bu vesileyle Bakan Yıldız’a sorma fırsatı buluyorum:”Bakü-Tiflis-Ceyhan başlangıçta Bakü-Ceyhan’dı. Ermenistan’dan yeni bir hat geçirmeyi düşünüyor musunuz?” Bakan “Hayır” diyor, anladığım kadarıyla mevcut sorunlara yenisini eklemek istemiyor.
İran’la ticaret TLve Riyal’le yapılacak
Ak Parti hükümetinin “komşularla ekonomik entegrasyon” projesinin bir halkası da İran’la atıldı. İran’la ticarette artık Çin ve Rusya ile yapılan anlaşma gibi Euro ya da Amerikan doları gibi döviz kurları devre dışı bırakılacak. Ülkelerarası ticaret, Türk Lirası ve İran Riyali üzerinden yapılacak. Müjdeyi bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Tahran ziyareti sırasında verdi.
İşadamlarına açıkladı
Başbakan Tayyip Erdoğan dün Tahran’da Türk-İran İş Forumu’nda işadamlarına yaptığı konuşmada ulusal paraya geçiş noktasında, ortak paraya geçiş noktasındaki adımın önemli olduğuna belirterek şunları söyledi: “Biz bunun yasasını düzenledik ve çıkardık, Meclisimizden geçti bu, Merkez Bankasıyla ilgili yasal düzenlemeyi yaparken bu haloldu, İran’da da hallolduğuna göre ne duruyoruz? O zaman adımı bununla birlikte atalım. Türk lirası Ruble, bitti, Riyal bitti. Bununla beraber bu işi yapalım. Rusya Federasyonuyla da aynı çalışmalarımız var. Çünkü bu kur farklarından kaybettiğimizi neyle ödeyeceğiz, ne lüzumu var, niye tedbirini alıp. Madem ticaret yapıyoruz, madem menfaat meselesi bu, o zaman biz bu menfaatimizi başkalarına niye kaptırılım. menfaatimizi düşünmek durumundayız, ‘bu adımı attık’ diyeceğiz olay budur. Bunu da samimi bir serzenişim olarak söyleyeceğim.”
Yasal zemin tamam
Hükümet düzenlemeyi 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar’da değişiklik yaparak gerçekleştirdi. Geçen Mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan değişiklik ile, Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı konvertibl (çevrilebilir) dövizi tespit edecek. Merkez Bankası, kendi listesinde yer almayan paralarla ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere ise karışmayacak. Böylece isteyen banka İran Riyali ve Rus Rublesi başta olmak üzere diğer para birimleriyle işlem yapabilecek. Bunun için bankalar Riyal ile TL arasında bir kur belirleyecek. Kendi para biriminde ticaret konusunda Türkiye Rusya ile de benzer bir düzenleme yaptı. Aynı görüşmeler, Çin’le de yürütülüyor. Çin’le ticaretin de bu ülkenin para birimi Yuan ve TL cinsinden yapılabilmesi için müzakereler sürüyor.
Güney Pars’tan 35 milyar metreküp gaz bekliyoruz
ENERJİ ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, İran’ın, petrol ve doğal gaz kaynakları açasından zengin bir ülke olduğunu hatırlatarak, “Buranın modeline göre çerçeve anlaşması geliştiriyoruz. İnşallah yarın bunu imzalayacağız” dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İran’a yaptığı resmi ziyarete katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Yıldız, Tahran’da gazetecilere yaptığı açıklamada, İran’da Anayasaya göre malın devrinin söz konusu olmadığını belirterek, bu ülkenin modeline göre bir çerçeve anlaşması geliştirdiklerini bildirdi. Bakan Yıldız, şunları söyledi:
İmzalar atılacak
“İran, petrol ve doğal gaz kaynakları açasından zengin bir ülkedir. Anayasaya göre malın devri söz konusu değil. Buranın modeline göre çerçeve anlaşması geliştiriyoruz. İnşallah yarın (bugün) bunu imzalayacağız. Güney Pars havzasında TPAO ile arama çalışması yapılacak. Daha önce imzalanan 21, 22. ve 23. fazlara göre daha verimli sahalar olduğuna kanaat getirdiğimiz ve karşılıklı konuştuğumuz bir yer üzerinde çalışma yapılacak. Çalışmalara Kasım ayının ilk ya da ikinci haftasında başlamış olacağız. Buraya bir heyetle geleceğiz, bu heyet teknik çalışmalara devam edecek. Buradaki model yap-devret modeli normalde. Bu anlaşma ile buradan çıkacak doğal gazın ve yan ürünlerinin pazarlanması söz konusu olacak. Türkiye’nin pazarlama ve ticaret hakkı doğmuş olacak. Doğal gazın en az yarısı Türkiye’de ya da Türkiye üzerinden pazarlanacak. Yaklaşık 35 milyar metreküp gaz çıkarılması öngörülüyor. Al ya da öde modelinden biraz daha farklı olduğunu söyleyebiliriz.”
İran ve Nabucco
Bir soru üzerine Nabucco’nun gaz kaynaklarından birinin İran olabileceğini de söyleyen Bakan Yıldız, Güney Pars havzasındaki çalışmanın 4 milyar doların üzerinde bir rakama mal olabileceğini bildirdi.
Türkiye ve Rusya ortak rafineri kuracak
TÜRKİYE ve Rusya’nın sadece Samsun-Ceyhan petrol boru hattını değil aynı zamanda petrol ürünlerini ortak pazarlanması için bir rafineri kurma konusunda da anlaştıkları bildirildi. Rusya Enerji Bakanı Sergey Şmatko Moskova’daki Uluslararası Petrol Konferansı sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye ile ortak rafineri kurma konusunda da anlaşmaya vardıklarını belirterek, “Bu projeyle ilgili görüşmeler geçen ilkbahardan sonra artırıldı. Bu çerçevedeki işbirliğinin ve karar verme hızının gelişimi çok daha etkileyici bir durum” dedi. Şmatko, iki tarafın da bu proje ve uygulanması halinde getireceği kazanımlar konusunda heyecanlı olduğunu ifade ederek, “Bölgede uzun vadeli petrol dengesinin analizinde iyi bir iş çıkardık ve Samsun-Ceyhan petrol boru hattının petrol iletiminde çekici alternatif bir rota oluşturacağı sonucuna vardık” diye konuştu. Rus bakan, petrol piyasasındaki aşırı fiyat oynaklığı yüzünden bu mekanizmanın (rafineri) etkili olacağına inandığı, Rusya’nın projeyi uzun vadeli anlaşmalar çerçevesinde hayata geçirmeyi planladığını da sözlerine ekledi.
Enes Berberoğlu - Hürriyet - 28.10.2009
Etiketler:
Azerbaycan,
doğalgaz,
İran,
petrol,
Rusya
Sabancı: Dünya anormal bir işsizlikle karşı karşıya
Dünyanın en güçlü 5 kadını arasında yer alan Sabancı’nın, küresel krizle ilgili değerlendirmelerini dinlerken, onun IMF’nin yeni görevi olan “G-20 ülkeleri koordinatörlüğü”ne büyük önem verdiğini farkettim.
Sabancı’nın en büyük kaygısı, borsalardaki yükselişe aldanarak, ekonomiye sağlanan devlet desteklerinin zamanından önce çekilmesi. 10 bin metre yükseklikteki sohbetimizden önemli satır başlarını, Güler Sabancı’nın kendi cümleleriyle aktarıyorum:
G-20 BİRLİK OLDU:
“Bir yıl önce küresel finans sisteminin çökmesine tamamen yolaçacak, bugüne kadarki en büyük kriz mi diye düşünüyorduk. G-20 ülkeleri, bu korkunun da etkisiyle iyi çalıştı. Kimi hükümet krize daha hızlı müdahale etti, kimi hükümet geç harekete geçti; ama G-20, ana politikalarda birlik olmayı başardı.
FAZLA KAPASİTE SORUNU:
Dünya büyük bir felaketi önledi, ama ciddi bir daralma yaşandı. Ciddi fazla kapasiteler var. Asya’nın ağırlığı ve dünya ekonomisindeki belirleyici rolü arttı. Arz-talep dengeleri yeniden kurulacak...
TOPARLANMA YOK:
Şimdi daha hassas bir döneme giriliyor. Hiçbir yerde toparlanma yok. Toparlanma başladı demek için henüz çok erken. Borsaların toparlanmış olması, ülkelerin toparlanmış olduğu anlamına gelmez.
Amerika borsanın toparlanmasıyla moral buluyor, çünkü borsası derin. Bizim gibi ülkelere de moral veriyor, ama ekonomiye etkisi olmaz. Çünkü bizim borsanın derinliği yok.
KRİZDEN ÇIKIŞ FARKLI:
ABD ve Çin devasa paketler açtı. İngiltere’de ve Avrupa’da devletleşen bankalar ve birçok ekonomide gördüğümüz ciddi paketlerle, finansal sistemin çökmesi önlendi. Şimdi bu devlet desteklerinin ne zaman sona ereceğine ilişkin hararetli bir tartışma var. Bütün ülkelere uyan tek tip bir model yok. Nasıl ki krizle mücadele için ülkeler bazında farklı destekler sağlandıysa, destekler çekilirken de farklı uygulamalar olacak.
IMF’NİN YENİ ROLÜ ÖNEMLİ:
G-20 ülkelerinde exit stratejilerinin (devlet desteklerinin geri çekilmesi) koordinasyonunu IMF yapacak. Bugüne kadar yapılanların heba olmaması için, exit stratejilerinin zamanlaması çok önemli.
G-20 içinde her hükümet, kendi ülkesinin koşullarına göre krizde verdiği destekleri farklı zamanlarda çekecek, farklı reçeteler uygulayacak. Ama bunlar, koordineli biçimde yapılmalı. Bunu izleme görevi IMF’ye verildi. IMF’nin yeni görevi, küresel krizden çıkış için çok önemli.
TALEP CANLANMADAN ASLA:
Exit stratejilerinin uygulanması için henüz çok erken. Mütevazı oranlarda da olsa önce büyüme gerçekleşmeli ve hatta istikrar kazanmalı. Reel canlanmanın inandırıcı göstergeleri ortaya çıkmadan, talep harekete geçmeden hükümetler desteği çekerlerse, bugüne kadar tüm yapılanlar sıfırlanır. Dünya zaten anormal bir işsizlikle karşı karşıya; o takdirde işsizlik daha da artar.”
DESTEK TOPLAMI 10 TRİLYON DOLAR
IMF-Dünya Bankası’nın İstanbul toplantılarını izlemiş bir gazeteci olarak, Sabancı’nın değerlendirmelerini destekleyecek birkaç noktayı belirtmek istiyorum:
Bu kriz ilk kez, kalkınmış ülkelerin kriziydi. Küresel finansal sistem tümüyle çökmesin diye, devletler tarafından sisteme toplam 10 trilyon dolar pompalandı. Bu arada G-20 ülkeleri de belli politikalarda anlaştılar. Şimdi her ülke IMF’ye 6 aylık periyotlarda belli veriler gönderecek; IMF de hepsini altalta koyup G-20 kararlarından sapma olduğu takdirde hem ilgili ülkeyi, hem de G-20 üst yönetimini uyaracak.
Meral Tamer - 28.10.2009 - Milliyet
26 Ekim 2009 Pazartesi
Akdağ: 5 ay öpüşmeyin, tokalaşmayın
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, domuz gribinin bulaşma ihtimaline karşı vatandaşları 5 ay öpüşmemeleri, tokalaşmamaları ve sarılmamaları konusunda uyardı.
ntvmsnbc
Güncelleme: 12:25 TSİ 26 Ekim. 2009 Pazartesi
ANKARA - Sağlık Bakanı Recep Akdağ ve Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, domuz gribi önlemleriyle ilgili açıklama yaptı.
Sağlık Bakanı Akdağ, panik havası yaratmanın gereği olmadağını söyledi
Domuz gribinin bulaşma yöntemlerine dikkat çeken Akdağ, “Sarılma, el sıkışma ve öpüşmeyi 5 ay erteleyebilirsek hastalığın yayılmasını önleyebiliriz” dedi.
ntvmsnbc
Güncelleme: 12:25 TSİ 26 Ekim. 2009 Pazartesi
ANKARA - Sağlık Bakanı Recep Akdağ ve Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, domuz gribi önlemleriyle ilgili açıklama yaptı.
Sağlık Bakanı Akdağ, panik havası yaratmanın gereği olmadağını söyledi
Domuz gribinin bulaşma yöntemlerine dikkat çeken Akdağ, “Sarılma, el sıkışma ve öpüşmeyi 5 ay erteleyebilirsek hastalığın yayılmasını önleyebiliriz” dedi.
Erdoğan: Ahmedinejad dostumuzdur
Başbakan Erdoğan, Guardian gazetesine verdiği demeçte, İran'ın nükleer silah sahibi olmaya çalıştığı yönündeki iddiaları "dedikodu" olarak tanımladı ve "İran dostumuzdur" dedi.
BBC Türkçe
Güncelleme: 12:51 TSİ 26 Ekim. 2009 Pazartesi
LONDRA - Guardian gazetesi İstanbul muhabiri Robert Tait'in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la yaptığı röportajı birinci sayfasından duyurdu. Guardian, Erdoğan'ın 'İran dostumuzdur' sözlerini tırnak içine alıp, 'Türkiye Başbakanı NATO'daki nükleer çatlağı gözler önüne serdi' başlığını attı.
Erdoğan'la röportaj gazetenin dışhaberler bölümünde de tam sayfa yer alıyor.
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'yle ilgili soruya Erdoğan şöyle cevap veriyor: "Fransa ve Almanya'nınki gibi Türkiye'ye karşı önyargıları olan Avrupalı liderler var. Chirac zamanında Fransa'yla mükemmel ilişkilerimiz vardı. Ancak Sarkozy döneminde hal böyle değil. Bu adil olmayan bir tavır. Avrupa Birliği kendi kurallarını ihlal ediyor."
Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad için, 'Hiç şüphesiz dostumuz. Şu ana dek dost olarak çok iyi ilişkiler yürüttük ve hiç bir sıkıntı yaşamadık. ' diyor.
Gazete, Erdoğan'ın bu tavrının, Türkiye'yi NATO'ya sıkı bir şekilde bağlı, Batı yanlısı bir demokrasi olarak gören bazı batılıları şaşırtabileceğini, ancak Erdoğan'ın Türkiye'yi İran gibi bir din devletine dönüştürmeye çalıştığından şüphelenen laik karşıtlarını pek de şaşırtmayacağını belirtiyor.
Erdoğan'ın laik çevrelerin bu suçlamasını reddettiğini yazan gazete, Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün İran'daki tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra Ahmedinejad'ı kutlayan ilk liderlerden biri olduğunu hatırlatıyor.
Kutlama yapıldığı sırada, Ahmedinejad'ın resmen olmasa da, büyük bir oy farkıyla seçimin galibi ilan edildiğini söyleyen Erdoğan, bu adımın 'uluslararası ilişkilerin bir gerekliliği' olduğunu söylüyor.
NÜKLEER KAYGILAR 'DEDİKODU'
Erdoğan, Batılı ülkelerin İran'ın nükleer silah sahibi olmaya çalıştığı yönündeki kaygılarını 'dedikodu' olarak tanımlıyor ve bu ülkenin nükleer tesislerine saldırmanın bir 'çılgınlık' olacağını vurguluyor.
Erdoğan ayrıca, İran'a nükleer programı konusunda baskı yapan ülkelerin hepsinin nükleer silahlara sahip olduğunu söyleyip, bunun çok da adil bir tutum olmadığını belirtiyor.
Guardian, Erdoğan'ın bu görüşlerinin Washington'ın dış politikasına yön verenler tarafından ilgiyle karşılanacağını söylüyor.
Gazete bu çevrelerin, AKP hükümetini uzun süredir diğer Müslüman ülkelerin de adapte edebileceği batı yanlısı 'ılımlı islam' modeli olarak gördüğünü hatırlatıyor.
ABD'NİN POLİTİKASINI İSRAİL DİKTE ETTİRMİYOR
Guardian, bu görüşlerin, Erdoğan'ın eleştirilerinin Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerine zarar vereceği uyarısı yapan İsrail tarafından da pek sıcak karşılanmayacağını kaydediyor.
Ancak Erdoğan röportajda buna karşı çıkarak 'Bence bu mümkün değil. Amerika'nın bölge politikasını İsrail dikte ettirmiyor.' diyor.
BBC Türkçe
Güncelleme: 12:51 TSİ 26 Ekim. 2009 Pazartesi
LONDRA - Guardian gazetesi İstanbul muhabiri Robert Tait'in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la yaptığı röportajı birinci sayfasından duyurdu. Guardian, Erdoğan'ın 'İran dostumuzdur' sözlerini tırnak içine alıp, 'Türkiye Başbakanı NATO'daki nükleer çatlağı gözler önüne serdi' başlığını attı.
Erdoğan'la röportaj gazetenin dışhaberler bölümünde de tam sayfa yer alıyor.
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'yle ilgili soruya Erdoğan şöyle cevap veriyor: "Fransa ve Almanya'nınki gibi Türkiye'ye karşı önyargıları olan Avrupalı liderler var. Chirac zamanında Fransa'yla mükemmel ilişkilerimiz vardı. Ancak Sarkozy döneminde hal böyle değil. Bu adil olmayan bir tavır. Avrupa Birliği kendi kurallarını ihlal ediyor."
Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad için, 'Hiç şüphesiz dostumuz. Şu ana dek dost olarak çok iyi ilişkiler yürüttük ve hiç bir sıkıntı yaşamadık. ' diyor.
Gazete, Erdoğan'ın bu tavrının, Türkiye'yi NATO'ya sıkı bir şekilde bağlı, Batı yanlısı bir demokrasi olarak gören bazı batılıları şaşırtabileceğini, ancak Erdoğan'ın Türkiye'yi İran gibi bir din devletine dönüştürmeye çalıştığından şüphelenen laik karşıtlarını pek de şaşırtmayacağını belirtiyor.
Erdoğan'ın laik çevrelerin bu suçlamasını reddettiğini yazan gazete, Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün İran'daki tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra Ahmedinejad'ı kutlayan ilk liderlerden biri olduğunu hatırlatıyor.
Kutlama yapıldığı sırada, Ahmedinejad'ın resmen olmasa da, büyük bir oy farkıyla seçimin galibi ilan edildiğini söyleyen Erdoğan, bu adımın 'uluslararası ilişkilerin bir gerekliliği' olduğunu söylüyor.
NÜKLEER KAYGILAR 'DEDİKODU'
Erdoğan, Batılı ülkelerin İran'ın nükleer silah sahibi olmaya çalıştığı yönündeki kaygılarını 'dedikodu' olarak tanımlıyor ve bu ülkenin nükleer tesislerine saldırmanın bir 'çılgınlık' olacağını vurguluyor.
Erdoğan ayrıca, İran'a nükleer programı konusunda baskı yapan ülkelerin hepsinin nükleer silahlara sahip olduğunu söyleyip, bunun çok da adil bir tutum olmadığını belirtiyor.
Guardian, Erdoğan'ın bu görüşlerinin Washington'ın dış politikasına yön verenler tarafından ilgiyle karşılanacağını söylüyor.
Gazete bu çevrelerin, AKP hükümetini uzun süredir diğer Müslüman ülkelerin de adapte edebileceği batı yanlısı 'ılımlı islam' modeli olarak gördüğünü hatırlatıyor.
ABD'NİN POLİTİKASINI İSRAİL DİKTE ETTİRMİYOR
Guardian, bu görüşlerin, Erdoğan'ın eleştirilerinin Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerine zarar vereceği uyarısı yapan İsrail tarafından da pek sıcak karşılanmayacağını kaydediyor.
Ancak Erdoğan röportajda buna karşı çıkarak 'Bence bu mümkün değil. Amerika'nın bölge politikasını İsrail dikte ettirmiyor.' diyor.
Etiketler:
Ahmedinejad,
Erdoğan,
İran,
İsrail,
Nükleer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)