Fareed Zakaria'nın şimdiden bir klasik haline gelen kitabı "the Post-American World"de, Michael T. Klare tarafından kaleme alınan "Rising Powers Shrinking Planet" isimli eserde, Kishore Mahbubani'nin kitabı "the New Asian Hemisphere"de ve Mehmet Öğütçü'nün "Yükselen Asya" isimli eserinlerinin en önemli ortak noktalarından birisi, küresel güç dengesinin başta ekonomik olarak, siyasi, kültürel olmak üzere Doğu'ya kaydığı ve yeni güç merkezinin Doğu olduğudur. 500 yıllık bir tarihsel birikimin beraberinde getirdiği egemenlik Batı dünyası için giderek solarken, Çin ve Hindistan olmak üzere mavi kürenin "doğu"sundaki [mevcut doğu tanımının dahi bu güç ve iktidar değişimi sonucu anlamını kaybedeceği iddia edilebilir] ülkeler müthiş bir ekonomik büyümenin eşlik ettiği siyasal ve toplumsal yükselişe tanıklık etmektedir. Her ne kadar Zakaria, küresel sistemdeki değişimin sadece Asya ile sınırlı tutulamayacağını ifade etse de, ABD'nin eski dışişleri bakanlarından Henry Kissinger haklı olarak "uluslararası ilişkilerin çekim merkezi Asya'ya kayıyor" diyor.
Yıllar boyunca kendisini Batı medeniyetinin bir parçası olarak gören ama coğrafyasının bir kaderi olarak doğulu köklerini koruyan ve aynı zamanda Batı ile Doğu arasında bir "köprü" vazifesi gördüğü iddia edilen Türkiye'nin bu gelişmeden etkilenmemesi ya da gelişmeye gözünü kapaması mümkün gözükmemektedir. Türkiye'nin son dönemlerde çevre bölgesinde adeta bir mekik diplomasisi yaparak gerçekleştirdiği dış politika ve beraberindeki iç politika açılımlarına söz konusu çerçeve dahilinde bakmanın faydalı olacağı açıktır. 1923'ten bugüne bakıldığında bu çerçeve içindeki en kapsamlı açılımların ilk 15 yıllık dönem içinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından yapıldığı ve Batılı ülkeler ile ilişkiler geliştirilirken eş zamanlı olarak Doğumuzdaki ülkelerle de, İran, Afganistan gibi, ilişkilerin geliştirilmek istendiği görülmüştür. Atatürk'ün söz konusu girişiminin Cumhuriyetin Batı'nın değerlerinden ayrıldığı ya da Batı'dan kopması olarak algılanamayacağı bilakis Türkiye'nin mevcut konumuyla uyumlu realist bir açılım olduğu görülecektir.
AK Parti hükümeti ile beraber Türkiye'nin çevre ülkeler özellikle de doğusundaki ülkeler ile ilişkilerine yaptığı atfın, 1939'da kesintiye uğramış bir sürecin, zamanın ruhuyla paralel ve olması gereken şekliyle yeniden uygulamaya geçilmesi olarak görülebilir. Yıllar boyunca doğu bizim algılarımızda azgelişmişliğin ve fakirliğin simgelerinden birisi olmuştu. Halbuki şimdi yukarıda saydığım ve daha birçoğunu ekleyebileceğim literatürden de görülebileceği gibi karşımızda son 10 yıldır kesintisiz büyüyen, güçlenen ve zenginleşen bir doğu var artık ve bu “Neo-Doğu”ya yeni ipek yollarının zaman geçirmeden açılması gerekmektedir. Bir zamanlar kendisine “köprü” rolü biçilen Türkiye’nin “Neo-Doğu”ya ulaşması için yıllar önce attığı köprüleri, siyasi, kültürel ve ekonomik olmak üzere inşa etmesi gerekmektedir. Bu inşa sürecinde ekonominin ve Türkiye’nin “barış üreten” yumuşak gücünün itici güç olacağı kuşkusuzdur. Türkiye bugün, Rusya ve İsrail’i dahil edecek olursak, dış ticaretinin yaklaşık olarak % 65’lik kısmını Batı yarım küre ile gerçekleştirmektedir. Türkiye doğusu ile ekonomik entegrasyonunu zaman geçirmeden hızlandırmalıdır. Yükselen Asya, artık bu oranın dünyanın yeni realitesi ile uyuşmadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Zakari’nın da ifade ettiği gibi yaşadığımız dünyada ortak eylemin sadece istenen bir şey değil “hayati” bir kavram haline geldiği; çatışmanın yerini diyalog ve diplomasiye terk ettiği bir kavramsal çerçevenin yarattığı fırsatlar dünyası, Türkiye için köprüleri inşa etmesinde birçok yardımcı araç sağlayacağı aşikardır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşık bir haftayı kapsayan önce Pakistan ve sonrasındaki İran gezilerini yukarıda ifade ettiğim çerçeve dahilinde görmek mümkündür. Söz konusu iki ülke ile başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda yapılan anlaşmalar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye için önemli kazanımlar edinildiği açıktır. Oldukça kırılgan bir siyasi emin üzerinde yürüyen Pakistan hükümetine verilen destek, İran ile milyarlarca dolarlık enerji anlaşmaları ve ticaret hacmini 30 milyar dolara çıkartılmasına dönük irade beyanları, Türkiye’nin köprüleri hızla inşa etme niyetinde olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla beraber, Pakistan ve İran gezilerinde tutunulan yapıcı eleştirel yaklaşımın, gerçekçi bir politik dili yansıttığını ifade edebiliriz. Türkiye’nin son 3 ay içinde Ermenistan, Suriye ve Irak ile birlikte attığı son iki adımın, “Yeni Dünya”ya yapılan bir açılım olarak da görülebilir.
Açıktır ki, Türkiye’nin bölgesinde yükselen ve güçlenen rolü, onu Batı’dan koparmamakta, bilakis Batı yarımkürenin “hayati” parçalarından birisi konumuna yükseltmektedir. Bir dönem Batılı analistçilerce biraz da küçümsenerek “köprü” rolü biçilen Türkiye, kendisi için köprüler oluşturarak, Batı özellikle de Avrupa için “Yeni Dünya”ya girişin anahtarı konumuna yükseltiyor. Ancak bu sürecin çok zorlu olduğu ve Türkiye’nin üstündeki ağırlıklardan kurtulmada göstereceği maharetin belirleyici olacağını ifade etmek doğru olacaktır.
Sernur Yassıkaya
29.10.2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder