Günün Sözü

"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss

30 Ekim 2009 Cuma

Doğu-Batı terazisinde denge şart

BAZI tartışmaları biteviye yapmaktan insan sıkılıyor. Bunlardan birisi de "Batı'nın Türkiye'yi kaybedip etmediği ya da Batı'dan uzaklaşıp uzaklaşmadığı" tartışması. Ancak soru hem Türkiye'nin Batılı müttefikleri hem de Türkiye'yi yönetenler açısından önemli ki; onlar meseleyi gündeme getirdikçe Türkiye'den de "Zinhar hiç öyle şey olur mu?" türünden bir cevap geliyor.


Nitekim Tahran'dan ayrılırken yaptığı basın toplantısında bu soruyla karşılaşan Başbakan Erdoğan, "Türkiye'nin bir yüzü Batı'ya bakıyor, bir yüzü Doğu'ya bakıyor... Biz şu anda AB süreci içinde müzakereci ülkeyiz. NATO üyesiyiz ve yapımızın demokratik, laik ve sosyal bir devlet olarak şekillenmesi her şeyi ortaya koymaktadır" demek gereğini duymuş.

Başbakan Erdoğan'ın bu vurguyu yapmak zorunda kalmasının sebeplerinden birisi, son iki haftadır hemen her gün yerli yersiz İsrail'e yönelik sert bir açıklama yapmayı alışkanlık haline getirmesiydi. İkinci temel neden de İran ziyaretinden önce verdiği iki mülakatta, yabancı kulaklara Türkiye'nin İran'a kol kanat gerdiği izlenimini verecek şekilde konuşmasıydı.

Öyle ki Türk dış politikasının yeni yönelimine koşulsuz destek veren, Türkiye'yi kollayan Stephen Kinzer gibi bir gazeteci bile Guardian Gazetesi'ndeki yazısında şu uyarıda bulunmuş: "Türkiye için İran'la bağları güçlendirmek iyi bir şey, fakat sırtını ABD'ye dönmediği sürece. Hamas ve Hizbullah'la ilişkileri ilerletmek de iyi bir şey, fakat İsrail ile köprüleri atmaması halinde."

Bu soruyu sorduran atmosferin varlığı bir vakıa. Batı'da Türkiye'nin yeni dış politika felsefesini, yerine getirdiği işlevleri anlamayanlarla ilgili söylenecek bir şey yok.

Ancak Türkiye'yi yeni dönemin şartlarında değerlendirenler açısından da Türkiye'nin yaptıklarıyla söylemi arasındaki çelişki ve bazen de yaptıkları sorun yaratıyor.

Türkiye'deki siyasi kadro birkaç nedenle Batı ile ilişkilerin zayıfladığı ya da Batı'dan uzaklaştığı izlenimini veriyor. Birincisi, özellikle Başbakan önemli konularda Batı ülkelerinden çok farklı bir dil kullanıyor. İkincisi, ülkedeki Batı karşıtı psikolojinin yatıştırılmasına yönelik hükümet ciddi bir çaba içine girmiyor.

Üçüncüsü, çevre ülkelerle geliştirilen ilişkilerde kullanılan dil, sergilenen yakınlık ve Türkiye'nin pozisyonlarının onların bakış açısından dile getirildiği algısı, Batı'da soru işaretlerini artırıyor.

Son olarak da Müslüman ülkelerle ilişkilerinde Türkiye, Batı'nın değerler manzumesinden esinlenen bir davranış sergilemiyor. Sudan'daki etnik temizlik suçlusu, rejimin avukatlığına soyunuyor, o rejimin başındaki şahsiyetler Türkiye'de muteber kişi muamelesi görüyorlar.

İran ziyareti öncesindeki Guardian mülakatında ve oradaki söylemde de kanımca benzer bir sorun vardı. Türkiye'nin İran'a ambargo uygulanmasından rahatsızlık duyması doğal. Bu aynı zamanda İran halkıyla bir dayanışma göstergesidir. Nükleer program konusunun bölgenin nükleersizleşme perspektifinden savunulması da meşrudur. Ancak bunlar yapılırken İran'daki rejimin sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterilmesinin gereği de yoktur.

Seçimlerde hile yapan, bunu protestocuları genç yaşlı, kadın-erkek demeden hapishanelerde tecavüz de dahil işkenceden geçiren bir yönetimle reel politika gereği, ticari çıkarlar nedeniyle ilişkilerin iyi tutulması anlaşılır bir tavırdır. Ama bu rejimin heyecanla kucaklanması ne şart ne de sindirilir bir tavır sayılabilir.

O çok önemsendiği söylenen kardeş halkın duyguları, böyle anlarda ziyadesiyle rencide ediliyor olabilir.
 
Soli Özel - HaberTurk - 30.10.2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder