Erdoğan’ın, Ahmedinecad’ı ‘dost’ ilan edip adeta İran’ın nükleer programının avukatlığına soyunmasını, Tahran yönetimine yönelik baskıları ‘haksız ve adaletsiz’ diye eleştirmesini nereye oturtmalı?
Önce şu bilgi notunu bir kenara yazın: Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) dahilinde nükleer silahı bulunan beş ülke var: ABD, Britanya, Rusya, Çin ve Fransa. NPT haricinde nükleer silahı bulunan ya da diplomatik ifadeyle nükleer silahı bulunduğuna inanılan dört ülke var: İsrail, Pakistan, Hindistan ve Kuzey Kore.
Şimdi de önünüze bir Ortadoğu haritası koyun. Ve nihayet bölgedeki joepolitik statükoyu şöyle bir kafanızda evirip çevirin... Sorunuz geliyor: Mevcut küresel ve bölgesel nükleer tablodan en fazla hangi ülke kaygılansa, en fazla hangi ülke stratejik tehdit algılasa yeridir?
Benim yanıtım İran...
Başka gerçekler de var: NPT beşlisinin ki aynı zamanda BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olur kendileri, nükleer silahlarına toz kondurmazlar. Nükleer silah Kuzey Kore’ye dokunulmazlık kazandırdı; yıllardır ‘küçücük boyuyla’ dünyaya maydan okuyor. Nükleer bomba yapan ilk İslam ülkesi Pakistan hem İslam âleminde prestij edindi, hem asimetrik bir jeostratejik önem kazandı. Hindistan nükleer silah edinme sürecinde hiçbir kaydadeğer baskıyla karşılaşmadı. Ve nihayet İsrail’in nükleer gücü, neredeyse hiç gündeme getirilmedi, getirilmiyor.
Buna karşılık İran’ın henüz nükleer silahı yok. Nükleer programı var. Üstelik NPT’ye dahil, dolayısıyla NPT’ye nezaret eden Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetimine tabi. Dahası öyle ya da böyle ‘çatışma’ içinde bulunduğu nükleer güçlerin çemberinde adeta... Bir yanda ABD, Britanya ve Fransa, öte yanda İsrail ve Pakistan var. Bu durumda, söz konusu programın İran’a, daha müreffeh, daha demokratik, daha rasyonel ve tüm bunların sonucunda her açıdan daha güvenli bir ülke olma yolunda ne kazandırdığı bir yana (pek fazla bir şey kazandırmadığı ortada) realpolitik açıdan bakıldığında, Tahran’ın nükleer silah peşinde koşması pekâlâ anlaşılabilir, meşru görülebilir.
İran, nükleer silah üretmesinin hiçbir stratejik rasyoneli bulunmayan, nitekim ‘apartheid’ rejimi sona erdikten sonra nükleer cephaneliğini tasfiye eden Güney Afrika’yla, hatta benzer bir durumda bulunup aynı yolu izleyen Ukrayna’yla bir tutulamaz. İran’ın durumu daha ziyade Kuzey Kore’ninkiyle koşutluk gösteriyor.
Zaten İran, nükleer programını da, 1980’lerin başında Irak tehdidine karşı başlatmıştı. Irak, İran’ın Buşehr’deki reaktörünü bombalamıştır. Tahran, her ne kadar, bu programı, 2002’ye kadar gizlice yürüttüyse de, başından beri ekonomik gerekçelere dayandırıp barışcıl ve sivil amaçlı olarak savundu. Bugüne kadar vazgeçmedi İran, nükleer programdan. Bundan sonra, bölgedeki jeopolitik değiştirmedikçe, vazgeçeceği de kuşkulu. Çünkü bu siyasi bir tercih değil, stratejik bir politika.
Başbakanın İran’la ilgili son çıkışını bu bağlamda değerlendirmek lazım. Bir kere, Erdoğan’ın, yeri geldikçe gündeme getirdiği, son olarak da The Guardian’a verdiği demeçte dikkat çektiği, ‘küresel nükleer adaletsizlik’ bir vakıa. Kabul etmek gerekir ki bu adaletsizlik tablosu, dünyanın nükleer silahlardan arındırılması süreci açısından pek de teşvik edici değil. Handiyse tersi geçerli.
Ayrıca Türkiye-İran ilişkilerinin komşuluk ve Müslümanlık gibi ortak paydaların ötesinde bir derinliği var. PKK ve ideolojik rekabet gölgesinden sıyrılan ilişkiler, en iyi dönemlerinden birinde. Gerek güvenlik, gerek ekonomik ve ticari, gerekse siyasi açıdan. Belli ki Erdoğan, kendi ifadesiyle, nükleer silah ‘söylenti’lerinden ötürü, İran’la ilişkileri riske etmek istemiyor. Üstelik de Türkiye’nin bölgede ağırlığını giderek artırdığı bir konjonktürde.
Öte yandan İran ne yaparsa yapsın, nükleer programını askeri amaçla, daha doğrusu nükler silah üretme hedefiyle yürütmediğine dünyayı ikna edemiyor. Ahmedinecad liderliğindeki İran’ın söylem ve eylemleri söz konusu kuşkuları artırdı. İran’da Batı’nın çifte standartçılığı, Batı’da İran’ın entrikacılığı, yaygın kanı. Bu kanılar da ister istemez karşılıklı güvensizliği pekiştiriyor. Gidişat, ister istemez, tüm bölgeyi ve tabii ki Türkiye’yi de içine çekecek bir sürece evrilebilir. Yine Erdoğan’ın çıkışından anlaşılan o ki Türkiye tam da bu noktada Batı’nın müttefiki, İran’ın dostu olarak bir role soyunuyor. Arabuluculuk değil bu.
Ne ABD’nin ne İran’ın bir arabulucuya gereksinimi var. Kaldı ki elindeki onca ‘yumuşak güç’e rağmen yıllarca yürüttüğü bir nevi arabuluculuktan hiçbir sonuç alamayan AB’nin durumu ortada.
Gelgelelim Türkiye, özelde ABD, genelde de Batı ve İran’la ikili ilişkilerinin derinliğinden yararlanarak, ABD-Irak gerginliği bağlamında oynamadığı, oynayamadığı bir rolü ABD-İran gerginliğinde pekâlâ oynayabilir. Belli ki Erdoğan, bu rolü oynamak için, Batı’yla ittifak kadar İran’la dostluğu da önemsiyor...
Erdal Güven - Radikal - 30.10.2009
Günün Sözü
"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss
Claude Lévi Strauss
30 Ekim 2009 Cuma
Müttefik ile 'dost' arasında
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder