Yarın Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 86. yıldönümü. Cumhuriyet'in kurucusu sayılan kurum yani Türk Silahlı Kuvvetler'i Cumhuriyet'in yeni yılına kendi içine patlayarak giriyor. Kurum dağınık, bölünmüş, gerçeklerden kopuk, demokratik hukuk dışına kaymış, en üst komutanın ya kurumuna hakim olamadığı ya da alenen kamuoyunu yanılttığı bir görüntü sergiliyor.
"İrticayla Mücadele Eylem Planı"nın varlığının artık kanıtlanmış olması kuşkusuz Silahlı Kuvvetler'i kolayca atlatamayacağı bir sıkıntı içine sokmuştur. Bu şekilde ön plana çıkan kriz Cumhuriyet'in siyasi, idari yapılanması ve ideolojik donanımı açısından da bir eşiğin geçilmesinin simgesidir.
Bu bağlamda belgenin aslının ortaya çıkmasının zamanlaması önemsiz değilse bile tali bir meseledir. Ülkedeki şiddetli iktidar kavgasının parçası olan bu yönlendirmelere kamuoyu artık hayret etmemektedir. Zira asıl hayret edilmesi gereken şey Cumhuriyet'in 86., çok partili rejime geçişin 65. yılında rejimin temel karakteri üzerinde böylesine sinsi bir kavganın sürmekte oluşudur. Kavganın sinsiliği ve kullanılan yöntemlerin niteliği aynı zamanda ülkenin üzerine çöken bir korku atmosferini de beslemektedir.
Silahlı Kuvvetlerin bir kurum olarak içine doğru patlaması diğer kurumların benzer bir duruma düşmelerinden elbette farklıdır. TSK hem kendisini devletin omurgası olarak gören ve öyle kabul edilen bir kurumdur hem de devlet ideolojisinin taşıyıcısıdır. Kendi kendisine verdiği bir görevle Cumhuriyet'in korunup kollanması sorumluluğunu üstlenmiştir.
Bu görevi istediği zaman ve zeminde siyasete müdahalenin gerekçesi haline getirme alışkanlığına sahiptir. Kurumun üst kademeleri bu alışkanlıktan vazgeçmek isteseler de kurumun kültürü ve öz algısı darbeci eğilimleri beslemektedir. TSK mensupları ülke kendi istedikleri şekilde yönetilmediği takdirde her kuruma ve bizzat topluma yönelik psikolojik harekatlara girişmeyi doğal görmektedir. Ancak 21. yüzyılın Türkiyesi'nin siyasi ve toplumsal dinamikleri, onun da ötesinde uluslararası sistem böyle bir hakkı ya da görevi tanımamaktadır. Dahası bununla dişe diş mücadele etmektedir.
Dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerin yaşadığı kriz bugünkü komuta heyetinin siyasi eğilimleri, becerileri ve tercihlerini aşan bir krizdir. Bu krizin boyutları Silahlı
Kuvvetlerle sınırlı da değildir. Zira Silahlı Kuvvetlerin krizi aynı zamanda devletin ideolojisinin krizidir. Kendi güçlerini ülkenin mutlak hakimi konumundaki bir TSK'dan alan ve devlet ideolojisiyle özdeşleşmiş resmi veya gayriresmi tüm kurumlar bu nedenle kağıttan kaplanlar gibi çökmektedir. Son yıllarda toplumun demokratik iradesi karşısında sürekli faul yapmaya kalkan, ideolojik derin dondurucuda yaşayan, gelecekle ilgili hiç bir projeyi topluma sunamayanlar çürümüşlükten çökmektedir. Türkiye sivillerin siyasete hakim olduğu, hukuk üstünlüğüne dayalı bir sistem içinde laikliğini kökleştirmiş, milletin tercihlerine göre yönetilecek bir ülke olacaksa bu gelişmeler hayırlıdır. Bundan böyle siyasetin ve toplumun önde gelen aktörleri kendi sorumluluklarını TSK'ya yıkarak hareket etme ya da atıl kalma lüksüne sahip değildir. Kısacası Türkiye'nin önüne yeni ve sivil bir Cumhuriyet yapılanması ve zihniyeti kurmak için bir fırsat çıkmıştır.
Bu proje Türkiye'nin gelecek projesidir. Bu bağlamda da ülkenin başına gelebilecek en büyük talihsizlik bu projenin tek bir partinin ya da siyasi akımın ürünü olarak inşa edilmesidir.
Cumhuriyet Bayramını kutlarken üzerinde düşünülmesi gereken temel mesele de budur.
Soli Özel - 28.10.2009 - HaberTurk
Günün Sözü
"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss
Claude Lévi Strauss
29 Ekim 2009 Perşembe
Cumhuriyet'in kurumsal krizi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder