Günün Sözü

"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss

30 Eylül 2009 Çarşamba

Mutlu Tönbekici'den Süper Bir Yazı

Çok utanıyorum çünkü köprü kullanıyorum

Sayın Başbakanımız şöyle demiş: “Köprünün daha adı duyuldu hemen karşı çıkıldı. Bugün karşı çıkanlar birinci köprüye de, ikinci köprüye de karşı çıkmışlardı. Ama, utanmadan sıkılmadan iki köprü üzerinden de seyahat ettiler. Şimdi, üçüncü köprüye de karşı çıkıyorlar”

23 tarafı denizle çevrili şehrimizde (The İstanbul) bizi önce kara yollarına, sonra da köprülere mahkum ettiler. Ve şimdi de o mahkum olduğumuz köprüleri kullandığımız için utanmamızı istiyorlar...

Birine tek bir giysi verip sonra da utanmıyor musun her yerde bunu giymeye demek gibi bir şey bu.

Deniz kenarında oturuyorum, deniz kenarında başka bir yere karadan gidebiliyorum ancak.

Eğer başbakanımız utanmamızı istiyorsa içi rahat etsin, kendi adıma evet utanıyorum.

21 yıldır oturuyorum İstanbul denilen bu şehirde, bunun on yılı Anadolu Yakasında Erenköy’de geçtiği için en az 2000 kere köprüden geçmişimdir diye tahmin ediyorum. Emin olsun her geçişimde utandım, utanmaya da devam ediyorum.

Bilhassa öğrencilik ve fakirlik zamanında otobüsler içinde (meşhur 112 ve 128 hatları) havasızlıktan gebermek üzereyken daha da utanıyordum.

Hala da utanmaya devam ediyorum..

Beni buna mahkum ettikleri, medeni ülkelerde olduğu gibi şehri bir uçtan bir uca en fazla yarım saatte, hadi 1 saat olsun, metro ile kat edemediğim ve ister otobüs olsun ister otomobil, mecburen karbondioksit salan bir araç kullanmak zorunda olduğum için...

Bu nedenle altımdaki ormanları harap ettiğim ve yok ettiğim için...

24 saat tıkalı köprüler üzerinde saatlerimi, günlerimi, yıllarımı tükettiğim için...

Herkesi araba almaya yönlendirdikleri için şehirde artık park edecek yer bulunmadığı için...

Park etmiş araçlar nedeniyle yollar iyice daraldığı ve her mahalle arasında tam bir kaos yaşandığı için...

İnsanlar tam da bu nedenlerle birbirinden nefret edip birbirlerine kin ve düşmanlık besledikleri için...

Ve şehri yaşanmaz bir hale getirdikleri için...

Evet utanıyorum...

Köprüye ucuz pavyon efekti veren o ışıklandırma nedeniyle de utanıyorum ayrıca.

Evet sonuna kadar utanıyorum.

*****
Köprüler nelere yol açar bilelim
* 2. köprü çalışmalarının başladığı 10 yıllık süreç içinde sadece Anadolu yakasında, TEM otoyolunun geçtiği bölgede, orman niteliğini yitirdiği gerekçesiyle 11.856 hektar alan orman sınırları dışına çıkarılmış, yine aynı bölgede ormanlık alanlarda 3005 adet yeni orman suçu yaşanmış ve bu eylemler sonucu 461 hektar orman alanı yok edilmiştir. Bu alanlarda yaratılan cazibe sonucu 5.570 m2 orman alanı yatırım için çeşitli kişi ve kuruluşlara tahsis edilmiştir. 2. köprü ile birlikte sadece Anadolu yakasında ilk 10 yıl içinde toplam 17.155 hektar orman alanı geri dönülmez bir şekilde yok edilmiştir.

* Ormansızlaşma, yalnız ekosistem ve tür kaybına değil aynı zamanda küresel sera gazı emisyonlarının %20’sine neden olmaktadır. ABD Enerji Bakanlığı tespitlerine göre; 1 hektar çam ormanı her yıl 10 tona yakın CO2 gazını emmektedir. Ortalama bir hesap ile 2. Köprü ile sadece ilk 10 yıl içinde yok olan 17155 hektar orman alanı; aynı zamanda 171550 ton CO2 gazının doğal döngüsü içinde depolanması yerine atmosfere salınımına neden olmuştur. Üçüncü köprü için de benzer sonuçlar kaçınılmazdır.

* Yeni köprünün yapılması aynı zamanda bireysel motorlu araç kullanımının teşviki anlamına gelmektedir. Köprü, bir yandan neden olacağı ormansızlaşma, bir yandan da motorlu araç kullanımını teşvik ederek CO2 artışına neden olacaktır. Araştırmalara göre, Türkiye son yıllarda CO2 ve diğer sera gazı emisyonlarının artışında Dünyada ilk sıralardadır. Kyoto Protokolü’nü imzaladığı bu süreçte yapılacak 3. köprü ve benzeri planlanan yatırımlar Türkiye’nin sera gazı salınımının azalması yerine artmasına neden olacaktır. Sera gazı artışının neden olduğu küresel ısınma yakın zamanlarda ülkemizin çeşitli bölgelerinde yaşanan seller gibi felaketlerin de ana sebeplerinden biridir. (Doğa Derneği, TEMA, TÜRÇEK, WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ortak bildirisinden)

Mutlu Tönbekici

Önemli Bir Analiz: AKP ve DTP kongreleri ne anlama geliyor?

Bir zamanlar, siyasi partilerin kongreleri, hele iktidar ya da ana muhalefet partileriyse, epey ilgi uyandırır, medya da günler öncesinden, kulis bilgileri ve analizlerle neler olabileceği, kimlerin seçilebileceği ve bunların sonuçları üzerine yoğunlaşırdı. Fakat bir süredir, birkaç istisna dışında, kongrelerin kamuoyunda yaprak kımıldatmadığını söyleyebiliriz. Bunun en büyük nedeni, hiç kuşkusuz büyük partilerde genel başkanların dediklerinin olması, karşılarına etkili rakipler çıkmaması ve yönetim organlarının seçiminde “çarşaf liste” uygulamasından vazgeçilmesidir.

İşte bu hafta sonu Ankara’da Cumartesi günü AKP, Pazar günüyse DTP kongrelerini yapıyor ancak kenarda köşede kalmış birkaç haber ve yorum dışında bu kongreler hakkında pek bir şey konuşulmuyor. İlk bakışta bu normal karşılanabilir, çünkü AKP’de herhangi bir yarış söz konusu değil. Erdoğan’ın rakibi olmadığı gibi parti yönetimine gelecek kişileri tek başına onun saptadığı biliniyor. DTP’de de kongre, birçok üst düzey yönetici KCK operasyonları nedeniyle tutuklanmış olduğu için “olağanüstü” gerçekleştiriliyor. Ahmet Türk ve Emine Ayna’nın eşbaşkanlıklarının sürmesi kesin gibi, yönetime yeni gireceklerin kimler olacağı da pek heyecan yaratacağa benzemiyor.

DTP’nin geleceği

Yine de her iki kongre, Kürt açılımının tam ortasına düştükleri için belli bir ilgiyi hak ediyorlar. Öncelikle DTP’ye bakacak olursak; bu parti başlangıçta iktidara açılımda çok geniş bir destek veriyordu, fakat muhalefet ile TSK’nın itiraz ve tepkileri üzerine AKP’nin geri adım attığı, hatta açılımdan vazgeçtiği düşüncesi DTP taban ve tavanında giderek yaygınlaştı. Buna paralel olarak polisin KCK operasyonlarında esas olarak partilerini hedef alması ve son “mahkemeye polis zoruyla götürülme” kararı gibi gelişmeler DTP’lilerin umudunu iyice kırmışa benziyor. Bu nedenle Pazar günü DTP Kongresi’nde gerek yöneticilerin, gerekse sıradan partililerin verecği mesajları ciddiye almak şart. Eğer DTP, yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen açılım sürecini desteklemeye devam ederse -ki bunun çok zor ama imkansız olmadığını vurgulayalım- hükümet bir nebze rahatlayacaktır. Fakat beklenen olur ve DTP kongresinden sert çıkışlar gelirse Kürt açılımı iyice sahipsiz kalacaktır.

AKP’nin ihtiyacı

AKP Kongresi’ne de öncelikle Kürt açılımı açısından bakmak isbetli olur. Başbakan Erdoğan ilk kez tüm ülke çapından gelen delegelere “Milli Birlik Projesi” adını verir olduğu bu açılımı geniş bir şekilde anlatacak. Dolayısıyla onun kongrede yapacağı konuşma, açılımın geleceği hakkında epey ipucu verecektir. Hatta AKP liderinin, açılımda merakla beklenen birkaç somut adımı kongre sırasında açıklaması da şaşırtıcı olmaz.

AKP Kongresi, iktidar partisinin yeni yönetiminin nasıl şekilleneceği, daha doğru deyimle, Erdoğan tarafından nasıl şekillendirileceğini göstermesi bakımından anlamlı olacak. İktidar partisinin belli bir “yorgunluk” ve “aşınma” içinde olduğunu son yerel seçimlerde açık bir şekilde gördük. Bu seçim yenilgisinin etkilerini bir an önce silmek isteyen Erdoğan hemen kapsamlı bir kabine revizyonuna gitti ve birçok parlak ismi bakan olarak görevlendirdi.

Şimdi sırada parti var. Erdoğan’ın yönetimde de çok geniş ölçekte bir revizyona gitmesi şaşırtıcı olmayacak fakat bunu kimlerle yapacağı belirsiz.

Hüseyin Çelik, Hilmi Güler gibi kabine dışı kalan kadroların, hatta eski TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın isimleri geçiyor. Bunlar kuşkusuz etkili kişiler ancak iktidar partisinin ihtiyacı olan silkinme ve yendiden atağa geçmeyi gerçekleştirebilmesi için vitrinle birlikte vizyonunu da büyük ölçüde yenilemesi gerekiyor. Kürt açılımı bu imkanı sağlayabilirdi fakat bugüne kadarki gelişmeler AKP’nin bu fırsatı da kaçırmak üzere olduğu izlenimini yaratıyor.

Ruşen Çakır

Ahmet Altan'dan Çok Haklı Bir Soru: Bunun hesabını kim soracak?

Köy daha önce boşaltılmış sonradan köylülerin geri dönmesine izin verilmiş.


Hayatın ve ümidin uzağında yaşayan birkaç aile bulunuyor köyde.

Bu köyde, başka ülkelerin başka şehirlerinde yaşayan kendi yaşıtlarına göre çok büyük zorluklar içinde bir ömür süren Ceylan, küçük bir kız.

Bir keresinde götürüp fotoğrafını çektirmişler.

Herhalde ilk çekilen resimlerinde gözleri kapalı çıkmış ki biri onu uyarmış, “gözlerini açık tut” diye.

O da gözlerini kocaman açmış.

Resmi öyle çıkmış.

Ceylan, on dört yaşlarında.


Önceki gün hayvanlara yaprak toplamak için köyün biraz ilerisindeki koruluğa gitmiş.

Bir patlama sesi duyulmuş.


“Yukarıdan” gelen bir havan mermisi ya da roketle paramparça olmuş Ceylan.

Elleri ve dizleri kalmış geriye.

Bedeninin parçaları ağaçlara dağılmış.

Köyün muhtarı herkese haber vermiş.

Kimse gelmemiş, kimse ilgilenmemiş.

Sonra bizim gazeteyi aramış.

Olanları anlatmış.

Birileri gelip de bir soruşturma yapsın diye beklemiş köylüler.

Doktorun, savcının geleceğini sanıyorlarmış.

“Can güvenliği” nedeniyle gelemeyeceğini bildirmiş savcı.

Kendi yerine, eline bir kamera tutuşturduğu imamı göndermiş, imam kızın ve vurulduğu yerin resimlerini çekmiş.

Ceylan’dan geriye ne kaldıysa toplayıp bir battaniyeye koymuşlar, dokuz kilometre ötedeki bir başka askerî karakola götürmüşler.
Bir doktor, karakolun bahçesinde “otopsi” yapmış, kızın “bedeninde” şarapnel taneleri bulmuş.

Resmî bir rapor tutmuşlar, Ceylan’ı gömmüşler.


Bir daha kimse ilgilenmemiş.

Ne askeriyeden bir açıklama, ne bir soruşturma, ne bir özür.

“Başınız sağolsun” diye köye gelen biri bile çıkmamış.

Ölen bir köylü kızı.


İşi “büyütmeye” ne gerek var?

Oradaki insanların ölmesi kimin umurunda?

Bizim gazete yazmasa Ceylan’la kim ilgilenir?

Bizim gazete yazsa Ceylan’la kim ilgilenir, onu da bilmiyorum ya.

Küçük bir köylü kızını askerî birlikten atılan bir mermiyle vurup ortadan kayboluyor devlet.

Bunun hesabını kim soracak?

Bizim muhalefet partileri, “Kürt açılımı gerçekleşirse, demokrasi ve eşitlik gelirse Türkiye bölünür” diyorlar.
Kürt açılımı olmadığında Kürt çocuklarını, kuş avlar gibi rahatça vurup öldürürsün ve “Türkiye yekpare kalır” öyle mi?

Böyle mi sanıyorsunuz?

Ceylan vurulalı 48 saat oldu, kimseden ses çıkmadı.

Bu ülke çoktan bölünmüş.

Siyasetçileri, gazetecileri, televizyoncuları çoktan bölmüşler ülkeyi.

Ceylan, zengin bir şehrin, zengin bir semtinde yaşayan zengin bir Türk ailesinin kızı olsaydı ve “havan topu ya da roketle vurulsaydı” bu ülke bu kadar sessiz mi kalırdı?

Vicdan dediğiniz o tuhaf şey böyle durumlarda ortaya çıkıyor işte.

Vicdanın varsa, öldürülenin kim olduğuna, ne olduğuna bakmıyorsun.

O vicdan, o ölüm karşısında sızlıyor ve sen ayağa kalkıyorsun.

Siz, siyasi kararlar ülkeyi bölecek diye korkmayın, ülke “vicdanından” bölünüyor önce.

“Vatanım, vatanım” diye bağıran o Baykallar, o Bahçeliler, küçük bir kızın ölümü karşısında “benim insanım,” diye bağırmadığında bu ülke bölünür.

Başbakan, ıssız bir köydeki küçük kızın hesabını sormadığında bu ülke bölünür.

Medya, bu kızın ölümünün peşine düşmediğinde bu ülke bölünür.

Bu ülkeyi böyle bölüyorlar.

Benim umurumda bile değil ülke bölünür mü bölünmez mi...

Bu ülkenin vicdanı var mı yok mu, benim umurumda olan bu.

Ceylan’ı öldürüp böyle sustuktan sonra ülke “bütün” kalsa ne olur, bölünse ne olur?

Küçük bir kızın bu kadar rahatlıkla öldürüldüğü bir ülkenin “bütünlüğünden” ne yarar çıkar?

Issız bir köyde yaprak toplayan küçük bir kızı vurup öldürdüler.
Herkes sustu.

Ceylan’ın ölümü, eğer içinizde bir yere değmiyor ve sizin canınızı acıtmıyorsa, sizin vicdanınız Ceylan’dan çok önce ölmüş demektir.

“Birlik, bütünlük ve vicdansızlık” içinde yaşarız.

Belki de “bütünlük” dedikleri bu ortak vicdansızlıktır

AHMET ALTAN-TARAF

Haşmet Babaoğlu yine Bam Teline Basmış

Uçamayan "uçuk"lar toplumu!


Gündelik hayat dilinde "uçuk olmak" neyin nesidir?

Herhalde...

"Başkaları ne der?" endişesine kapılmadan yaşayabilmektir.

Sosyal kalıplara ve genel geçer fikirlere aykırı düşebilmeyi göze alabilmektir.

İçinden gelen sese ve renge uymaktır.

Hayal kurmak ve hayallerini gerçekleştirmeye çalışmaktır uçuk olmak! Zaten o yüzden "uçtuğunuza" kanaat getirilir ya...

Peki nasıldır uçuk biri?

Tatlıdır, sevimlidir, canlıdır, heyecanlıdır, her şeyden önce gerçekten enteresandır...

Ama bazen de, bir psikiyatriste görünmeye gerek olmasa bile aynaya bakıp toparlanmayı gerektirecek kadar "çılgın"dır!
***


Geçenlerde bir kadın sporcumuzla yapılan söyleşiyi izliyordum.

Genç kadın doğal bir edayla "uçuk yanlarım vardır; mesela yemek yapmayı severim" deyiverdi.

Yok yahu, dedim içimden, bu noktaya kadar gelindi mi? Yemek yapmayı sevmenin uçukluk sayılacağı noktaya...

Profesyonel kadın sporcuların o disiplinli antrenman ve karşılaşma düzeni içinde mutfaktan çok uzaklaştığını, kendi durumunun ayrıksılığını vurgulamak istemişti belki.

Ama birden genç kadının yüzündeki ifadeyi yakaladım.

"Uçuk yanlarım vardır" derken hafifçe şişiniyordu. Belli ki asıl hoşuna giden yemek yapmak falan değil, uçuk olarak tanımlanmaktı!

İşin ilginç yanı...

Asıl uçukluk ülkemizde pek desteklenmeyen bir spor dalında inat edip yıllardır başarılara imza atıyor olmasıydı.

***
Genç kadının adı ve yaptığı sporun adı lazım değil. Çünkü anlatmak istediğim şey başka!

Bir popüler kültür sabuklamasıyla karşı karşıyayız çünkü...

Bir şarkıcıya nasıl biri olduğu soruluyor: "Biraz uçuğumdur; geceleri hiç uyumam, sabaha kadar arkadaşlarımı arar, mesajlaşırım" diyor.

Bu mudur yani?

Kala kala elimizde ünlü bir futbolcumuzun açıkladığı türden bir uçukluk kalıyor.

"Playstation oynamak uğruna kız arkadaşımı ekerim" demişti delikanlı! Eh, birçoklarının sersemlik sayacağı bir tavrı böyle kararlı biçimde seçmek "uçukluk" sayılmalı belki de!

***

Gerçek şu ki...

Hobilerden uzak, bohemlik karşısında korkak, bilimsel icatlar ve kültürel serüvenler karşısında meraksız bir toplumun bireylerinin "uçması" imkânsız gibi bir şey!

Aradığımız şey ne peki?

Basit bir gösteriş arzusundan mı ibaret hepsi?

Hayır! Aradığımız şey özgürlük!

Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki, devletin, toplumun, mahallenin, ailenin parmağı hep havada! "Sakın ha!" diye buyuruyor bize, "yapma!"

Hangi sosyal sınıftan, hangi çevreden gelirsek gelelim, empoze edilen hayat boğuyor bizi! Mecburiyetlerimiz eziyor!

Oysa bazen hafifçe kanatlanmak istiyoruz!

Ara sıra da olsa, hayatlarımızın içinden özgürlük geçsin istiyoruz.

Olmuyor! Beceremiyoruz!

O zaman da işte böyle saçmalıyoruz!

29 Eylül 2009 Salı

Cüneyt Ülsever Tespiti Yapmış: Alavere dalavere...

KÜRTLERİN kaderi bu galiba. İktidara gelen hemen herkes önce ağızlarına bir parmak bal sürüyor, sonra da arazi oluyor.
* * *
Ben ilk günden beri söylüyorum. Ortada “Kürt açılımı” falan yok. Hatta “demokratik açılım”, “Milli Birlik Projesi” falan da yok.

Olsa olsa bir “Kuzey Irak açılımı” vardı. Ama ABD dönüşü görüyoruz ki, Başbakan bu açılımdan da umudunu büyük çapta kesmiş. Herhalde, PKK’nın susturulması konusunda topu Türkiye ve ABD birbirinin üzerine attıktan sonra Başbakan pes etmiş.

Zaten ortada hiçbir açılım yoktu. Zira başta Başbakan olmak üzere hükümette herhangi bir açılım için ne bir satırlık hazırlık, ne de bir yudum cesaret var.

Bu meseleyi çözmek için mangal gibi yürek gerektiğini, Özal’ın bile bu yüreğe sahip olamadığını yazmıştım. Galiba tarih tekerrür ediyor.

“Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete” düzeni değişmiyor!

* * *
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD dönüşü konuşmuş: “Ne parlamento ne de kurumlar anayasa değişikliğine hazır” demiş!
Ama Kürt açılımı olarak başlayan süreç, kapsamı genişletilerek devam edecekmiş. Bu kapsama neredeyse Türkiye’nin gündemindeki tüm sorunlar girecekmiş. Alevi Çalıştayı’ndan azınlık sorunlarına, hatta işsizliğe kadar her mesele halledilecekmiş!
İnsan aptal yerine konulunca kendisini iyi hissetmiyor!
Sizi bilmem ama yukarıdaki açıklamaları okuyunca kendimle alay edildiğini hissettim.
Başbakan’ın “Kürt açılımı” konusunda kıvranıp durduğu âşikardı ama çark etmek için bu kadar basit bir açıklama yapması milleti ne kadar hafife aldığını gösteriyor.
Tamam, “Bu işi çözmeye benim yüreğim yetmedi” diyemezdi ama bu kadar ucuz bir açıklama ile de işi geçiştirmesi beni kızdırdı.
* * *
Başbakan Parlamento’nun Anayasa değişikliğine hazır olmadığını kimden duydu da ABD dönüşü, ayağının tozu ile bu açıklamayı yaptı, anlamak güç.

Ayrıca kendisine soruyorum: Anayasa değişikliğini TBMM yapar, TBMM’nin iradesine ipotek koyan kurumlar hangileri?
AKP’nin parlamentoda 338 üyesi var. Cumhurbaşkanı ise emrinde. Böyle bir çoğunluğu bırakın 5’te 3’ü çoğunluk olan 330’a, 3’te 2’sini oluşturan 367’ye tamamlamak hiç de zor değil.
Nitekim, Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini öngören Anayasa değişikliği 22 Temmuz seçimlerinden sonra yapılmıştı.

Başbakan topu muhalefete veya TSK gibi kurumlara atmasın.

Belli ki “Kürt meselesi”nde sözünü kendi milletvekillerine bile geçiremiyor.

AKP’nin milli görüşçü kanadı ile Kürt asıllı kanadını bir araya getiremiyor!

Üstelik, ortaya somut öneri olarak ne koydu da muhalefet “hayır” dedi, bilmiyoruz.

Kevin Costner’in görmeden beğendiği açılımı muhalefet görmeden nasıl beğenmedi, işin içinden çıkmak zor!


Ayrıca, hükümetin hâlâ Kürt meselesini kapsamını genişleterek çözeceğini söyleyebilmesi, hatta yanında promosyon olarak Alevi ve azınlık sorunlarını, hatta işsizliği şıppadanak halledeceğini belirtmesi ise en basit sözle hafiflik!

* * *

ABD’de Başbakan’a ne dendi, çok merak ediyorum!
Ancak belli ki Kürtlerle vuslat yine başka bir bahara kaldı!


Senurun Notu: Yanlış başalayan bir politik girişimin hazin ve beklenen sonu. Artık 2011'de yine duyarız açılım senaryolarını!?!? Yalnız olan Türkiye halkının akıl, ruh ve sevgi bağlılığına oldu. Keşke tahmin etmediğimiz şekilde olsaydı...

İşte Demokratik Açılımı Yapacaklar'ın Gerçek Zihin Dünyası ve Demokrasi Anlayışları!?!?!

1. ve 2. köprüden utanmadan geçtiler


Erdoğan, “3. köprünün daha adı duyuldu, hemen karşı çıkıldı. Karşı çıkanlar birinci köprüye de ikinci köprüye de karşı çıkmışlardı. Ama, utanmadan sıkılmadan iki köprü üzerinden de seyahat ettiler” dedi

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’a yapılması planlanan üçüncü köprüye karşı çıkanları ilginç bir şekilde eleştirdi. Erdoğan, “Köprünün daha adı duyuldu hemen karşı çıkıldı. Bugün karşı çıkanlar birinci köprüye de, ikinci köprüye de karşı çıkmışlardı. Ama, utanmadan sıkılmadan iki köprü üzerinden de seyahat ettiler. Şimdi, üçüncü köprüye de karşı çıkıyorlar” dedi.

10. Ulaştırma Şûrası’nın açılışına katılan Erdoğan, üçüncü Boğaz köprüsüne karşı çıkanlar için şunları söyledi: “Ne yapılacak, ne edilecek hiç farkında değiller. Daha dün döndüğüm ABD’de nehrin üzerinde 500 metre arayla 3 köprü var. Kimler buna karşı çıkıyor biliyor musunuz, sadece gözlerinin her iki tarafı kapalı olanlar. Tek istikamete bakanlar var ya, işte onlar buna karşı çıkıyor. İdeolojik kilitlenme var, bununla dünyaya bakıyorlar. İnsan öncelikli bakışları yok, sadece ideolojileri var. Ah, o ideolojiyi insanın, insanlığın hizmetine bir sokabilseler, çok şey değişecek. Biz yolumuza bu engelleri aşa aşa devam edeceğiz.”

Marmaray projesine de değinen Erdoğan, çeşitli ulaşım projeleriyle medeniyet, barış ve refaha da katkıda bulunacaklarını da söyledi.

http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=4&ArticleID=1144172&Date=29.09.2009&b=1. ve 2. kopruden utanmadan gectiler


Sernurun Notu: Bu akıl ile yapılacak demokratik açılımdan nasıl bir hayır gelir, düşünebiliyor musunuz? Bu sözler yıllardır dışarıda demokrasi havariliği yapan Başbakanımızın iç dünyasından gerçek yansımalardır. Mealen diyor ki sayın Başbakanımız, nasıl ki 1. ve 2. köprülerden, özür dileyerek kullanıyorum, "eşek" gibi geçtiniz, bizim yaptığımız 3. köprüden de "eşek" gibi geçeceksiniz! İşte bizim karşı durmamız gereken mantık budur. ABD'de gördüğü herşeyi güzel sanan, iyi sanan bir mantıktan ne beklenebilir ki? 3. köprü, İstanbulun son yeşillik alanlarına vurulacak en büyük darbe olacak...Sayın Başbakanımız ve onun bürokratları, New York'taki Central Park'a baksınlar da ders alsınlar, olmazsa National Geographic'i okusunlar(Türkçesi var) ve karar versinler, New York mu yapmak istiyorlar İstanbul'u yoksa doğal yaşamını, her ne kaldıysa, korumaya çalışan bir İstanbul mu meydana getirmek istiyorlar. İkincisi bir medeniyet anlayışının eseri olacaktır, diğeri ise tüketim medeniyetine esir olmuş bir anlayışın dışa vurumu! Unutmayın, tek bir İstanbul var...(Başbakanın ideolojik bakış dediği de herhalde yeşili sevmek filan, insan hayatının doğayla iç içeliğini savunmak olsa gerek yoksa ne? anlamak zor)

28 Eylül 2009 Pazartesi

Muhafazakar Cumhuriyetçiler mi, Profesyonel Liberaller mi?

AK Parti, örneğin Beşiktaş Belediye Başkanlığı için niçin bir ANAP'lı transfer etmeye gerek duydu da, İlçe Başkanı'nı aday göstermedi?


Muhafazakar gazeteler, niçin hiçbir mesleki ve entelektüel yetkinliği olmayan liberal yazarları parlatıyor da, organik yazarlarını geri plana atıyor?

Artık bu ve benzeri soruları tartışmanın Türkiye'nin normalleşmesine katkıda bulunacağına inanıyorum.

Örneğin, uzun bir zamandır kamuoyu nezdinde AK Parti'yi zor durumda bırakacak eylemler ve demeçlerin genelde bu partiyi besleyen Milli Görüş, tarikatlar,

cemaatler, İslamcı oluşumlardan veya muhafazakar merkezden gelen 'organik AK Partili'lerden kaynaklanmadığını gözlemliyoruz.

Bu bize, 'değişerek gelişme' sürecinin, AK Parti ile birlikte toplumun muhafazakar kesimlerinin tümüne bir politik sıçrama ile birlikte bir entelektüel sıçrama da yaşattığını düşündürüyor. Benzeri bir değişimi eşzamanlı olarak laikçilerin yaşadığını da söyleyebiliriz.

Konu sosyologların ilgi alanına girmeli.

Benim hissiyatım, 'Gelenekten AK Partili'lerin bugünkü 'zihniyet evreni'nin toplumun büyük kesimlerinde güven duygusu inşa etmeye başladığı yönünde.

Keza, yeni kabinenin bu dinamik göz önünde bulundurularak dizayn edilmeye çalışıldığını düşünüyorum.

Öte yandan, statüko nezdinde AK Parti'ye ilgi kazandıracağı düşüncesiyle içerilen liberal figürlerin ise bu güveni sarstığını görüyorum.

AK Parti iktidarı süreci; İslamcı geleneklerden gelen politikacıların da, düşünür ve yazarların da meslektaşlarını çok aşan bir zihinsel sıçrama yaşamalarına sebep oldu.

Özel hayatlarında ne kadar muhafazakarlarsa, başkaları için de demokrasi ve özgürlüklere o derece açıklar.

Toplumla organik bağları; aynı zamanda devlet ve Cumhuriyet Müktesebatı ile bir çatışma içine girmenin anlamsızlığını ve Cumhuriyet Müktesebatı'ndaki sapmaları tashih etmenin toplumun tümünü rahatlatabileceğini gösterdi onlara.

İşin ilginci, en şedid laikçi kesimlerin bile bugün artık, İslami geleneklerden yetişmiş ve bir zihniyet sıçraması gerçekleştirebilmiş yüksek ahlaklı figürleri; 'liberalist aracı'lara tercih etmesi oldu.

Ben medya çevresinde de, politik çevrelerde de bu değişimi gözlemleyebiliyorum.

O halde...

Türkiye muhafazakarlığının, artık toplumun tüm kesimleriyle kurduğu doğal ilişkiyi bozabilecek 'liberal profesyonel'lerle arasına bir mesafe koyması gerekecek gibi görünüyor.

Artık bir Şevki Yılmaz, bir Hasan

Mezarcı çıkmayacağı anlaşıldı, anlaşılmasına ama...

Başka potlar kırmaya, muhafazakar cumhuriyetçiler değil, 'liberal siyaset ve medya profesyonelleri' aday gibi duruyor.

Hasan Bülent Kahraman'dan müthiş bir Osmanlı hanedanı yorumu

Halka şaşıran hanedan


Önceki gün son Şehzade Ertuğrul Osman'ın cenazesinin televizyondaki görüntülerine bakıp hem Osmanlı modernleşmesinin hem de oradan türemiş Cumhuriyet Türkiye'sinin ne kadar karmaşık, zor, çelişkili bir toplum olduğunu düşünmemek olanaksızdı.

Ertuğrul Osman'a sahip çıkan iki kitle var. Birincisi, neredeyse fanatikler kitlesi denebilecek olanlar. Onun geldiği soyu kendi atası da sayan bir kitle, saygı görmesi gereken bir hakşinaslıkla, aslını inkâr etmenin saçmalığından uzak ve doğru bir biçimde, camideki törene, namaza ve defne katılmıştı. Ama benim gördüğüm resimlerde kimse kusura bakmasın dünyanın en büyük kültürlerinden birisini yaratmış Osmanlı'ya yakışır bir vakardan eser yoktu. Tam tersine gayet berrak bir fanatizm vardı. O arada cenazeyi sırtlananların, tekbir getirenlerin hali, tavrı, üslubu, giyimi, kuşamı aileninkinden fersah fersah uzaktı.

Aile! Ertuğrul Osman'ın eşi camide bile başı açık oturuyordu. Olağanüstü şık, vakur ve zarifti. Bu durum yani o ailenin görebildiğimiz hakikati, hanedana sahip çıkan, 97 yaşındaki insana 'dostum' diyen 50 yaşındaki genç gazetecilerden oluşan, ikinci ve entelektüel kitlenin Osmanlılık ve Osmanlı ailesi konusundaki feryat ve feveranıyla da örtüşmüyor.

En yakın örnek gene Ertuğrul Osman'ın görüntüsü. Etrafındakilerin ona atfetmek, yüklemek istediği 'misyon' ve 'vizyon'a karşın, bütün o şehzadelik, soyluluk, asalet, soy sop atıflarına rağmen beyefendi tam bir Amerikalı işadamıydı. Gözündeki gözlükler, kılık kıyafet iyi kazanmış, üst orta sınıf, kültürlü, 'monden', modern, medeni bir Amerikalı işadamı görüntüsünü aşmıyordu.

Aynı şey hanedanın aynı kesim tarafından sürekli olarak gündeme taşınan ve kendilerinin bundan pek de öyle hazzetmedikleri anlaşılan sultanlar için de geçerli. Onların da görebildiğimiz kadarıyla suratlarındaki aristokratik ifadeye, bedenlerindeki duruşa mukabil pek öyle sokakta algılanan hanedan ve Osmanlılık hakikatiyle ilintisi yok. O giyim kuşam, hal ve tavır, konuşulan dil vs o dünyadan epey kopmuş, artık kendi gerçeklerini kabul etmiş, onun içinde yaşayıp giden, gerçekçi, eğitimli, uygar insanlar olduğunu gösteriyor. Nefis ve çok haysiyetli bir şey bu.

Nedeni galiba Osmanlı'nın modernlikle kurduğu ilişki.

Osmanlı, Fatih döneminde dünyanın teknoloji ve kültür anlamında en modern toplumuydu. O nedenle de dünya fatihi oldu. Bu gerçek, büyümenin son dönemine kadar devam etti. 2. Mahmud'la birlikte ise Osmanlı modernleşmeyi benimsedi. Çünkü teknoloji olarak rakiplerinin gerisine düşmüştü. O teknoloji gerçeğinin adı Batılılaşma olarak koyuldu. Tanzimat'la birlikte başlayan dönemde de Osmanlı o aşamayı atladı. Sorunlu oldu, bizde 'medeniyet inkırazı' denilen bunalımı yarattı ama son dönemine geldiğinde Osmanlı, aristokrasi, hanedanlık, saray olarak teşrifatında, topluma yaydığı hakikatte birbirinden çok farklı düzeylerde modern (modernleşmiş de diyebilirsiniz) bir toplumdu.

Her şey bir yana bizzat Şehzade Abdülmecid Efendi'nin yaptığı resimler bunun tartışmasız kanıtlarıdır: Haremde Beethoven de onundur, tıpkı Vermeer'in resminde olduğu gibi etrafındakilere coğrafya dersi veren bir şahsın gösterildiği, haritaların, kürelerin, kitapların görüldüğü tablo da. Saray kapılarını bir kere daha dünyaya açmıştır ve şunu unutmamak gerekir ki, Kurtuluş Savaşı'nı yapan genç generaller bu modernleşmenin ürünü oldukları için hem o savaş kazanıldı hem de savaştan sonra Batılılaşma-modernleşme aksında bir devlet oluşturuldu.

Bugün de aynı gerçek dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bu hanedanda devam ediyor. Yukarıda da anlattığım 'farklılıklarıyla' söz konusu modernleşmenin devamıdır onlar. Bu toplumdan çok daha modern oldukları bir gerçektir. Hatta bunun onları bir dereceye kadar topluma yabancılaştırdığı da niçin öne sürülmesin? Ama biz, şimdi, halk ve 'bir kısım' münevver olarak onlara Osmanlı-İslam misyonu yüklüyoruz. Cenazede, imam 'onlar haklarını helal etti mi, bilmem' diyor.

Onlar bile şaşıyor galiba!

Kanat Atkaya'dan GS-Eskişehir Maçı Yorumu

Planlar tutmadı
GALATASARAY’ın puan kaybetme ihtimali olan takımlar arasında Eskişehir tabii ki vardı.
Rıza Çalımbay, aynı takımda devam etme şansını iyi kullanan, oynayacağı maçlara dersini çalışan bir teknik direktör. Kadrosunda Türkiye’deki futbolun üst seviyesinde çeşitli dönemlerde iyi performanslar göstermiş tecrübeli isimler var. Yalnız Rıza Çalımbay, Galatasaray’dan puanı, cüretkar bir futbolla almış sayılmaz. Görüntü itibariyle, forveti bol tutmuş. Galatasaray’ın sezon başından beri tartışılan defansını zorlayacak, hızlı ve teknik oyuncular koymuş takıma. Ancak, oyunu bu yönüyle yıkmayı başaramadı Galatasaray’ın üstüne.
İlk 45 dakikada, istediğini elde etmeye kararlı bir Galatasaray vardı. Rijkaard, bir önceki maçın kurtarıcılarını sahaya sürerek, rotasyonda, ödül sisteminde kullanacağını göstermişti. İlk 45 dakikada Keita’nın fizik kurallarını zorlayan bir hareketler zinciri neticesinde Nonda’ya attırdığı gol vardı. Bunun ötesinde çok fazla birşey sanırım ne benim ne de başkasının aklında kalmıştır. İkinci yarıda Galatasaray’ın bir gol daha bulması, farkı ikiye çıkardıktan sonra teknik heyetin değişiklik yapması ve nihayetinde üçüncü golün bulunması, gibi planlar geziyordu Galatasaray’ın kafasında. Ancak, bir karambol topu ve yenilen golün ardından maç açmaza sürüklendi.

Formsuz hakem
Rijkaard’ın daha önce Ankaraspor deplasmanı ve Kasımpaşa deplasmanında tutan, hücumcuları tazeleme taktiği bu kez galibiyet golünü getirmedi. G.Saray açısından kaybedilen iki puan ilerideki haftalarda telafi edilir gibi duruyor. Ancak takımın skorda sıkıntıya düştüğü anda geçmiş yıllardaki panik havasını yeniden göstermesi düşündürücü. Son bir söz de maçın skoruna direkt etki etmemiş olsa da, hakemle ilgili. Geçen hafta Bank Asya 1. Lig’de “Berbat maç yönetti” denilen bir hakemin ligin ilk sıralarını etkileyen bir maça verilmesi, üzerinde düşünmeye değecek bir konu. Biri çıkıp Cüneyt Çakır’ın ikinci ligdeki kötü maçtan dolayı, birinci ligde ödüllendirilmesini açıklar mı acaba? Sakın yanlış anlaşılmasın, Cüneyt Çakır Galatasaray’ı da, Eskişehirspor’u da yakabilirdi. Bu kadar formsuz hakem görmeyeli epeyce vakit geçmiştir herhalde.

William Safire öldü

Pulitzer ödüllü gazeteci William Safire, 79 yaşında pankreas kanserinden yaşamını yitirdi.





NEW YORK - Amerikalı ünlü köşe yazarı Pulitzer ödüllü gazeteci William Safire, 79 yaşında pankreas kanserinden yaşamını yitirdi. Ünlü yazarın ölümü ABD’de derin üzüntü yarattı.

Safire’ın bir süredir ABD’nin Başkenti Washington yakınlarında kanser tedavisi gördüğü, yazarın dün Maryland eyaletinin Rockville kentinde öldüğü açıklandı.

Beyaz Saray’da uzun bir süre sürdürdüğü görevinden ayrıldıktan sonra New York Times gazetesinde köşe yazısı yazmaya başlayan Safire, muhafazakar, fakat bağımsız görüşleri ve iğneleyici diliyle tanınıyordu. 2005 yılında New York Times’daki köşe yazılarına son veren Safire, 2009 yılı başına kadar da New York Times gazetesinin haftalık dergisine zaman zaman İngilizce dilinin kullanımı üzerine yazılar yazıyordu.

William Safire, 1978 yılında, köşe yazarlığı dalında en büyük gazetecilik ödülü olan Pulitzer’i kazanmıştı. (ANKA)

Sernur'un Notu: William Safire, 1996 yılında ortaya çıkan Türkiye-İsrail yakınlaşmasını "The Phantom Alliance" başlıklı köşe yazısı ile dünyanın gündemine taşımıştı.

AK Parti'nin Yanlış açılım Süreci Toplumu Kutuplaştırıyor

Tribünler 'açılım'a direniyor


Spor / 28/09/2009

Hükümetin 'demokratik açılımı'na tribünler tepkiliydi. Bursaspor-Diyarbakırspor maçına, futboldan çok çıkan olaylar damgasını vurdu. Gaziantepspor-Ankaragücü maçında da bir grup taraftar, açtığı pankartta 'açılım'dan yana olmadığını deklare etti


BURSA / GAZİANTEP - Futbol yine, ‘Asla sadece futbol değildir’in sınırlarına uzandı ama bu kez yaşananlar nahoştu, hem de tribünler hükümetin ‘demokratik açılım’ taleplerine karşı olduğunun altını ısrarlı çizdi. Önceki gün Bursa Atatürk Stadı’nda oynanan Bursaspor-Diyarbakırspor maçında yaşananlara göz atalım. Mücadeleden ev sahibi ekip 4-0’lık galibiyetle ayrılırken karşılaşmaya yaşanan olaylar damgasını vurdu. Yeşil-Beyazlı tribünler, Diyarbakırspor’a Türkiye’nin diğer stadyumlarında da ‘reva görülen’ pankart ve tezahüratlar eşliğinde seslendi. Maçın ilk dakikalarından itibaren Bursaspor tribünlerinde, Türk bayrakları açılarak terör lanetlendi, sloganlar atıldı ve tekbir getirildi. Yeşil-Beyazlı taraftarlar, İstiklal Marşı’nın okunmasından sonra da, ‘Mehmetçiğiz, Türküz’ ve ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ yazılı pankartlar açtı.

Bu esnada yaklaşık 400 kişinin bulunduğu Diyarbakırspor misafir tribününde hareketlenme başladı. Tribünler arasındaki sataşmalar, 26’ncı dakikada iki takım taraftarlarının birbirlerine taş ve koltuk atmasına dönüştü. Hemen müdahale eden çevik kuvvet, iki tribün arasında tampon oluşturdu. Olaylar yüzünden stada çevik kuvvet takviyesi yapıldı.

Bu arada havada uçuşan taş ve koltuklardan ise en çok büyükleriyle birlikte maçı izlemek için gelen çocuklar etkilendi. Büyükler, korku dolu gözlerle olayları izleyen çocukları, kendilerini siper ederek korumaya çalıştılar. Çocuklarını taş yağmurundan korumaya çalışan babalar görüntüye geldi.

15 Eylül 2009 Salı

Dünya Uyuşturucu Pazarı - Fiyatlar

189 bin hektara 7700 ton haşhaş ekildi


Uyuşturucu görüntülerini, en çok narkotik operasyonlarında “imha edilmek üzere müsadere edilmiş” poşet ve balyalar halinde izleriz.
Ne, seçilip bize sunulanın çerçevesi, ne de gündelik yaşam pratiğimiz fazlasını merak etmeye izin verir.
Bu sebeple, 19 yaşındaki bir genç kızın –değerli bir eylem izlenimi verdiği için yanlış kullanılan- “altın vuruş” ile tamamladığı bir hayatın, Hilman eyaletindeki çiftçilerin hayatını kazandığı sağladığı zırai bir faaliyetle başladığını göremeyiz.
2009 Yılı UNDOC (BM Uyuşturucu ve Suçla Mücadele Ofisi) Raporu, uyuşturucu ekonomisinin ilk durağı olan haşhaş ekimi konusunda, bilinen olguları güncelleyen veriler sağlıyor:
Esrar, marihuana, morfin ve eroinin temel ürünü olan haşhaşta, dünya piyasasını Afganistan belirliyor: (Bizse, Afganistan’ın adını en çok, Amerika’nın “istikrar” sağlama amaçlı “askeri operasyonlarıyla” duyarız...)
Afganistan, dünya ölçeğindeki afyon üretiminin yüzde 93’ünü, ülke güneyindeki Hilman eyaleti ise bu oranın üçte ikisini tek başına gerçekleştiriyor.
(Sahi, bir istikrar olduğu kesin...)
Üretim rekorunu elinde tutan Afganistan’ı; Myanmar ve Laos izliyor.
Geçen yıl, toplam 189 bin hektar alana haşhaş ekildi.
Üretimin, miktar karşılığı ise 7700 ton...
Afganistan’ın istatistik düzeni, dünya sistemine entegre olmadığı için, bu tahminler, uydu fotoğraflarından sağlanan görüntülerle oluşturuluyor.
2008’de ekilen 7700 ton haşhaşın, yüzde 60’ı, yani yaklaşık 4200 tonluk kısmı, dünya uyuşturucu trafiğinin ilk durağı olan Afganistan’da eroin ve morfine dönüştürülmüş .
Afganistan, afyondan üretilen morfin ve eroinin 630 tonunu ise ihraç etmiş...
Tarla çıkış fiyatları” 75 dolar ile 600 dolar arasında değişiyor

Uyuşturucu piyasasında, fiyatların belirlendiği ilk aşama, “tarla çıkış fiyatları”...
Dünya uyuşturucu pazarını belirleyen Afganistan ile Myanmar’ın her ikisinde de “tarla çıkış fiyatları”nın seyri, raporda şöyle aktarılıyor:

“2004’de her iki ülkede de ‘kuru afyon”un kilo başına fiyatı 150 dolar’dı. Bu fiyat, Myanmar’da ikiye katlarak 300 dolara yükselmesine rağmen, Afganistan’da ise aşağı yukarı yarıya indi. Afganistan’da Taliban’ın 2001’deki afyon yasağından önceki üretim ortalaması, yıllık 3 bin tondu. 2002’den bu yana afyon üretimi Afganistan’da her yıl biraz daha yükselerek, ortalama 5300 tona ulaşırken; Myanmar’da 1400 tondan 500 tona düştü. Üretim düşüşüyle birlikte, Myanmar’daki afyon fiyatları dikkat çekecek ölçüde artıyor.

Her iki durumda da üretim alanlarındaki fiyatları açıklayan güç, arz ve talep koşullarıdır. Ancak, illegal piyasanın, yasal piyasayla aynı davranış biçimlerine ihtiyaç duymadığını da not etmek gerekiyor.”

Asya ile karşılaştırıldığında Kolombiya’da afyonun tarla çıkış fiyatları daha yüksek. Kolombiya’da afyonun tarla çıkış fiyatı, kilo başına 318 dolarken, bu tutar “kuru afyon”da 600 dolara yükseliyor.

873 adet kaçak uyuşturucu laboratuvarı faal

Tarımsal bir ürün olan haşhaşın, hayat karartan “madde”lere dönüşmesi, “kaçak laboratuvarlarda” işlenmesiyle mümkün oluyor. 2007 kayıtlarına göre, dünyada 638 adet kaçak afyon laboratuvarı faaliyet gösterirken, son verilere göre, ciddi bir artış göstererek 873’e yükseldi.
Bu kirli alandaki rekoru elinde tutan ülke, 547 laboratuvar ile Rusya.

Rusya’daki kaçak laboratuvarların 187’sinde eroin imal ediliyor.
Afyon işleme laboratuvarları Afganistan’da 57 (eroin), Avustralya’da 9, Çin’de 9, Myanmar’da 8, Meksika’da 4, Kolombiya’da 2, Almanya ve Hindistan’da 1 olarak kayıtlara geçmiş. Moldova’daki laboratuvarlar Rusya ve Ukrayna’da ekilmiş afyonun samanından asetilad afyona dönüşme eğilimde. En çok laboratuvar sayısı 374 ile burada.
Pendik ve Tuzla operasyonu Rapor’u doğruluyor
Türkiye, Dünya Uyuşturucu Raporu’nda, “kaçak laboratuvar” bulunan ülkeler arasında yer almıyordu.

İstanbul Valisi Muammer Güler’in son açıklamasında sözettiği Tuzla ve Pendik'te baskın düzenlenenen ve sentetik uyuşturucu üreten üç imalathane, muhtemelen bir sonraki uluslararası raporda kayıtlara girecektir...
UNDOC Raporu’nda “amfetamin tipi uyarıcılar” (ATS) konusundaki şu saptama, bugünlerde daha çok önem taşıyor:

“ Dünyanın hemen her ülkesinde üretilebilen ATS’ler, diğer uyuşturucu tiplerine göre daha düşük maliyetlidir. Resmi kayıtlara göre 60’ın üzerindeki ülkede üretilen ATS miktarı, 2007 verilerine göre 230 ile 640 ton civarındadır.

ATS üretim alanları, gelişmiş ülkelerden giderek gelişmekte olan ülkelere doğru yönelmektedir. Bu da organize suç örgütlerinin, bu alandaki zayıf ülkeleri tercih ettiğini kanıtlıyor.”

Raporda sözü edilen “gelişmekte olan ülkeler”den biri Türkiye olabilir mi?

Çiğdem Toker/T24/15.09.09

Kürt meselesi, Ermeni meselesi, enerji meselesi

Hem Kürt açılımı, hem de Ermenistan’la normalleşme konusunda bu hafta hafta önemli gelişmeler olabilir. Bunlar depreme yol açmasa da bundan sonraki süreç üzerinde etki olacak dönüm noktaları sayılabilir.


Bu gelişmelerde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun özel bir rolü ve önemi olacak gibi görünüyor.

Davutoğlu bugün her iki konu üzerine, iki önemli toplantıya katılacak.

Dün Bakanlar Kurulu’na yaptığı sunum ardından bu sabah Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) üyesi bakanlar toplantısı sabah saatlerinde yapılacak.

Hatırlanacağı gibi, geçen cuma sabahı da MGK üyesi bakanlar İçişleri Bakanı Beşir Atalay Başkanlığı’nda toplanmıştı. Demek ki o günden bu yana, yani hafta sonu boyunca beklenen önemli bir gelişme vardı; o durum Başbakan’la birlikte değerlendirilecek.

Hafta sonu Kürt meselesi üzerine en akılda kalan gelişme Başbakan Erdoğan’ın Polatlı’da -yanında Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ olduğu halde yaptığı ‘PKK durmadıkça, operasyonlar sürecek’ konuşmasıydı. Başbakan, bugün öğleden sonra -Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile haftalık görüşmesini yapmak için Çankaya’ya çıkmadan önce de Orgeneral Başbuğ’u görecek.

Aynı saatlerde Davutoğlu CHP lideri Deniz Baykal’a gidecek. Yanında muhtemelen Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu ve Ermenistan ile protokol dahil, bütün Kafkasya siyasetinin yürütülmesinde aktif görev alan Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Ünal Çeviköz de olacak. Davutoğlu, Baykal’a Ermenistan ile ilişkilerde gelinen aşamayı, o arada Azerbaycan, Rusya ve Gürcistan ile ilişkileri anlatacak.

Kürt açılımı konusunda hükümetten gelen görüşme taleplerini, ‘Beni ortak yapacaksan gelme, projeni anlatacaksan görüşebiliriz’ mealinde tersleyen Baykal, Davutoğlu’nun görüşme talebini ikiletmeden kabul etti.

Baykal bunun nedenini ‘Kendisiyle daha önce de görüşmüştük. Bu konudaki gelişmeleri de aktarmak istediğini söyleyince, ben de ‘memnuniyetle’ demiştim. Şimdi o ‘memnuniyetle’nin gereğini yapıyorum’ diye açıkladı.

Peki MGK üyesi bir bakan olarak Davutoğlu Kürt açılımı üzerine de konuşmak isterse? Baykal, ‘O konuyu konuşmam, açacağını da sanmıyorum’ yanıtını verdi.

Baykal’ın Erdoğan’ın Kürt ve Ermeni açılımlarına yaklaşım farkı birinde hükümetin bir şey anlatmak üzere kapısını çalyor olmasında. Erdoğan, Kürt açılımında bir proje anlatmak için geleceğini söylese durum farklı olabilir. Tabii Baykal’ın ‘Anayasa değişikliğinde, Cumhurbaşkanlığı seçiminde niye kapımı çalmadınız?’ siteminde bütünüyle haksız olduğunu söylemek de mümkün değil.

Burada Kürt ve Ermeni açılımları konusunun birbirinden hiç bağımsız olmadığını söylemek gerekiyor.

İkisini birleştiren ve halen Türkiyenin stratejik önceliği açısından Avrupa Birliği hedefi ile eş tutulabilecek olan bir konu var; o da enerji.

Türkiye’nin küresel siyaset denklemi içinde giderek daha görünür hale gelmesinin nedeni de aslında coğrafyasını küresel enerji sorunlarına alternatif çözümler amacıyla değerlendirmeye başlamış olması.

Uzun söze gerek yok: Kürt sorununda bir çözüm yolunun bulunması nasıl Irak’taki petrol ve doğalgaz kaynaklarının güvenlik içinde Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına naklini kolaylaştıracaksa, Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesi de Hazar petrol ve gaz kaynaklarının Batı’ya naklinin güvenliği açısından kolaylaştırıcı olacak.

ABD’den Patriot füzesavar füzeleri alımı konusunun birden su yüzüne çıkmasının enerji arz güvenliği ve nakil güvenliği konularıyla hiç mi ilgisi yok dersiniz? Patriotlar, kısa menzil koruma sağlayan füzesavar füzeler; öyle nükleer füzelere karşı bir kalkan oluşturacak kapasiteleri yok. Ama kısa menzil konvansiyonel saldırılara karşı etkililer.

Rusya’nın başta Nabucco olmak üzere bu tür projelere itirazının birden yumuşamasında Türkiye üzerinden Rusya petrol ve gazına açılacak yeni kanallar (Mavi Akım 2, Samsun-Ceyhan ve muhtemel sürprizler) bulunmasının payı oldu kuşkusuz.

Davutoğlu’nda kalmıştık... Bu hafta, 17-18 Eylül’de İstanbul’da Irak ve Türk hükümetleri ilk ortak toplantıları için hazırlık toplantılarını yapacaklar, daha sonra sekizer bakan, Başbakanlar başkanlığında Bağdat’ta buluşacak.

Erdoğan’ın Kürt meselesinde tek unsur olarak PKK’nın taleplerini görenleri fazla kaale almamasının sebepleri var yani.
 
Murat Yetkin/Radikal/15.09.09

Lehman Brothers'ın battığı gün

Yaşadığımız küresel krizin hangi tarihte başladığını kestirmek zor. Bazıları işin başlangıcını 2007'de ABD'de yaşanan subprime mortgage krizine götürüyor.

Yaşadığımız küresel krizin hangi tarihte başladığını kestirmek zor. Bazıları işin başlangıcını 2007’de ABD’de yaşanan subprime mortgage krizine götürüyor. Bazı yorumcular olayı daha da gerilere götürüp krizin başlangıcını, ilk tohumların atıldığı gayrimenkul üzerine yapılan işlemlerin yoğunlaşmaya başladığı tarihlere taşıyor. Kimileri ABD’deki faiz oranlarının yüzde 1’den yüzde 5.35’e tırmanmasının emlak piyasasındaki yükselişi tersine çevirdiğini ve krizin öylece başladığını, kimileri ise tam tersine o noktalara gelinceye kadar Greenspan’ın faizleri düşük tutmasının gayrimenkul fiyatlarının şişmesine ve dolayısıyla finansal krizin tohumlarının atılmasına yol açtığını öne sürüyor.

Yani krizin ne zaman başladığı konusunda bir düşünce birliği yok. Buna karşın krizin parladığı tarihin ABD’de Lehman Brothers’ın iflası ettiği 15 Eylül 2008 günü olduğu genel kabul görüyor.

Lehman Brothers’a gelinceye kadar birçok finans kuruluşu batma riskiyle karşılaştı ve dünyanın çeşitli ülkelerinde hükümetler o kuruluşların sistemik risk yaratabilecek olanlarını kurtardılar.

Bu kurtarma hareketi ya doğrudan sermaye takviyesi yaparak ya hisselerini satın alarak ya da özel kuruluşların bunları satın almalarını veya ortak olmalarını destekleyerek gerçekleştirildi. Bu finans kuruluşları arasında Bear Sterns, Morgan Stanley, Chase, Citygroup, Bank of America, Wachovia Bank, Wells Fargo, Fannie May, Freddie Mac, Merrill Lynch, AIG, UBS, Credit Suisse, Deutsche Bank, Royal Bank of Scotland, ING, Fortis, HBOS, Northern Rock ilk akla gelenler. Küresel krize gelinceye kadar her biri dünya devleri arasında kabul edilen bu kuruluşlar batmanın eşiğine gelmişlerdi.

Kurtarılmayan tek finans kuruluşu Lehman Brothers oldu. Üstelik Lehman Brothers’ın kurtarılmaması için öne sürülen bütün gerekçeler kurtarılan kuruluşların hepsi için geçerliydi.

Birçok yorumcu küresel krizin çıkış nedeninin değilse bile yükseliş nedeninin Lehman Brothers’ın kurtarılmaması olduğu görüşünü paylaşıyor.

Lehman Brothers ile ilgili kararın sorumlusu olarak gösterilen Hazine Bakanı Geithner o

dönemde FED New York başkanıydı.

Küresel krizin çıkışından bu yana hükümetler gerek bu kurtarma operasyonlarını düzenlemek gerekse ekonomiyi canlandırmak için çeşitli finansal müdahaleler yapmak ve çeşitli maliyetler üstlenmek zorunda kaldılar. Bunların ulaştığı net tutarların GSYH’ya oranlarını IMF’nin bir raporundan derlediğim aşağıdaki tabloda sunuyorum.

Lehman kurtarılsaydı kriz büyümeden atlatılabilir miydi? Krizin ne zaman çıktığı konusunda düşünce birliği olmasa da bu sorunun ve Geithner’in sorumluluğunun derecesinin uzun yıllar tartışılacağı konusunda düşünce birliği var.

Mahfi Eğilmez/Radikal/15.09.09

'Güçlü devlet' kavramı kökten değişti

Bugünlerde Amerika'nın küresel liderliğinin ve gücünün sona yaklaştığını söylemek moda. Fakat güç bağlamla ölçülür ve bugün güç kavramı devletler, ekonomi ve devlet dışı aktörler arasında dağılmış durumda. Dolayısıyla tek kutupluluk veya hegemonya gibi klişeler anlamlarını yitirdi


Joseph S. Nye

ABD hükümetinin Ulusal İstihbarat Konseyi, 2025 yılına doğru Amerikan hâkimiyetinin ‘büyük ölçüde ortadan kalkacağı’ ve kilit bir alan mahiyetinde süregiden Amerikan üstünlüğünün (yani askeri gücün) giderek rekabetçi olacak geleceğin dünyasında daha az önem taşıyacağı tahmininde bulunuyor. Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev 2008 mali krizini, Amerika’nın küresel liderliğinin sona yaklaşmasının işareti olarak yorumluyor. Kanada’daki muhalif Liberal Parti’nin lideri Michael Ignatieff ABD gücünün inişe geçtiğini öne sürüyor. Bu kehanetlerin doğru olup olmadığını nasıl bilebiliriz?

Güç dağılımı sorun yaratabilir

Organik çürümeye dair yanlış yönlendirici metaforlardan kaçınılmalı. Ülkeler, tahmin edilebilir hayat sürelerine sahip insanlara benzemez. Sözgelimi Kont Horace Walpole, 18. asrın sonunda Amerikan sömügelerini yitiren Britanya’nın ‘Danimarka veya Sardunya kadar önemsiz bir ülke’ seviyesine indiğinden dem vurmuştu. Sanayi devriminin Britanya’ya daha da büyük bir ikinci hâkimiyet asrı vereceğini öngörememişti.

Roma, imparatorluğun gücünün zirveye çıkmasının ardından hâkimiyetini üç asır daha sürdürdü. Bu sürecin sonunda bile Roma bir devlete teslim olmadı, sayısız barbar kabilenin açtığı binlerce yaradan dolayı öldü. Gerçekten de, Çin, Hindistan veya Brezilya’nın gelecekte ABD’yi sollacayağına dair bütün o moda kehanetlere rağmen, büyük devletler arasındaki klasik güç değişimi modern barbarların ve devlet olmayan aktörlerin yükselişinden daha ufak bir sorun olabilir pekâlâ. Enformasyon temelli bir siber-güvensizlik dünyasın-da, gücün dağılması gücün el değiştir- mesinden daha büyük bir tehdit olabilir.

Öyleyse 21. asrın bilgi çağında gücü kullanmak ne anlama gelecek? Hangi kaynaklar güç üretecek? 16. asırda sömürgelerin ve altın külçelerinin denetimi İspanya’yı öne çıkarmıştı; 17. asırda Hollanda ticaret ve finanstan kâr sağlamıştı; 18. asır Fransa’sı kalabalık nüfusu ve ordularıyla kazanmıştı; ve 19. asırda Britanya gücü sınai üstünlüğe ve donanmaya dayanıyordu.

Tek başına ordu yeterli değil

Geleneksel kanaat daima en büyük orduya sahip ülkenin galebe çalacağını vaaz eder, fakat bilgi çağında en iyi hikâyeye sahip devlet (veya devlet olmayan özne) kazanabilir. Bugün güç dengesinin nasıl ölçüleceği, daha ikincil düzeyde nasıl başarılı hayatta kalma stratejileri geliştirileceği pek açık değil.

2009’daki yemin töreninde ABD Başkanı Barack Obama, “Gücümüz ihtiyatlı kullanılırsa artar; güvenliğimiz davamızın adil olmasına, verdiğimiz örneğin gücüne, tevazu ve itidalin yatıştırıcı niteliklerine bağlı” ifadelerini kullandı. Kısa süre sonra da Dışişleri Bakanı Hillary Clinton şunu söyledi: “Amerika en zorlu sorunları kendi başına çözemez ve dünya da bu sorunları Amerika’sız çözemez. ‘Akıllı güç’ denen yaklaşımı, elimizdeki bütün araçları kullanmalıyız.” Akıllı güç, hükmetmenin kaba gücüyle cazibenin yumuşak gücünün birleşimi anlamına geliyor.

Stalin gitti, Papalık duruyor

Güç daima bağlama dayanır. Oyun parkında hâkimiyet kuran bir çocuk, bağlam disiplinli bir sınıfa doğru değişince bir tembel haline gelebilir. 20. asrın ortasında Josef Stalin aşağılayıcı bir edayla Papa’nın kaç tümeni olduğunu sormuştu, fakat 40 yıl sonra Papalık hâlâ olduğu yerde duruyor, Stalin’in imparatorluğuysa çöküp gitti.

Bugünün dünyasında gücün dağılımı bağlama göre değişiyor, üç boyutlu bir satranç oyununu andıran bir modelle dağılıyor. ‘Üstteki satranç tahtası’nda askeri güç büyük ölçüde tek kutuplu ve ABD muhtemelen bir süre daha yegâne süper güç olarak kalacak. Fakat ortadaki tahtada ekonomik güç ABD, Avrupa, Japonya ve Çin’in baş aktörler haline gelmesi, başka ülkelerin de önem kazanmasıyla birlikte yaklaşık 10 yıldır çok kutupluluğa dönüşmüş durumda.

Alttaki satranç tahtasındaysa hükümet kontrolünün dışında gerçekleşen sınırlar arası işlemler

diyarı var. Ulusal bütçelerin çoğundan daha büyük meblağları elektronik ortamda havale eden bankacılar

ve diğer uçta silah nakleden teröristler veya siber-güvenliği tehdit eden hacker’lar gibi çeşitli devlet olmayan aktörleri kapsıyor. Ayrıca salgın hastalıklar ve iklim değişikliği gibi sorunlar da bu alana dahil.

Bu alt tahtada güç yaygın biçimde dağınık ve tek kutupluluk, çok kutupluluk, hegemonya gibi klişelerden söz etmek hiçbir anlam taşımıyor. Mali krizin hemen sonrasında bile teknolojik değişimin baş döndürücü hızı, muhtemelen küreselleşmeyi ve uluslar üstü sorunları ileriye itmeyi sürdürecek.

İşbirliği yapmak şart

21. asırda Amerikan gücüyle ilgili problem şu: En güçlü devletin bile kontrolü dışında kalan şeyler katlanarak artıyor. ABD askeri önlemler konusunda mahir olsa da, bu önlemlerin önünü alamadığı meseleler giderek büyüyor.

Bilgi devriminin ve küreselleşmenin etkisi altında dünya siyaseti, Amerika’nın bütün uluslararası hedeflerine tek başına hareket ederek ulaşmasına engelleyen bir tarzda değişiyor. Sözgelimi uluslararası mali istikrar Amerika’nın refahı için hayati önemde, fakat ABD’nin bunu sağlaması için başkalarıyla işbirliği yapması gerekiyor. Küresel iklim değişikliği de Amerikalıların hayat kalitesini etkileyecek, fakat ABD sorununun üstesinden tek başına gelemiyor.


‘Artı-toplamlı bir oyun’

Sınırların, uyuşturucudan salgın hastalıklara ve teröre uzanan pek çok konuda görülmedik derecede geçirgen olduğu bir dünyada Amerika, ortak tehditleri ve sorunları göğüsleyecek uluslararası koalisyonların ve kurumla-rın inşasına yardım etmek zorunda. Bu bakımdan, güç artı toplamlı bir oyun (positive-sum game) haline geliyor.

Başkaları üzerinde ne kadar güç sahibi olunduğuna dair kavramlar üzerinden düşünmek yeterli değil. Hedeflere ulaşmak bakımından ne kadar güce sahip olunduğu üzerinden de düşünülmeli. Birçok uluslar üstü meselede, diğerlerini güçlendirmek bir ülkenin kendi hedeflerine ulaşmasına yardımcı olabilir. Bu dünyada bağlar ve bağlantıda olma durumu, amaca uygun gücün önemli bir kaynağı haline geliyor. 21. asırdaki Amerikan gücüyle ilgili sorun gerilemesi değil, en güçlü ülkenin bile hedeflerine başkalarının yardımı olmaksızın ulaşamayacağının idrak edilmesi. (Harvard Üniversitesi’nde profesör, neoliberal teorinin ve yumuşak güç teorisinin mimarlarından)

Copyright: Project Syndicate

Lehman Brothers'ın iflasıyla başladı her şey

*Takvimler 15 Eylül'ü gösteriyordu. Dünya ekonomisi Lehman Brothers'ın iflas bayrağını çekmesiyle krizin içinde buldu kendini. Dünya ticareti bir anda durdu *Banka çalışanları kişisel eşyalarıyla dünya geneline yayılan ofislerini terk etti, görüntüleri izleyenler şaşkınlık içinde olan bitene anlam veremedi


İSTANBUL - Tam bir yıl önce bugün, ABD’liler güne uyandıklarında bildikleri ekonomik sistemin yerinde yeller esiyordu.

Yaklaşık 160 yıllık bankacılık deneyimi olan Lehman Brothers’ın iflas kararı almasıyla tüm dünya son 80 yılın en büyük ekonomik kriziyle karşı karşı kaldı.

ABD’nin beşinci büyük yatırım bankası olan 158 yıllık finans devi Lehman Brothers’ı kurtarma çabaları başarısızlıkla sonuçlanmış, banka geçen yıl 15 Eylül’de iflasını açıklamıştı.
Kara pazartesi

İşte bir yıl önce yaşanan ‘kara pazartesi’ ve sonrası... Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında 2008 yılı mali alanda başlayan, zamanla küresel ekonomiyi altüst eden krizle hatırlanacak. O krizin başlangıç tarihi de 15 Eylül olarak kayıtlarda yer alacak. Bir yıl önce bugün ABD ‘kara pazartesi’yi yaşadı.

Takvimler 15 Eylül’ü gösteriyordu. Dünya ekonomisi Lehman Brothers’ın iflas bayrağını çekmesiyle krizin içinde buldu kendini. Banka çalışanları kişisel eşyalarıyla dünya geneline yayılan ofislerini terk ediyor, görüntüleri izleyenler şaşkınlık içinde olan bitene anlam veremiyordu.
Devler bir bir çöktü

Lehman Brothers’ın iflası fitili ateşledi. ABD finans devleri ardı ardına çöktü. Eylül ile ekim ayları krizin şiddetini en fazla hissettirdiği aylar oldu. ABD yönetimi dev mortgage şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac’e el koydu. Sadece bu iki şirket değil, aralarında yatırım bankası Merrill Lynch’in de bulunduğu tam 25 banka Hazine’nin kontrolü altına girdi. Ardından mali kriz genişledi, küresel ekonomik krize dönüştü. Otomotiv ve perakende sektörlerine de ağır darbeler indirdi. Amerikan otomotiv endüstrisinin üç dev şirketi General Motors, Chrysler ve Ford iflas noktasına geldi.
ABD kesenin ağzını açtı

ABD’de başkanlık seçim süreci devam ederken bugünün başkanı Barack Obama daha adayken, çalışmalara başladı. Devralacağı ekonomiyi düze çıkarmak için yoğun mesai harcadı. Beyaz Saray, finans sektörünü rahatlatmak için 700 milyar dolarlık sorunlu varlıkları kurtarma programı hazırladı. Sanayinin yeniden canlanması için de 800 milyar dolarlık teşvik planı açıkladı. Ancak kriz ABD sınırları içinde kalmadı. Avrupa’da, Uzakdoğu’da neredeyse hemen her yerde etkilerini ciddi şekilde gösterdi.
Faizler ‘0’ noktasında

Krizle baş edebilmek için başta ABD Merkez Bankası (Fed) olmak üzere pek çok banka tarihte görülmemiş şekilde koordineli bir biçimde faizleri düşürdü. Faizler ‘0’ noktasını bile gördü. Kriz, dünya genelinde birçok sektörde işten çıkarmalara yol açtı. Son bir yılda yüzbinlerce kişi işsiz kaldı.

Lehman Brothers’ın iflasıyla başlayan süreç halen sürüyor. Dünya genelinde finansal sistem adeta yeniden inşa ediliyor. Ancak krizin etkilerinin ne zaman silineceği hâlâ bilinmiyor.

Yatırım bankası Lehman Brothers’ın batışından bu yana bir yıl geride kaldı. CNBC.com’da yer alan bir analizde, “Eğer Lehman kurtarılsaydı, küresel ekonominin bugünkü durumu ne olurdu?” sorusuna yanıt aranıyor.
Lehman ne yapmıştı?

Haberde, “Dönemin Hazine Bakanı Hanry Paulson ve Fed Başkanı Ben Bernanke Lehman’ı kurtarmış olsalardı, bir başka şirketin iflası piyasaları kaosa sürükleyecekti. Lehman sadece bardağı taşıran son damla oldu” deniyor.

Lehman Brothers’ın sorumsuzlukla suçlanmasına neden olan birçok şeyin aslında sektörün geneliyle ilgili bir sorun olduğu hatırlatılıyor ve “Lehman, aşırı kaldıraç ve riskli konut kredilerine aşırı ilgi gibi işlemlerle suçlanıyordu. Oysa tüm bunlar Citigroup’un ve Bear Stearns’ün de günlük işleri arasındaydı” ifadelerine yer veriliyor. Haberde, Lehman’ın iflasının bir anlamda küresel ekonomi için olumlu olduğu da savunuluyor. Ben Bernanke ve Henry Paulson’un Lehman’ın iflası öncesinde, ABD Kongresi’ne giderek ekonomiye destek amaçlı yeni yetki ve kaynaklar istedikleri fakat olumsuz anıt aldıkları belirtiliyor.

Ancak Lehman’ın iflasının ardından 700 milyar dolarlık kurtarma paketinin kongreden geçtiği de hatırlatılıyor ve “Lehman bir anlamda Wall Street için kendisini feda etmiş oldu” deniyor.

Lehman kurtarılsaydı?

CNBC.com’da konuya ilişkin bir anket yer alıyor: “ABD hükümeti Lehman Brothers’ı kurtarmalı mıydı?” diye sorulan ankette ‘evet’ ve ‘hayır’ oranlarının birbirine yakın çıkması dikkat çekiyor. Ankete katılan 3 bin 333 kişinin yüzde 51’i hükümetin Lehman Brothers’ı kurtarmış olması gerektiğini belirtti.

Katılımcıların yüzde 44’ü şirketin kurtarılmamasını doğru karar olarak nitelendirirken, geriye kalanlar çekimser kaldı. Lehman Brothers’ın iflası ABD ekonomisinde serbest düşüşe yol açtı. 2008’in üçüncü çeyreğinde daralma sürecine giren ekonomide küçülme, Lehman’ın çöküşünün ardından hızla ivme kazandı. 2008’in üçüncü çeyreğinde yıllık bazda yüzde 0.5 daralan ekonomi, dördüncü çeyrekte yüzde 6.3, 2009’un ilk çeyreğinde ise yüzde 6.4 küçüldü. Krizle mücadele yöntemlerinin etkisiyle daralma ikinci çeyrekte hız keserek yüzde 1’e indi.

Ancak ABD ekonomisi 2008 ortasından 2009 ortasına kadar geçen sürede arka arkaya dört çeyrek daralarak, büyüme verilerinin kaydedilmeye başlandığı 1947 yılından bu yana en uzun soluklu küçülme dönemini yaşadı. (Radikal)
Lehman tarih oldu, onlar ne yapıyor?

Eski yöneticilerden kimi yeni bir işte, kimi yedi aydır ücretsiz izinde. Lehman’ın batmasında CEO Richard Fuld’ın şirkette yaşanan sorunları görmezden gelmesi büyük rol oynadı. Lehman Brothers’ın iflasının birinci yıldönümü yaşanıyor. Peki krizin en çok konuşulan iflası olan Lehman Brothers’ın o dönemdeki yöneticileri şimdi ne yapıyor? Lehman CEO’su Dick Fuld kendisine sıfırdan bir kariyer yaratmaya çalıştı ve Manhattan’da bir ofis kiraladı.
Helikopterle işe gidiyordu

Lehman’ın batışında çok tartışılan Fuld, finansal danışmanlık yapmaya gayret ediyor. Lehman’ın Yönetim Kurulu Başkanı Joe Gregory ise, Fuld’ın aksine kendisine Wall Street’te yeni bir yer arayışında değil.

Gregory zamanının büyük kısmını evde geçiriyor. Long Island’dan Lehman’ın merkez binasına helikopterle gelen Gregory, hem helikopterini hem de Long Island’daki evini satmak zorunda kaldı.
Stres nedeniyle ücretsiz izinde

Lehman’ın Mali İşler Direktörü Erin Callan da, çok kolay günler geçirmiyor. Lehman’dan istifa ettikten sonra Credit Suisse’te iş bulan Callan şubattan bu yana ücretsiz izinde bulunuyor. Gerekçe ise, Callan’ın Lehman yıllarında yüklendiği aşırı stres.
Sanat koleksiyonu ‘haraç mezat’

Amerika Birleşik Devletleri’nin önde gelen finans kuruluşu Lehman Brothers, iflasının birinci yıldönümünde uzun yıllardır biriktirdiği sanat eserlerini satmaya yöneliyor.
Canlandırma paketlerine destek

BBC Dünya Servisi’nce yaptırılan yeni bir kamuoyu yoklaması, hükümetlerin ulusal ekonomilerini canlandırmalarına ve kontrol altına almalarına halkın güçlü destek verdiğini gösterdi. Dünya genelinde ekonomiyi canlandırma planları destek görüyor. 20 ülkeden 22 bin kişinin katılımıyla yapılan kamuoyu yoklaması sonucunda, bu ülkelerden 13’ünde çoğunluğun; yani katılımcıların yüzde 60’ının, ekonomiyi canlandırmak için hükümetin daha fazla harcama yapmasını istediği ortaya çıktı. Ayrıca ankete katılanların yüzde 67’si, hükümetlerinin ulusal ekonomi üzerindeki denetimlerinin artmasından yana. Uluslararası kamuoyu yoklama şirketi GlobeScan ile Maryland Üniversitesi’ndeki Uluslararası Siyasi Eğilimler Programı’nca ortaklaşa yürütülen araştırmaya göre, çoğu ülkede hükümetlerin daha fazla harcama yapması ve kontrolü sıkılaştırması epey destek görüyor. Ekonomi kültürünün, fazlasıyla özel girişimciliği esas aldığı ABD’de bile, yoklamaya katılanların yarısı devletin etkin rol oynamasından yana. Bununla birlikte insanlar, hükümetlerin şimdiye dek yaptıklarından çok da etkilenmiş görünmüyor. Yoklamaya katılanların yüzde 44’ü, kendi hükümetlerinin krize gösterdiği tepkiden tatmin olduğunu belirtiyor.
Banka kurtarmalar destek görmüyor

Kamuoyu yoklaması kapsamındaki 20 ülkedeki katılımcıların yüzde 46’sı, kriz karşısında Başkan Barack Obama önderliğinde Amerikan yönetiminin tepkisinden memnun. Zor durumdaki bankalara hükümetlerin mali yardım yapması, her yerde destek görmüyor, hatta kimi ülkelerde büyük bir muhalefetle karşılaşıyor. Büyük çaplı banka kurtarma operasyonlarına gidilen ülkelerden İngiltere’de örneğin, İngilizlerin çoğu bu tür müdahaleden memnun görünüyor. Ancak Amerikalıların yüzde 60’ınsan fazlası buna karşı; Almanya’daki muhalefet ise yüzde 70’i aşıyor. BBC Dünya Servisi’nin yaptırdığı kamuoyu yoklamasının en dikkat çeken bulgusu da bu. Hükümetlerin ve merkez bankalarının, ekonomik bunalımı önlemek için attıkları adımlar arasında banka kurtarma operasyonlarına gitmeleri, belki de yaptıkları en önemli şeydi. Ama görünen o ki, bu adım, çeşitli uluslarda farklı tepki uyandırmış, hatta yer yer sert tepkilere yol açmış. Kamuoyu araştırması sadece katılımcıların görüşlerini yansıtıyor; niçin bu görüşleri taşıdıkları anlatılmıyor. Bu yoklamadan, mali krizlerin asıl nedeni ve ardından gelen tüm ekonomik sorunlarında da kaynağı olduklarına inanılan mali kuruluşların iflastan kurtarılmasının hoş karşılanmadığı sonucu çıkıyor.

Savunma en vefalı dostumuz

45 dakika basketbol oynadık dün. Sırbistan bu 45 dakikada 17 basket atabildi toplam. Uzatma bölümünde, maçın kaderinin belirleneceği 5 dakikada kaç sayı attılar biliyor musunuz? ‘Sıfır’. Başka söze hacet yok. Söylenebilecek her şey o 5 dakikada parkede söylendi zaten. Uzatma sadece Sırplar’ın acısını uzattı.
ÖMER Aşık 1/10 serbest atış kullanmış, Hido 16 atışında tek basket bulabilmiş. Bu maç nasıl kazanılır ki. Ancak böyle mantık sınırlarını zorlayan savunmayla. Hücum ne yaparsa yapsın zaten bu savunma bir şans veriyor takıma. Hücum karanlık günlerinden birini yaşarken o savunma sayesinde olmayacak bir galibiyet çıkardık.
BÜTÜN oyuncuların birbirinden beslendiği bir savunma bu. Takımın kartopu etkisini büyüten, Ay-yıldızlıları ‘takımyıldız’ haline getiren bu savunma. Elbette iki Ömer ve Sinan gibi liderleri var savunmanın. Ama 5 kişi aynı anda aynı çabayı, ortak hareket ederek göstermedikçe bu denli destansı bir kurgu yakalamak imkansız. Bu takımı özel kılan işte bu aynı çabanın, aynı yapının ortakları, parçaları olmaları.
TURNUVANIN en az top kaybeden takımının 18 top kaybetmesi de bu savunmanın eseri. O 18. top kaybının da maçı bitiren Türkiye fast break’ine dönüşmesi de. Ama her yapıda, her beşimizle hiç düşmedik savunmadan. Sırbistan’ın uzatmada sıfır çekmesinde iyi savunma kadar artık bıkmış, bitmiş, usanmış, hücum etmenin eziyet haline gelmesi yatıyor. Evet öyle bir savunma işte. Rakipleri hayatından bezdiren türden. NBA patentli Sırbistan’ın lideri Nenad Krstiç 2/7 isabette kalıp, 4 top kaybetti maçta. Son hücumda top eline geldiğinde bir an evvel kurtulmak istemesi boşuna değil.
ERSAN HÜCUMDA 1 NUMARA
SONUÇTA hücumda her gün birileri çıkar. Şu ana kadar takımın liderlerinden Ersan aynı tempoda hücum performansı hiç düşmeden devam ediyor. Hidayet’in sakatlığı nedeniyle aksadığı maçlarda ise İspanya önünde Kerem ve Semih öne çıkmıştı. Dün Ömer Aşık dışında Ersan’a çift haneli katkı veren olmadı. Daha kolektif bir katkı bulduk diğer oyuncularımızdan.
HÜCUMDA en güvenilen bitirici Ersan. Ancak her şey aslında iki oyun kurucumuzun başarılı oyunuyla başlıyor. Dün Kerem yine 7 asiste karşılık 0 top kaybıyla tamamladı maçı. Şimdilik bitirici eli bulmakta zorlanıyoruz. Yoksa o 7 daha yüksek bir rakam olacaktı.
ERSAN’A da ayrı bir yer ayırmak gerek. Şu ana kadar hiçbir maç 15 sayının altına düşmedi. Takımın en güvenilir silahı. Ancak asıl önemlisi skor ne olursa olsun eforunda en ufak bir azalma olmaması. Dün takım bitirici bulmakta zorlanınca çabasını bir kademe daha ileri taşıdı. 22 sayı, 11 ribaund, 2 blok yaptı Ersan.
YARIN grup 1.’liği için Slovenya ile karşılaşacağız. Dragiç ve Smodis’i sakatlığa kurban veren Slovenya önünde de favori Türkiye. Zaten bu savunmayı sürdürdüğümüz sürece rakibin durumu önemli değil. Onları yavaşlatacağımız, hayatı zindan edeceğimiz kesin. Bizim hücumumuzda ise Ersan’a 2 yardımcı bulduğumuz anda sadece yarın değil her maçın favorisiyiz.

Yanlış iletişim girişimi baltalıyor

UMARIM sonu benzemez.
Ama demokratik açılımdaki ani ve kazık fren...
Geçmişteki benzer örnekleri hatırlatıyor bana.
Tabii ki en uygun düşen örnek belli. Başbakan 4 yıl önce de “Kürt sorunu” dedi, sonra unuttu gitti.
Ancak bence daha iyi örnek, Kıbrıs ve Annan Planı.
Hükümet tüm kredisini bu planın arkasına koydu.
KKTC’de tarihi birleşme referandumunu kazandı. Rumlar plana hayır oyu verdi ama AB üyesi oldu. Hükümet Kıbrıs’ta yeni adım atamaz hale geldi.
Acaba bugün de aynı tuzağa mı düşülüyor? Hükümetin demokratik açılımdaki sınırları ortada: PKK’ya genel af, Anayasa değişikliği yok. Ama bizler haftalarca sanki varmış gibi tartıştık.
Makul açılıma iknası/desteği mümkün olanlar kaybedildi.
Savaşın devamında sakınca görmeyenlerin ekmeğine yağ sürüldü. Bence yanlış iletişim bir kez daha iyi niyetli girişimi baltalamak üzere.
(Meraklısı için dipnot: Aynı analizi dilerseniz Ermeni yaklaşımı için de kullanabilirsiniz. Türkiye’nin Karabağ sorunu çözülmeden Ermeni sınırını açma niyeti yok. Ama derdini kendi kamuoyuna bile anlatamıyor. Ermeniler uzlaşmazsa, Türkiye attığı ileri adımın bırakın meyvesini toplamayı, dayağını yediğiyle kalacak. Yine yanlış iletişim örneği.)

Bütün dere yatakları riskli!

“İstanbul’daki bütün dere yatakları ve çukur alanlar riskli. Ama inanamazsınız, helikopterle dolaşırken gördüm, devlet bile dere yatağına okul yapıyor, sağlık ocağı yapıyor, hastane yapıyor. Hepsi tehlikede!”
* Başbakan Erdoğan, sel felaketinden sonra “Dere yataklarını boşaltacağız” dedi...
Kesinlikle boşaltılmalı... Mümkünse buralara bina yapmamak gerekiyor. Mevcut yapılmış olan binaların durumunu da ‘Sel Risk Haritası’ hazırlayarak tespit etmek, uzun vadede bunları buradan kaldırmak gerekiyor. Kaldırılamayacak, çok kritik tesisleri ise olduğu yerde yükseltmek lazım... Bir de tabii derelerin ıslah edilmesi gerekiyor. Amerikan filmlerinde görürsünüz, derelerin içinde beton yollar yapılmıştır. Oralarda araba yarışları yapılır. Arada bir hafif su sıçrar. Bunlar deli midir, kuru bir derenin içine bu kadar beton yüzey yapmışlar? İşte bunlar kuru dere yataklarıdır. Bu yataklar böyle ıslah edilir. Yoksa ’Bu incecik dere, bunca yıldır burada oturuyorum taşmadı, taşmaz. Ya da 20-30 senede bir taşıyor’ mantığıyla bu iş olmaz. Biz 100 yıllık şiddetli yağışa bakıyoruz.
* Böyle çok riskli yer var mı İstanbul’da?
Var. Bütün dere yatakları riskli. Bütün çukur alanlar riskli. Ama inanamazsınız, helikopterle dolaşırken gördüm, devlet dere yatağına okul yapıyor, sağlık ocağı yapıyor, hastane yapıyor. Devlet bunu yapınca vatandaş ne yapmaz!
Nakkaşdere’deki okul tehlikede!
* Çok örnek var mı böyle?
Var. Örneğin, Nakkaşdere’de okul var. Bayrağıyla, duvarıyla, bahçesiyle okul... Bir de etrafına bir duvar örmüşler. Sanıyorlar ki dere taşınca o duvarı aşamayacak. Duvarı aşması gerekmez ki! Sel suları bir yeri kapladığı zaman yeraltı su seviyesi yükselir, o duvarın içinden, hatta binanın bodrum katından sular içeri dolmaya başlar. Bu kadar cahillik var! İşte, Tekirdağ tarafında selden sonra kullanılamayan bir sürü hastane var... Köprüler köprüye benzemiyor, menfezler menfeze benzemiyor. Bir Mimar Sinan Köprüsü’ne bak, bir de bizim modern adı verilen köprüye bak. Köprünün k’sı değil. Biri medeniyetin, bilginin, hesabın, kitabın eseri. Biri de yap-satçılığın...
* Şimdi bir de derelerin üzeri kapatılıyor, dere yatakları daraltılıyor...
Evet. Hatta dere, kesitinden daha küçük bir kesite sıkıştırılmaya çalışılıyor. Bazı yerlerde dere suyu beton boruların içinden geçirilmeye çalışılıyor. Oysa bu derelerin üzeri kapatıldığı zaman temizlenemiyor. Hafriyatlar, çöpler, atıklar derelere atılıyor, dereye atılmasa bile, derenin gidiş yönünde döküldüğü zaman bunlar, bir set, bir baraj duvarı gibi orada göllere neden oluyor. Sonra bu gölcükler patlaya patlaya giderek olmadık şiddette sele neden oluyor. Baraj patlaması gibi... Bunun yanı sıra yeni yapılan köprüler, menfezler, sel sularını tahliye edecek boyutta değil. Böyle bir acayiplik var. Bu her yerde var. İşte bizim bu problemlerle baş etmemiz gerekiyor.


Selde erken uyarı için sivil savunma sirenlerini bile çalamıyoruz, yasak!
YENİ çıkan Afet ve Acil Yönetimi Kanunu da yeni bir şey getirmiyor. Diyelim ki ben belediye başkanıyım ya da kaymakamım, geceyarısı fark ettim ki, derenin aşağı kısmındaki insanlar sel tehlikesinde... Ben bu insanları nasıl uyarabilirim? Telefon etmem mümkün değil, televizyonlar kapalı, herkes uyuyor. Sivil savunma sirenlerini çalmak, bu insanları uyarmak istesem, çalamam. Neden? Kanun yasaklamış. Kanun diyor ki, sivil savunma sirenleri savaşta çalınır. Yani bir sivil savunma sirenini bile erken uyarı için kullanamıyor bu memleket! Sivil savunma sirenleri bir 10 Kasım’da çalınıyor, bir de savaşta. Çalmak için savaş çıkmasını bekleyeceğiz. İyi de bu da bir savaş! Değil mi? Kanunların bir bütün olarak ele alınması gerekiyor. İki kişi oturup da, ‘Ben bu işi bilirim, yıllarca kaymakamlık yaptım, valilik yaptım, şuyum, buyum, ben bilmem ne komisyonu başkanıyım’ diye işe başladığı zaman, bu ülkenin aklını, bilmini kullanamazsınız. Kendinize göre bir şey yaparsınız. Adı reform olur, kendisi boş olur. Bunları değiştirmeden olmaz.
Sel suyu çok pistir evinizi mutlaka çamaşır suyuyla dezenfekte edin
* Sel sularının salgın hastalık yapma tehlikesine karşı ne tür önlemler alınmalı hocam?
Sel suları çok kirli, pis sulardır, temas dahi edilmemesi gerekir. İçinde kanalizasyon, forseptik, kimyasal maddeler, her türlü pislik vardır. Bizim problemimiz de buradan başlıyor zaten. Sel oldu, insanlar evine nasıl dönecek? Geri döndüğü zaman nelere dikkat edecek? Biz vatandaşlardan tedbir ve önlem almasını rica ediyoruz. Peki vatandaş nasıl tedbir alacak? Vatandaşa bunları öğrettik mi? Böyle bir şey yok. Onun için problem ilköğretimden, anaokulundan başlıyor. Bakın fabrikaya sel geliyor, adamlar ne yapacağını bilmiyor. Fabrikanın bir Afet Acil Yardım Planı yok. Sel konusunda bir bilgili elemanı, adamı yok. Oysa birçok işyeri, birçok fabrika çok basit önlemlerle sel sularından korunabilir.
EN İYİ ÖNLEM KUM TORBASI
* Mesela?
Diyelim ki, Mecidiyeköy’de Halaskârgazi Caddesi üzerinde bir dükkanınız var. Ve dükkanın girişi yola çok yakın. Bir büyük sağanak yağış oluyor. Bakıyorsunuz ki, cadde ve sokaklar dereye dönüşmeye başladı. O kapının önüne biraz geniş bir naylon serip, o naylon üzerine kum torbaları koyup, sel sularının içeri girmesini engelleyebilirsiniz. Amerika’da, Avrupa’da, birçok yerde bu yapılıyor. Belediyeler kum torbası noktaları oluşturuyor. Lazım olan gidip oradan alıp, evinin önüne, kapısının önüne koyabiliyor. Yalnız kum torbası yerleştirmenin de kuralları var. Kum torbasının en fazla 25 kilogram olması ve torbanın yarısına kadar kumla doldurulması gerekiyor. Çakıl ya da başka bir şey olmaz. Çünkü çakıl koyduğun zaman aradaki gözeneklerden su geçer. Kum torbası yarıya kadar doldurulacak ve üstten dörtte birinden bağlanacak. Yani kum torbasının dörtte birinin boş kalması lazım ki, şekil alabilsin. Bir de rastgele yığmak doğru değil, tuğla örer gibi, şaşırtmalı olarak yığılmalı. Ayrıca alta ve arkasına mutlaka naylon torba serilmesi gerekiyor. Tabii bu önlem daha çok küçük yerlerdeki su girişlerini engellemek ve suyu başka yöne yönlendirmek için.
ALERJİ VE ASTIM ARTACAK
* Peki diyelim ki evimiz sel suyuyla doldu. Boşaltırken nelere dikkat edeceğiz?
Dediğim gibi boşaltsan bile o suyu, o su çok pis bir sudur. Temizlemek çok zordur. O suyun temas ettiği yüzeylerin, eşyaların, elbiselerin, gıda maddelerinin asla kullanılmaması gerekir. O suyun temas ettiği duvarların kazınması gerekir. Yoksa yıkanması, temizlenmesi mümkün değildir.
* ‘Çamaşır suyuyla yıkayın’ diye uyarılar var...

Çamaşır suyu fakire söylediğimiz bir şey. Fakir başka ne yapacak! ‘Mümkünse çamaşır suyuyla dezenfekte et’ diyoruz. Sonra, sen ne kadar uğraşırsan uğraş, evin içine bu su girdiği zaman bodrum katlarına, o duvarlar ve zemin bu suyu yutuyor ve uzun süre rutubetli, nemli kalıyor. Ve duvarlarda küf ve nem oluyor. O küf ve nem de, astım, alerji, rinit gibi hastalıklara neden oluyor. Bu yüzden oralarda yaşayan çocuklar, insanlar uzun süre solunum yolu hastalıklarıyla karşılaşacaklar. Yani diğer bulaşıcı hastalıklardan vazgeçtim, o anda gözle görülmeyen hastalıklarla karşı karşıya kalacaklar.

Mine Şenocaklı / Vatan/ 14.09.09

14 Eylül 2009 Pazartesi

Dünya Uyuşturucu Raporu'nda 39 kez Türkiye'nin adı geçiyor

Türkiye’nin gündemi siyasetle belirlenir, siyasetle biçimlenirken, uyuşturucu baronları, bu gündemden azade, beraberlerinde yüzlerce kilo eroin, bileklerinde 250 bin euro değerindeki Rolex saatlerle bu ülke topraklarında özgürce at koşturuyor.

Ancak belli ki, bu ülkenin “uyuşturucu” diye bir sorunu olduğunu gören ya da görmek isteyenlerin sayısı da fazla değil, hükmü de.... Aksi takdirde son iki hafta içinde, yani binlerce çocuğun yeni ders yılına başladığı, başlayacağı şu günlerde, ajansların geçtiği hepsi birbirinden trajik, beş ayrı uyuşturucu haberi, daha farklı kıymetlendirilirdi.

1 Eylül’de 23 yaşındaki Begüm “altın vuruş” kurbanı oldu.

3 Eylül’de Burdur Yetiştirme Yurdu’ndan kaçan 19 yaşındaki Reyhan “eroin partisi”nde öldü.

6 Eylül’de fotokopi makinelerinin içine saklanmış 473 kilo eroin ele geçirildi. Yine 6 Eylül’de iki kadının midesinden 1 kilo 640 gram kokain kapsülü çıkarıldı.

Uyuşturucu Türkiye’nin “alarm”a geçmesi gereken bir alan...

Bu haberler yeterince anlatmıyorsa, destek alalım; çünkü uyuşturucu alanında dünyada sağlanabilen tüm verileri derleyip, herkesin ilgisine sunan Birleşmiş Milletler 2009 Yılı Dünya Raporu’nda “Türkiye” sözcüğü tam 39 kez geçiyor. (Tek tek saydım).

Türkiye dünya üçüncüsü

Türkiye uyuşturucuda hâlâ ilk “üç”te.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucuyla Mücadele Ofisi’nin hazırladığı 2009 yılı Dünya Uyuşturucu Raporu’nda Türkiye’yi ilgilendiren bazı bölümler şöyle:

- Türkiye, son yıllarda alternatif rotalar geliştirilmiş olmasına karşın, hâlâ Avrupa’da tüketilen ve Güney Batı Asya’da üretilen eroinin temel geçiş ülkesi olma özelliğini koruyor. Türk yetkililerine göre, Türkiye’ye giren kaçak eroinin yüzde 80’i, Afganistan’dan geliyor. Kalan yüzde 20’si ise İran orijinli.

- Dünya ölçeğinde ele geçirilen uyuşturucunun büyük bölümü, uyuşturucu trafiğinin temel rotası olan Afganistan-Türkiye-İran-Batı Avrupa hattında yakalandı.

- En yüksek yakalama miktarı, Türkiye’nin özellikle dikkat çektiği Güneydoğu Avrupa’da. 2007’de dünyada en büyük hacimdeki eroin yakalamaları şöyle: İran: 16 ton, (dünya toplamının yüzde 25’i), Türkiye 13.4 ton, Afganistan 5 ton.
Çiğdem Toker/T24/14.09.2009

Türkiye büyük ama…

Ülke kurulurken temel iki hedefi vardı: Kalkınma ve modernizasyon. Özellikle son 50 yıldır, çok partili sisteme geçeli beri kimi partiler kalkınmayı, kimileri de modernleşmeyi sahiplendi. Bu durum halen de sürüyor. Fakat kalkınmayı öne koyanlar meseleyi yalnızca büyüme fetişizmine çevirdi. Maalesef büyürken kalkınmanın sürdürülebilirliği, gelir dağılımı ve çevre sorunları hiç dikkate alınmadı.

Modernleşmeyi öne koyan partiler ve siyasi hareketler ise meseleye yalnızca kendi tanımladıkları “modernleşme” üzerinden baktıkları için ne dünyadaki, ne de hayatın içindeki değişimleri yakaladılar. Hâl böyle olunca ülkenin modernleşmesi de geldiği noktada tıkandı.

Ekonomik verilere, nüfusa ya da askeri güce bakınca tartışmasız Türkiye büyük ülke… Ama meselenin içeriğine bakıldığında ve küreselleşen dünyanın diğer ülkeleriyle kıyaslandığında büyüklüğün gerçekten tartışmalı olduğu görülüyor.

Birkaç gün önce öğretici yazılarını izlediğimiz yazarımız Bader Arslan’dan öğrendik ki, Dünya Ekonomik Forumu tarafından hazırlanan “Küresel rekabet edebilirlik / 2009” raporunda 133 ülke arasında Türkiye 61. sırayla Şili ve Azerbeycan’ın gerisinde… Hâlbuki aynı raporda Türkiye ekonomisi büyüklük bakımından 15. sırada.

Siyasetçilerimizin övündüğü büyüklüğün dünya ile kıyaslandığında hangi nitelikte olduğu anlaşılıyor!

Demokrasinin kalitesi

Siyasetçilerimiz ve ülkeyi yönetenler demokrasi kelimesini de ağızlarından hiç düşürmezler. Tıpkı ekonomimiz gibi demokrasimiz de dünya ile kıyaslandığında hangi kalitede acaba?

“Economist Intelligence Unit” (www.eiu.com) küresel planda karar vericilere ve kanaat önderlerine 60 yıldır küresel analizler ve tahminler üretiyor. EİU’nun hazırladığı demokrasi endeksine (2008) göre ülkeler dört kategoriye ayrılmış: İşleyen demokrasi, kusurlu demokrasi, hibrid demokrasi ve otoriter ülkeler.

Türkiye'ninki hibrid demokrasi


Demokrasi endeksine göre Türkiye demokrasisi hibrid demokrasi. Bu kümede Ekvator, Mali, Madagaskar ve Lübnan gibi ülkelerle beraberiz. Türkiye demokrasisi bu endekse göre 87. sırada. Evet yanlış okumadınız, tüm bu olup bitenlerden, son beş yılın sözde demokratikleşme hamlelerinden sonra 167 ülke arasında SEKSENYEDİNCİ sıradayız.

Başka bir endeks: Vision of Humanity grubu (www.visionofhumanity.org) 21. yüzyılda insanlığın yaşaması için barış ve huzurun önemi üzerine dünyanın dikkatini çekmeye çalışıyor ve bilinçlendirme için stratejik yaklaşım ve öneriler geliştiriyor. Bir de ülke içi sosyal ve siyasal barış ve huzur ortamını ulusal güvenlik sorunları ile beraber değerlendirerek Barış Endeksi hazırlıyorlar.

Barış ve mutluluk endekslerinde vahim durum


Türkiye, Barış Endeksi'ne göre 140 ülke arasında 115. sırada. Hemen önümüzde 114. sırada Uganda, arkamızda 127. sırada Pakistan ve 127. sırada Lübnan bulunuyor.

Dünya Mutluluk Veri Bankası (www.worlddatabaseofhappiness.eur.nl) sıralamasında ise 95 ülke arasında 84. sıradayız.

Hep olumsuz endeksleri bulup yazdığımı düşünmeyin lütfen, OECD Factbook veri ve istatistiklerine internetten ulaşıp bakın ve hangi alanlarda nerelerde olduğumuzu görün.

Sade yurttaş ne kadar mutlu?


Bu koşullardaki ve seviyelerdeki hayatı sade yurttaşlar nasıl yaşıyor ve değerlendiriyor dersiniz?

“Eğer tüm ülkemizdeki insanları sahip oldukları gelir ve refah bakımından ayırsaydık siz kendinizi nasıl konumlardınız?” şeklindeki soruya yüzde 63,5 “orta dilim” olarak cevaplıyor. Yalnızca yüzde 8,5 oranındaki yurttaşımız kendini üst dilimde görürken, yüzde 27 ise kendisini “yoksul” olarak değerlendiriyor.

“Genel hayat şartları bakımından kendinizi ne kadar mutlu hissediyorsunuz?” şeklindeki bir soruyu ise vatandaşlarımızın yüzde 33’ü “ne mutlu, ne mutsuz” şeklinde cevaplıyor. Yüzde 53,5 oranındaki yurttaş kendini mutlu görürken, yüzde 9,4 oranındaki yurttaşımız da kendisini mutsuz olarak tanımlıyor.

Gelir seviyesine göre daha mutlular


Görülüyor ki, bu toprakların insanları gelir seviyelerine göre kendilerini biraz daha mutlu hissederek kanaatkârlıklarını sürdürüyorlar. Ama hak ettiklerinin de yaşananlar olmadığı açık.

Baştaki paragrafa döner isek, bu ülke siyasetçilerinin bir kısmı kalkınmayı, diğer bir kısmı da modernleşmeyi öne koyarak siyaset yapıyor. Ama bunca kaybedilen yıldan sonra hem kalkınmayı, hem de modernleşmeyi beraberce savunacak siyasi yenilenmeye ihtiyacımız olduğu açık.

Ne dersiniz siyasetçilerimiz bugün, en azından sahnede var olanlar bunu başarabilirler mi?
Bekir Ağırdır/T24/14.09.2009


BBekir

Tutun, kaçmasın avuçlarımızdan

Seller yağmurlar bir süredir gündemimizi tamamen değiştirdi. Söz konusu olan 'insan hayatı' olduğunda, diğer her şeyin anlamını yitirmesi normal. Selde ellerinin arasından kayan minik yavrusunu yitiren annenin dramı hemen her kadına dokunan çok ağır bir travma. Ya babaya ne demeli? Karısı ve çocukları selde boğulmak üzereyken telefonla 'hemen arabanın üstüne çıkın' demekten başka bir şey yapamadan, telefonun öbür ucunda çaresiz, acı hikayesinin sonunu bekleyen bir adam. Şimdi evladının ölü bedenini bile bulmaya razı. Yeter ki sonrasında keder de verse, bir iz bulabilsin onunla geçirdiği zamanlardan.
Evlat sahibi olanların hikayesi, çocuklarının hikayesidir bir anlamda. Üzüntülerimiz, sevinçlerimiz, heyecanlarımız ne yalnızca kendimizle ilgili, ne de yalnızca bize aittir. Hepsini ileriye ve geriye doğru bir bütün olarak yaşarız. Çocuklarımız hayatımıza girdikleri andan itibaren de, hüzünde ve mutlulukta onları izlemeye başlarız. Annelerimiz babalarımız bizim, biz çocuklarımızın, çocuklarımızsa torunlarımızın hikayesini tamamlar. Ve yaşam sürekliliğini burada alır.
Bu sebepledir ki, bir çocuk öldüğünde, biten birden çok hikaye vardır. Bu, öncesi ve sonrasını da kapsayan büyük bir yastır. Nitekim sele ya da teröre verdiğimiz kurban sayısı, yalnızca matematik kayıplar değildir. Evladın ölümü hayatın özünde infilaktır. Dağıtır, parçalar, ağır yıkım yaratır.
İşte bu nedenle Türkiye, açılım meselesini ciddiye almak zorundadır. Ölenler bizim çocuklarımızdır; ölecek olanlar da öyle. Bitenler bizim hikayelerimizdi, bitecek olanlar da öyle...
Terör sorununu çözmede yeterince başarılı olamadığımız ortada. Çünkü ona yaklaşımımızla kaçak yapılaşma konusuna yaklaşımımız arasında fazla bir fark yok. Alt yapısız, plansız, programsız, günü kurtarma hedefine yönelik tedbirlerle seli ya da depremi önleyemeyeceğimiz gibi, terörü de bitirmemiz mümkün değil. Eğreti inşa edilmiş her şeyi yıkıp, yeniden başlamamız gerekiyor.
Sağlam bir toplumsal mimari için ise 'bir açılım yetmez, birkaç günde de bu iş bitmez'. Büyük bir telaş içerisinde, el çabukluğu marifet tarzında atılacak adımlar ve ilk selde yıkılacak gecekondu stratejilerle yol almak mümkün değil.
Üstelik sosyal gerginliklerin tek kaynağını etnik kimlikler olarak tanımlamak ve yalnızca ona konsantre olmak da bir çok şeyi gözden kaçırtıyor. Bırakın mezhep farklılıklarını, şehirciliğin, mahalleciliğin ya da takım taraftarlığının bile ölümcül bir saldırganlığa dönüşebildiği bir toplumsal psikolojiyi normalleştirmiş durumdayız. Herkes yalnızca diğerini yenmek istiyor. 'Fair play' ruhu bu topraklarda tamamen kaybolmuş durumda. Peki ne yapacağız?
Konfüçyus der ki, 'amacınıza ulaşmanız imkansız gibi görünmeye başladığında, amacınızı değiştirmeyin, adımlarınızı uyarlayın'. Biz de amacımıza, yani 'güçlü, özgür, barışçıl ve müreffeh bir Türkiye'ye' ulaşmak hedefine doğru ilerlemeye devam edeceğiz. Tıkandığı yerde durup bir küçük adım, ferahladığı yerde ise bir dev adımla yol alacağız. Diyalog ve karşılıklı empati üzerine bina edilmiş bir sosyal ilişkiler zinciri kurgulayacağız. Neden mi?
Çocuklarımızın hikayelerine sahip çıkmak için. Birilerimiz şehit evlatlarını toprağa verirken, bazılarımızınsa çocuklarının ölü bedenlerine bile hasret olduğunu bilmek durumundayız. Birilerimizin çocukları haftaya okula başlayacak iken, birilerimizin çocuklarınınsa sırf taş attığı için onlarca yıllık hapis cezasıyla yargılandığını görmek zorunluluğundayız.
Bu işe bir yerde dur demek lazım; evlatlarımız bu kanlı çamurun içinde ellerimizin arasından kayıp gitmeden; tüm bu gidişleri çaresiz gözlerle izlemeden...

Putin: Ukrayna'nın yerini Türkiye alacak

Rusya Başbakanı Vladimir Putin, önümüzdeki dönemde Rus doğalgazın ihracında transit ülke olan Ukrayna'nın yerini Türkiye'nin alacağını söyledi.

Rusya üzerine araştırmalar yapan uzmanların yer aldığı Valday Grup'la görüşmesinde Putin'in, Türkiye ile enerji ilişkilerine değindiği ve bu konuda Ukrayna'nın yerini gelecekte Türkiye'nin alabileceğini söylediği ortaya çıktı.

Rusya, Avrupa doğalgaz sevkiyatının yüzde 80'inini Ukrayna üzerinden yapıyor. Bu ülke ile siyasi ve ekonomik konularda sorun yaşayan Moskova, enerji ulaşım yollarını çeşitlendirmek için çalışmalarını sürdürüyor. Kuzey Akım doğalgaz boru hattı ile Avrupa'nın kuzeyine ulaşmayı planlayan Moskova, Güney Akım doğalgaz boru hattı ile ilgili de çalışmalarını yoğunlaştırdı.

6 Ağustos'ta Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştiren Rusya Başbakanı Vladimir Putin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'la Güney Akım anlaşmasını parafe etti.

Valday Düşünce Grubu ile kapalı kapılar ardında görüşen Putin'in açıklamaları kısmi olarak basına yansımaya devam ediyor. Putin'in 2012'de yeniden Kremlin'e dönebileceği sinyallerinin geldiği görüşmede Putin'in Türkiye ile ilgili de açıklamalarda bulunduğu kaydedildi.

The Moscow Times'da yer alan haberde, Alman düşünce kuruluşu uzmanı Aleksander Rahr'ın Rusya'nın doğalgaz ihracı ile ilgili sorusunu yanıtlayan Putin'in batı transit yolu olarak Ukrayna'nın yerini artık Türkiye'nin alacağını söylediği yer aldı.

Kommersant gazetesi de, Putin'in Erdoğan'la yapacağı telefon görüşmesi nedeni ile toplantının 2,5 saatte bitirilmek zorunda kalındığını yazdı. (CİHAN)
Zaman Gazetesi/14.09.2009

Sel değil, ahlak erozyonu asıl felaket

“İnsanlık öldü mü?” dedirtecek manzaralar yaşıyoruz.

Sel felaket, İstanbul’u sadece karnından vurmadı aslında kalbinden de vurdu. Sadece yoksullar değil lüks arabasını kenara çekip yağmaya katılan merhametsiz ve empati yoksunu insanlardan utandım. İnsan taşımaması gereken minübüste yedi kadın işçimizin ölümü ve yetim bıraktıklarına içim acıdı. Dışarıda sel varken TIR da uyuyabilen insanlara şaştım. Rant için şehirciliğin düzensiz uygulamasına üzüldüm.

Daha acı olanı da yağma olayları karşısında “Bırakın fakir fukara nasiplensin, nasılsa sigorta şirketleri var” diyerek onay verilmesi idi.

Protestan ahlakı

Bu satırları yazarken ABD’de Atlanta şehrinde kongre için bulunuyorum. Arkadaşım Prof. Kemal Arıkan ile yemek yedik ben son günlerdeki dağınıklığım nedeniyle olsa gerek çantamı kalabalık bir restoran’da unuttum ve aşağı yukarı bir buçuk iki saat sonra fark ettim. Döndüğümde içi dolu çanta bıraktığım yerde yoktu.Yöneticilere sordum çıkarıp çantayı verdiler.

Düşündüm aynı durum İstanbul’da olsa idi ne olurdu? Çantanın ‘arazi’ olma ihtimalinin İstanbul’da ABD’den daha yüksek olduğu kanaatine vardım.

Biz neden böyle olduk?

Prof. Osman Özsoy hocamız “Fransız tüccarı şaşırtan kese vakası” başlıklı yazısında atalarımızın ahlakına çarpıcı bir örnek verdi.

200 sene önce Batı ahlaken yeni oluşan protestan ahlakının iyi özelliklerini yaygınlaştırmaya başlamıştı.

Ortaçağ Avrupası kötü ahlakın çirkin neticelerini görüp Endülüs ve Osmanlıyı örnek alarak Rönesans ve reformla birlikte kendi modernizmini ve güncel ahlakını geliştirdi. Protestan ahlakı böyle çıktı ve kapitalizme kültürel kaynaklık yaptı.

Biz endüstri devrimine paralel modernizmi batının şekilsel modernizmine indirgedik. Yoksul ve güçsüz olmanın özgüven eksikliği ile kendi değerlerimizi küçük gördük ve terk ettik.

Osmanlı uleması ve medresesi dini bir kibirle mekteplere sırtını döndü. Dindarlığı şekilsel biçimde ele aldı. Tıpkı şimdiki Cumhuriyetçilerin milli bir kibirle modernizmi biçimsel olarak ele almaları gibi.

Bizim adımız Müslüman, ortalama batılının iş ve ticaret ahlakı Müslüman

Mekteplerde yetişen genç Türkler “Bizim değerlerimiz bizi geriletiyor” kanısına vardılar. Tanzimat ile başlayan batı hayranlığı bizim özgüven eksikliğimizle birleşince, ne tam batılı olduk ne de aslımızı koruyabildik.-

Özgüven eksikliği olan ama beklentileri de yüksek olan herkes gibi amaca ulaşmak için yalan teşvik edildi. Yalanın yaygınlaşması sosyal güveni zayıflattı. Bugünkü Türkiye ortaya çıktı.

Batı yalana ihtiyaç olmadan yaşama özgüvenini geliştirmişti. Bugün ortalama bir batılı bizden daha dürüst. Bizim adımız Müslüman onların iş ve ticaret ahlakı müslüman.

Yanlış kadercilik

Depremlere rağmen kötü yapılaşma devam ediyor, yanlış bir kadercilik anlayışı ile insanlar tembel ve kolaycı oluyorlar. Dışarıda sel varken TIR’ın içinde rahatça uyuyorlar. İnsan taşımaya uygun olmayan minibüs nedeniyle 7 kadın işçi hayatını kaybediyor. Belediyeler rant için çevre ve doğa bilimine uymayan yapılaşmaya göz yumuyorlar. Doğal afetin faturası daha büyük oluyor.

Dürüstlüğe dayalı kurum kültürü gerekli mi?

“Yalan geçici başarı verir ama dürüstlük kalıcı başarı getirir.

Yalancı günü kurtarır dürüst geleceği kurtarır.

Dürüst olmak çıkarcı olmaktan daha karlıdır.

Bencil kendi hukukunu dürüst toplumun hukukunu öne alır

Erdemli olmak zengin olmaktan daha değerlidir.

Nemelazımcılık hırsızlığın bir türüdür geleceğimizi çalar.”

Bütün bu özdeyişler protestan ahlakının sözleridir ama atalarımızdan ödünç alınmış vecizelerdir.

Başta aile kurumu olarak bu kültürü hayata geçirmenin önemini batının akıl ve bilimi zorunlu gördü ve uyguladı.

Bizde ise dürüstlük meziyet oldu “Ne dürüst adam” diyoruz. Halbuki dürüstlük en kıymetli genel kural olmalı idi.

Ahlaki dönüşüm ve değer yargılarımızda değişim olmadan ekonomik gelişim ve refah olmuyor.

İyi ve güzelin pasaportu yoktur. Bizde rağbet bulmazsa itibar gördüğü yere göç eder ve yaşar.

Sel felaketinde mağdurlara ve acı çekenle sabır ve rahmet diliyorum. Bu felaket bize iyi şeyler öğretir temennilerimle.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Haber 7

Sel sonrası... İki soru...

Sele kapılıp giden canlar bir daha gelmez. Birçok emeklinin "hayatımın kalan kısmını şehrin patırtısından ve pahalılığından uzakta geçireyim" deyip yaz kış yerleştiği yazlıkları yerle bir oldu. Bir daha böyle imkânları olur mu? Hiç sanmam.
Sayısız insanın üç beş kuruşa ve sigortasızlığı göze alarak eve ekmek götürmek için çalıştığı işyerleri ve ekmek tekneleri sele kapıldı.
Bir daha iş bulurlar mı? Zor.
Şimdi felaketin üzerinden birkaç gün geçtiğinde..
Bakıyorum da..
Bir yılda düşecek yağış miktarının üçte biri 48 saat içinde yağdı. Üstelik altyapı ve şehirleşmedeki yanlışlarımız tahribatın yüksek olmasına yol açtı.
Hepsini tartışmalıyız. Tamam!
Fakat iki nokta, iki güncel beceriksizlik var ki...
Affedilir gibi değil!
Bir... Nasıl olur da, Basın Ekspres Yolu gibi şehrin en temel bağlantı yollarından biri trafiğe kapatılmaz?
Hem de bu yolun sel sabıkası bilinmesine rağmen...
İki... Silivri ve çevresinde evleri yıkılıp site içinde mahsur kalanlara (hadi acil enkaz kaldırma yardımından vazgeçtim) yiyecek içecek ve sağlık yardımı götürmekte nasıl bu kadar beceriksiz olunabilir?
Dikkat ederseniz..
Bu iki soruyu..
Günlerdir tartışması süren çarpık yapılaşma, altyapı meselesinden dahi uzak biçimde...
En insani ve en yalın haliyle ortaya koyuyorum...
Daha meteoroloji uyardığı sırada İkitelli civarında tahliye alternatifini de içeren önlemler devreye sokulmuyorsa..
Silivri'de evleri perişan, aç susuz insanlara birkaç simit bırakılıp gidiliyorsa...
Bunun hesabını birileri vermeli!
Yetkililer bu skandalları önleyememenin sıkıntısını ve utancını hissettiklerini bize eylemleriyle göstermeliler.

Haşmet Babaoğlu /Sabah/14.09.2009