Günün Sözü

"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss

14 Eylül 2009 Pazartesi

Tutun, kaçmasın avuçlarımızdan

Seller yağmurlar bir süredir gündemimizi tamamen değiştirdi. Söz konusu olan 'insan hayatı' olduğunda, diğer her şeyin anlamını yitirmesi normal. Selde ellerinin arasından kayan minik yavrusunu yitiren annenin dramı hemen her kadına dokunan çok ağır bir travma. Ya babaya ne demeli? Karısı ve çocukları selde boğulmak üzereyken telefonla 'hemen arabanın üstüne çıkın' demekten başka bir şey yapamadan, telefonun öbür ucunda çaresiz, acı hikayesinin sonunu bekleyen bir adam. Şimdi evladının ölü bedenini bile bulmaya razı. Yeter ki sonrasında keder de verse, bir iz bulabilsin onunla geçirdiği zamanlardan.
Evlat sahibi olanların hikayesi, çocuklarının hikayesidir bir anlamda. Üzüntülerimiz, sevinçlerimiz, heyecanlarımız ne yalnızca kendimizle ilgili, ne de yalnızca bize aittir. Hepsini ileriye ve geriye doğru bir bütün olarak yaşarız. Çocuklarımız hayatımıza girdikleri andan itibaren de, hüzünde ve mutlulukta onları izlemeye başlarız. Annelerimiz babalarımız bizim, biz çocuklarımızın, çocuklarımızsa torunlarımızın hikayesini tamamlar. Ve yaşam sürekliliğini burada alır.
Bu sebepledir ki, bir çocuk öldüğünde, biten birden çok hikaye vardır. Bu, öncesi ve sonrasını da kapsayan büyük bir yastır. Nitekim sele ya da teröre verdiğimiz kurban sayısı, yalnızca matematik kayıplar değildir. Evladın ölümü hayatın özünde infilaktır. Dağıtır, parçalar, ağır yıkım yaratır.
İşte bu nedenle Türkiye, açılım meselesini ciddiye almak zorundadır. Ölenler bizim çocuklarımızdır; ölecek olanlar da öyle. Bitenler bizim hikayelerimizdi, bitecek olanlar da öyle...
Terör sorununu çözmede yeterince başarılı olamadığımız ortada. Çünkü ona yaklaşımımızla kaçak yapılaşma konusuna yaklaşımımız arasında fazla bir fark yok. Alt yapısız, plansız, programsız, günü kurtarma hedefine yönelik tedbirlerle seli ya da depremi önleyemeyeceğimiz gibi, terörü de bitirmemiz mümkün değil. Eğreti inşa edilmiş her şeyi yıkıp, yeniden başlamamız gerekiyor.
Sağlam bir toplumsal mimari için ise 'bir açılım yetmez, birkaç günde de bu iş bitmez'. Büyük bir telaş içerisinde, el çabukluğu marifet tarzında atılacak adımlar ve ilk selde yıkılacak gecekondu stratejilerle yol almak mümkün değil.
Üstelik sosyal gerginliklerin tek kaynağını etnik kimlikler olarak tanımlamak ve yalnızca ona konsantre olmak da bir çok şeyi gözden kaçırtıyor. Bırakın mezhep farklılıklarını, şehirciliğin, mahalleciliğin ya da takım taraftarlığının bile ölümcül bir saldırganlığa dönüşebildiği bir toplumsal psikolojiyi normalleştirmiş durumdayız. Herkes yalnızca diğerini yenmek istiyor. 'Fair play' ruhu bu topraklarda tamamen kaybolmuş durumda. Peki ne yapacağız?
Konfüçyus der ki, 'amacınıza ulaşmanız imkansız gibi görünmeye başladığında, amacınızı değiştirmeyin, adımlarınızı uyarlayın'. Biz de amacımıza, yani 'güçlü, özgür, barışçıl ve müreffeh bir Türkiye'ye' ulaşmak hedefine doğru ilerlemeye devam edeceğiz. Tıkandığı yerde durup bir küçük adım, ferahladığı yerde ise bir dev adımla yol alacağız. Diyalog ve karşılıklı empati üzerine bina edilmiş bir sosyal ilişkiler zinciri kurgulayacağız. Neden mi?
Çocuklarımızın hikayelerine sahip çıkmak için. Birilerimiz şehit evlatlarını toprağa verirken, bazılarımızınsa çocuklarının ölü bedenlerine bile hasret olduğunu bilmek durumundayız. Birilerimizin çocukları haftaya okula başlayacak iken, birilerimizin çocuklarınınsa sırf taş attığı için onlarca yıllık hapis cezasıyla yargılandığını görmek zorunluluğundayız.
Bu işe bir yerde dur demek lazım; evlatlarımız bu kanlı çamurun içinde ellerimizin arasından kayıp gitmeden; tüm bu gidişleri çaresiz gözlerle izlemeden...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder