Nasıl mı? ABD’leri son on yılda siyasal ve ekonomik düzlemde küresel olarak yaşadığı başarısızlıklar neticesinde, Berlin Duvarının yıkılmasından yaklaşık 20 yıl sonra gerçek anlamda Soğuk Savaşın oluşturduğu düzenin saç ayaklarının yıkılmasına sebep olmuştur. Bu noktada bir ironi ise ABD’nin son 20 yıldaki tek başarısının aynı zamanda kendi kurduğu sistemin sonu anlamına gelmesidir. ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu düzen doksanlı yıllara girerken rakipsiz kalmıştı, ne var ki yine ABD’nin öncülüğünde gelişen küreselleşme dalgası aynı zamanda ABD’nin siyasal, sosyal ve ekonomik anlamda yeni rakibi de olmaktaydı. Bir anlamda “besle kargayı oysun gözün” sözü doğrulanmaktaydı. Küreselleşmenin dil, din ve ırk gözetmeksizin bir tsunami gibi “mavi küremizi” hakimiyetine alması ve bu tsunaminin küresel anlamda, Çin gibi bir Benjamin Button, yeni güç odakları oluşturması, ABD’nin “yeni dünya düzenini” 20 yıl geçmeden eskitmiş ve açığa düşürmüştür. ABD’nin açığa düşmesinde Bush ve neo-con ekibinin fazlaca idealize edilmiş realizmlerinin olağanüstü katkısını da yok sayamayız.
Elbette ABD’nin kurduğu sistemin içine girdiği kriz durumunun bir yansıması olacaktı. İşte bu krizi en derinden hisseden ülke ve grup, İsrail ile ABD’deki Yahudi lobisi ve Neo-Con'lar olmuştur. Mevcut gücünü ve konumunu ABD’nin kurduğu uluslararası ve bölgesel düzenden alan söz konusu iki uç, Obama ile birlikte ABD’nin ve dünyanın girdiği değişim ve dönüşüm sürecinde, mevcut statükoyu korumayı ve değişime ayak sürümeyi tercih etmiştir. Türkiye ise aynı dönemde mevcut değişim ve dönüşüm sürecinin rüzgârından da yararlanarak, bölgesel ve küresel etkinliğini, ekonomik ve siyasal olarak artırma mücadelesine girişmiştir. Türkiye’nin statükoyu bozucu; eksen kuran ve “belirsizlik alanlarının azaltılmasını ve barış havzalarının çoğaltılmasını” amaçlayan, güvenlik merkezli iç ve dış politika algılamasını kıran yeni misyonu, çevre bölgelerdeki kimi ülkelerin mevcut statükodan yararlanarak “sürüyü gütme” çabalarını açığa çıkarmıştır. Türkiye’nin içeride ve dışarıda girdiği yüzleşme süreci, kimi bazı ülkelere de aynı zamanda kendileriyle yüzleşme çağrısı olmuştur ki, bu durum İsrail, Mısır ve İran için bir paradigma kırılması anlamına gelmektedir. Söz konusu üç ülkede de statükonun varlık nedeni, “güvenlik eksenli” algılamanın yaşam alanı bulmasıdır. Bu çerçevede, bölgede oluşan her gerilim alanı, söz konusu ülkelerdeki statükonun yaşam alanını genişleten bir nitelik oluşturmaktadır.
Konuya Türkiye İsrail özelinden devam edecek olursak, şu kısa örnek bile aslında olan biteni anlatmaktadır: Türkiye, en son Lübnan ile vizeleri kaldırarak, Kızıldeniz’e kadar uzanan “Yeşil Hat-Green Line” oluştururken; İsrail, Batı Şeria’dan sonra Gazze/Mısır sınırına da “Mısır’ın desteğiyle” bir duvar daha örmektedir. İki ülke arasındaki söz konusu paradigma ve zamanın ruhunu okuma farklılığı, artan stresin en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Unutulmamalı ki iki ülkenin doksanlı yıllarda yaşadığı bahar havasında, iki ülkenin terörizm ve İslamcı tehdit gibi olguların yönlendirdiği “ortak güvenlik algısı” etkili olmuştur. Ne var ki o dönemden bugüne Türkiye, özellikle 21. Yüzyılın ilk on yılında özgürlük ve demokrasi alanlarının genişletilmesi yolunda önemli adımlar atarken, İsrail’de ise zaten kuruluşundan beri mevcut olan “güvenlik psikozunun” gün geçtikçe derinleştiğini ve İsrail toplumunun hiç değilse bir kısmının bu durumu içselleştirmeye başladığına şahit olmaktayız. İkibin yılından bugüne yapılan her seçimde İsrail seçmeninin daha muhafazakâr ve (aşırı) sağcı partilere meyletmesi bu noktada ilginç bir örnektir. Halbuki söz konusu dönemde Filistin direnişi oldukça zayıflamış, ikiye bölünmüş ve iktidar mücadelesine düşmüş, Irak ABD tarafından işgal edilmiş, Suriye Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmiş ve dünya ile bütünleşme isteğini göstermiştir. Haaretz gazetesinden Gideon Levy’nin, “İsrail’i ancak psikiyatrlar anlar” başlıklı yazısı mevcut İsrail yönetiminin ruh haline ayna tutması açısından anlamlıdır.
Kısaca Türkiye ile İsrail arasında yaşanan kriz sadece Gazze ile sınırlı olmayan ve 21. yüzyılı okuma hususundaki ayrışmadan doğan bir sürecin neticesidir. Türkiye ile İsrail arasındaki paradigma değişimi, mevcut durumda İsrail’in, Türkiye’nin böyle bir niyeti olmamasına rağmen, Türkiye’yi bölgedeki varlığına karşı bir rakip olarak görmesi durumuna da yol açmış olabilir. Elbette bu noktada değişmesini umduğumuz İsrail hükümetlerinin mevcut dünya ve bölge algılamalarıdır ki bu noktada en önemli güvencemiz, İsrail’deki sağduyu sahiplerinin varlığıdır. Aksi halde Türkiye İsrail ilişkilerinde, İsrail 1960-1994 arasını dahi mumla arayabilir.
Sernur Yassıkaya
12.01.2010
Not: İsrail Dışişleri Bakanlığında, Tel-Aviv Büyükelçimiz Oğuz Çelikkol’un maruz kaldığı davranış, en hafif tabirle kabul edilemez çirkin(likte)dir. Ancak büyükelçimizin mevcut durumdaki soğukkanlı ve kendine güvenen duruşu dahi iki ülke arasındaki farklılaşmanın en önemli örneği olarak tarihe kayıt düşecektir.
Günün Sözü
"Dünya, hayatına insansız başladı, hayatını insansız sona erdirecek."
Claude Lévi Strauss
Claude Lévi Strauss
12 Ocak 2010 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder